Sabır Taşı



B ir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu
çokmuş. Develer tellal iken, pireler
berber iken ben babamın beşiğini
tıngır mıngır sallar iken uzak bir ülkede
küçük, şirin bir köy varmış.
Bu köyde ihtiyar bir kadın, güzel ve iyi
kalpli kızıyla yaşıyormuş. Ana kız, türlü
türlü nakışlar yapıp satarak geçinirlermiş.
Bir gün kızcağız pencere karşısında
nakış işlerken uyuyakalmış. Alacakaranlıkta
gagasını cama vuran bir kuşun
tıkırtısıyla uyanmış. Kızla göz göze
gelen kuş birden dile gelmiş.
“Sultanım, küçük sultan!
Bir ölü başında duracaksın.
Kırk günü bekleyeceksin.
Muradına ereceksin.” diyerek uçup
gitmiş.
Kızcağız kuşun sözlerine bir anlam verememiş.
Kuş ertesi gün aynı vakitte
yine gelmiş. Aynı sözleri söyleyip kaybolmuş.
İyice korkan kız, olanları anasına
anlatmış. Üçüncü gün anasıyla
beklemiş pencere kenarında. Kuş yine
cama vurup söylemiş sözlerini. Ana ve
kızın içini korku yumağı sarmış.
Anası;
- Kızım, buralardan uzaklaşalım. Bu
kuş, bildiğimiz kuşlardan değil, demiş.
Gerekli eşyalarla biraz yiyecek alarak
yola çıkmışlar. Tepelerin yamacına,
dağ yollarının dolamacına düşüp
gitmişler. Bir ağacın altında gecelemişler.
Gece yarısında kuş, kızı kapıp
incitmeden karşıki sarayın bir odasına
bırakıvermiş. Kız uyandığında kendisini,
atlastan bir yatak içinde hareketsiz
yatan birinin başında bulmuş. Önce çok
korkmuş, sonra kuşun dedikleri aklına
gelmiş.
“Bu olanlar Allah’tandır. Alnıma
yazılanlar elbette gelir
başıma.” diyerek vaktini
dualarla geçirmeye başlamış.
Kızcağız, hareketsiz yatan
gencin başında otuz dokuz günü
ağlayarak, dualar ederek tamamlamış.
Odanın karşısındaki pencerenin
önünden gemiler geçermiş. Yalnızlıktan
bunalan kızcağız gemilerin birine
el sallamış. Gemi yanaşınca kaptana,
bir kese dolusu çil kuruş fırlatmış. Kendisine can yoldaşı olacak, işlerinde yardım
edecek bir hizmetçi almak istediğini söylemiş. Kaptan da bir hizmetçi vermiş.
Kızcağız aldığı hizmetçiyi, pencereden bir ip sarkıtarak yanına çıkarmış.
- Hoş geldin, diyerek sevinçle sarılmış yeni arkadaşına.
Başından geçenleri de anlatmış. Hizmetçiyi, uyuyan adamın başında bırakarak
biraz hava almak için dışarı çıkmış.
Kız bahçedeyken, hareketsiz yatan genç yavaş yavaş kıpırdamaya başlamış.
Meğer ölü kılığında yatan delikanlı bu şehrin şehzadesiymiş. Kırk gün kırk gece
ölü gibi yatarken kendisini sabırla bekleyecek kızla evlenmekmiş niyeti.
Şehzade uyanır uyanmaz hizmetçiye;
- Beni kırk gün sen mi bekledin, diye sormuş.
Hizmetçi başını sallamış. Kuşun getirdiği
kızcağızı da yardımcı olarak
tanıtmış. Gezintiden dönünce
gördüklerine inanamayan
kızcağız çaresiz boyun eğmiş.
Şehzade kendisini bekleyenin
hizmetçi olduğunu sanarak
onunla evlenmiş.
Bir zaman böyle geçmiş. Kimine
yıl gelir, kimine gün. Şehzade
bir gün onu kandıran sultana, Yemen’e
sefere gideceğini söylemiş.
Bir isteği olup olmadığını sormuş.
47
- Sağlığınıza duacıyım; ama bir elmas
küpe getirirseniz sevinirim, demiş
sultan.
Şehzade, istediğin elmas küpe olsun,
deyip dışarı çıkmış. Kapının
önünde duran hizmetçi kılığındaki
zavallı kıza da,
- Yemen’den bir şey ister misin,
diye sormuş. Zavallı kız,
- Tez gidip sağlıcakla dönesiniz
şehzadem, deyip bir sabır taşı
istemiş. “Eğer unutursanız geminizin
önüne kara dumanlar alasınız, yolunuzdan
olasınız!” deyince şehzade
gülüp geçmiş.
Şehzade Yemen’e varıp işlerini halletmiş.
Dönerken sultanın istediklerini
almış; ama sabır taşını unutmuş. Gemi
hareket edince garip bir şeyler olmuş.
Günlük güneşlik bir havada, geminin
önünü kara dumanlar kaplamış. Gemi
gidemez olmuş.
Kaptan gemidekilere seslenmiş:
- İçinizde beddua almış, kalp kırmış
biri var mı? Varsa hemen ortaya çıksın.
Yoksa bu gemi yürümez. Gemi
yolculuğu başka yolculuklara benzemez.
Vebal taşıyan, felaketi gemiye
çeker.
Şehzadenin aklına kızın söyledikleri
gelmiş. Gemi beklerken sabır taşını
aldırtmış. Geminin önü açılmış. Şehzade
rahat bir yolculuktan sonra saraya
varmış. Hanımına küpeleri vermiş,
kıza da sabır taşını.
Zavallı kızacağız sabır taşına yaşadıklarını
bir bir anlatmış.
“Sabır taşı, sabır taşı
Aktı yüreğimin yaşı.
Sen olsan ne yapardın?
Söyle, ey sabır taşı!”
Kızcağız anlattıkça sabır taşı şişmiş.
Sonunda çat diye ortasından çatlamış.
Parçalar etrafa saçılmış. Sabır timsali
kızcağız,
- Ey sabır taşı, sen bile dayanamadın,
benim yüreciğim nasıl dayansın, diye
ağlamaya başlamış.
Sabır taşının ne işe yaradığını merak
eden şehzade de, kulağı kapıda kızın
anlattıklarını dinliyormuş. Şehzade
duyduklarının şaşkınlığı içinde eşini
çağırıp;
- Kırk katır mı istersin; kırk satır mı, demiş.
Düzmece sultan olanları anlamış.
Biraz kem küm edip kendini savunmuş.
Bakmış ki kurtuluş yok:
- Kırk katır ver de bari memleketime
döneyim, demiş.
Düzmece sultanı kırk katırın kuyruğuna
bağlayıp, katırlara kamçı vurmuşlar.
Düzmece sultan cezasını bulurken
şehzade, kuşun getirdiği kızla evlenmiş.
Kızın yaşlı ve üzüntülü anacığını
da saraya getirtmiş. Hep birlikte mutluluk
içinde yaşayıp gitmişler. Onlar
ermiş muradına, darısı bütün iyilerin
başına.