Aylık çocuk,Aile kültür dergisi
Hikaye..!
Ana sayfa

BİTİRDİN BENİ TATİL



ORHAN BİLİR
Yaz tatilinde köye gittim. Köyün girişinde tavuklar vardı. Beni görünce şaşırdılar.
— Aaaaaa! Bu Hasan değil mi, dediler.
— He ya, Hasan’ım; beğenmediniz mi, dedim.
— Gıtgıdak! O nasıl söz, dediler.
Bir gün kırlara çıktım. Minik serçeyi gördüm. Yeni bir yuva kurmuştu. Yuvada beş yavrusu vardı. Serçenin yavrularını sevmek istedim. Minik yavrular, beni görünce korktular. Cıyak, cıyak, cıyak diye bağırdılar.
— Ben, eski Hasan değilim. Artık yuvanıza dokunmayacağım, dedim. Ama hiçbirisi inanmadı.
— Cıyak cıyaaaak, cıyaaaaaaaaak; bizi rahat bıraaaaak, diye bağırdılar.
Küçük bir yılan yavrusu gördüm. Yavru yılan beni görünce yuvasına saklandı. Eğildim, içeriye doğru seslendim.
—Ben, Hayvanları Koruma Kulübü’ne üye oldum, dedim.
Yavru yılan,
— “Yılanın başını küçük yaşta ezeceksin.” diyen sen değil miydin, dedi.
Fena yakalanmıştım. Bu sözü söylediğim için çok pişman oldum.
Bir gün denize gittim. Balıklar beni gördü.
— Hasan ne kadar da uzamış, dediler.
Benim gözlerim ise kırmızı balıkta idi. Onu hemen buldum. Kırmızı balıkla göz göze geldik.
Diğer balıklar da bizi gördü. Kımızı balığı avlayacağımı zannettiler. Bir tekerleme tutturdular:
— Kırmızı balık denizde, kıvrıla kıvrıla yüzüyor. Kırmızı balık kaç kaç! Balıkçı Hasan geliyor…
Bu sözleri duyan kırmızı balık ortadan kayboldu. Onu bir daha hiç göremedim. Kırlarda gezerken bir solucan gördüm. Solucan da beni gördü. Beni görünce toprak altına kaçtı.
— Saklanın arkadaşlar; Balıkçı Hasan bizi oltaya takacak, dedi.
— Ben çok değiştim. Artık sizin dostunuzum, dedim.
— Pışık, dedi. Yemezler, dedi.
Küçük bir kirpiyi izliyordum. Kirpi de beni gördü. Beni görünce dikenlerini kabarttı.
— Yaklaşırsan zararlı çıkarsın, dedi.
Ona her şeyi anlattım.
— Ben, artık hayvan dostuyum. Seni sevmeye geldim, dedim.
Hiç inanmadı:
— Sana çok kırgınım. Bana attığın taşı hâlâ unutmadım, dedi.
Yağmurlu bir gündü. Dere kenarına indim. Bir salyangoz gördüm. Yanına kadar sokuldum. Onu bir süre izledim. Sonra da elime aldım. Salyangoz kıvrıldı, kabuğunun içine toplandı. Tir tir titriyordu.
— Korkma, sevmeye geldim, dedim.
— Sana hiç inanır mıyım, dedi.
— Ama ben eski Hasan değilim, çok değiştim, dedim.
— Bana “sümüklü böcek” dediğin günleri ne çabuk unuttun, dedi.
Bitirdi beni bu tatil. Küçük bir salyangozu bile ikna edemedim. Çünkü kimse değiştiğime inanmıyordu. Beni hâlâ kötü çocuk zannediyorlardı.
Ben de köyden ayrılmaya karar verdim. Yola düştüm. Yol üstünde karıncalar gördüm. Onlara basmamak için dikkat ediyordum. Bir güvercin beni fark etmiş, uçarak geldi. Yanıma kadar sokuldu:
— Hasan, sen artık karıncayı bile incitmiyorsun, dedi.
— Evet, dedim. Ama herkes beni kötü çocuk zannediyor. Beni görünce kaçıyorlar. Hiç kimseyi inandıramadım, dedim.
Güvercin, kulağıma eğilip dedi ki:
— Sen yoluna devam et. Sabırlı ol. Kararlı ol. Merhametli ol. Kimseyi küçümseme. Kimseye haksızlık etme. Bugün fark edilmesen bile bir gün mutlaka fark edilirsin, dedi.
— Daha güzel tatillerde görüşmek üzere; hoşça kal, diyerek ayrıldım…


Bu hikaye 1727 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 05 07 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 08 2010

MUM IŞIĞI



HİLAL ACAR

Elektriklerin kesilmesiyle bütün şehir bir anda karanlıklara gömülmüştü. Birkaç dakika geçmeden evlerden cılız mum ışıkları belirmeye başladı. Mertlerin evinde de mum arama telaşı vardı. Babası, annesinin getirdiği mumu yakarken Mert sürekli söyleniyordu:
— Uff ya! Tamda zamanıydı. Birazdan en sevdiğim dizi başlayacak. Baba ne olur bir şeyler yap! Elektrikçileri ara! Bu bölümü kaçırmak istemiyorum...
Bu sırada Mert’in ablası Melek, mum ışığının aydınlattığı salonun kapısında göründü. Onun da ödevi yarım kalmıştı. Çok geçmeden Mert’in ağabeyi Metin de “Elektrik olmayınca bilgisayar da çalışmıyor. Acaba çok sürer mi bu kesinti?” diyerek salondaki yerini aldı.
Mehmet Bey, mum ışığının etrafına dizilen çocuklarına ve eşine baktı. Bütün bir aile uzun zamandır ilk kez bir akşamı bir arada geçirecekti. Bu onu mutlu etmişti. O an aklına çocukluğundaki elektriksiz geçirdikleri akşamlar geldi.
— Çocuklar… Biliyor musunuz? Benim çocukluğumda köyümüzde elektrik yoktu, dediğinde küçük oğlu Mert hemen atıldı:
— Öyleyse televizyon da yoktu değil mi baba? Televizyon olmayınca insanın canı ne kadar çok sıkılır.
Mehmet Bey, oğlunun bu yaklaşımına biraz içerlemiş, geçmişin güzelliklerini çocuklarının dünyasına taşıma hususunu eksik bıraktığını düşünmüştü.
— Yanılıyorsun oğlum. Aksine çok güzel günlerdi o günler benim için. Gündüzlerimiz dışarıda bazen işlerle bazen de oyunla geçerdi. Akşam olup hava kararınca içeri girerdik. Her evde gaz lambaları vardı. Gaz lambasının ışığında yemekler yendikten sonra çay faslı başlardı. Büyükler çaylarını yudumlarken çok güzel sohbetler ederlerdi. Biz çocuklar ise ninemizin dizinin dibine oturur bize masal anlatmasını isterdik. Ninemizin masallarını dinlemek bize çok keyif verirdi. Masallarda anlatılan yerlere biz de gidiyor gibi olurduk. Uykumuza dinlediklerimizin hayaliyle dalardık, dedi.
Babasının anlattıkları Mert’i meraklandırmıştı. Mehmet Bey, oğlunun kendisini ilgiyle takip ettiğini görünce ninesinden çok dinlediği bir masalı anlatmaya karar verdi. Bu arada hanımı da çayları getirivermişti. Mert, babasını dinlerken izlemeyi çok istediği diziyi tamamen unutmuştu. Bu masal, ablası ve ağabeyinin de çok hoşuna gitmişti. Bir yandan çaylarını yudumluyor diğer yandan babalarını dikkatle dinliyorlardı. Masal bitince hep bir ağızdan yenisini istemişlerdi. Ama Mehmet Bey, bütün masalları bir seferde anlatıp bitirmek istemiyordu. Bu yüzden gölge oyunu oynamayı teklif etti. Çocuklar daha önce hiç gölge oyunu oynamamışlardı.
Mehmet Bey, mumu duvara yakın tuttu ve elleri ile şekiller yapmaya başladı. Ellerinin duvardaki yansıması önce bir kuşa benzedi sonra da tavşana… Bütün bunlar çocukların çok hoşuna gitmişti. Babalarının ardından onlar da değişik şekiller yaptılar, hatta bir süre sonra duvardaki bu gölgeleri konuşturmaya bile başladılar. Sonra da ailecek hoş bir sohbete daldılar. Bütün aile, bunun uzun süredir geçirdikleri en güzel akşam olduğunu düşünüyordu.
Mehmet Bey,
— Madem hepiniz bu akşamdan çok memnunsunuz, bunu tekrarlayalım. Haftada bir akşam lambalarımızı kapatıp mumları yakalım. Çaylarımızı içerken sohbet ederiz, deyince bu fikir hepsinin çok hoşuna gitti.
O günden sonra haftada bir akşam mum ışığı sohbeti yaptılar ve o akşamlarını bütün aile hoş sohbetlerle ve bir arada geçirdiler.

Bu hikaye 2807 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 08 06 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 07 2010

SERPİLİN PAZARTESİLERİ



Serpil bugün yine okulda yok. Hasta mı acaba? Yoksa, babası mı geldi uzak şehirden? Belki de bir başka misafirleri vardır. Ne oldu ki?
Aaa! Nasıl da unuttum. Bugün günlerden pazartesi. Bugün gelmez Serpil. Gelemez. Ah canım arkadaşım! Nasıl da unuttum. Bir hüzün kapladı içimi. Kalbimdeki ses susmuyor bir türlü: “Gelemez. Gelemez. Bugün Serpil gelemez.” Gözlerim doldu yine.
Bugün pazartesi dedim ya, etüdümüz var bizim. Hâliyle geç çıkıyoruz okuldan. Hava kararmış oluyor azıcık. Çoğumuz servisle gidip geliyoruz okula. Serpil’in evi okula bir saatlik mesafede. Yürüyerek gidip geliyor hep. Babası uzak bir şehirde çalışıyor. Serpil’in ailesinin servis masrafını karşılayacak imkânı yok. İşte bu yüzden pazartesileri okula gelmiyor Serpil. Her hafta başı onun için bir kez daha üzülüyorum. “Derslerden geri kalıyor.” diyorum, “Pazartesileri hava biraz geç kararsa…” diyorum, “Serpil’in ayakkabıları da çok eski.” diyorum…
Gözlerim doluyor yine. Ders bitiyor. Servise biniyorum. Herkesi Serpil gibi görüyorum. Ne yapmalı ne etmeli? Düşünüyor da düşünüyorum.
Babam eve gelince soluğu yanında alıyorum. İşte böyle baba, diyorum. Lâfımın sonunda ağlamaya başlıyorum…
Babam da üzülüyor önce. Sonra,
—Dur bakalım, diyor. Ağlama hemen. Bir çaresini buluruz belki.
Yaşlı gözlerimi kocaman açıyorum. Merakla bakıyorum ona. Kaşlarını çatıyor babam. Ciddi bir şey düşününce hep böyle yapar. Muhakkak bir çözüm bulur sonunda. Bir tanedir benim babam.
Uzun bir sessizlikten sonra,
— Bunu okul idaresiyle bir konuşayım, diyor. Onlar bir çaresini bulurlar inşallah.
Gözyaşlarımı silip dikkatle izliyorum babamı. İçimden duâlar ediyorum bir de. Hem arkadaşım Serpil için hem de tanımadığım, bilmediğim zorluk çeken bütün kardeşlerim için…
Ertesi sabah benimle okula geliyor babam. Ben sınıfıma geçerken o müdür beyin odasına giriyor.
Heyecandan oturamıyorum yerimde. Sınıfı turluyorum durmadan. Öğretmenimiz gelince sakinleşiyorum biraz. Ama kalbim hâlâ güm güm atıyor. Bu heyecanımı birisiyle paylaşmalıyım. Ama kiminle? Yanımda oturan arkadaşım Dilek’e bakıyorum, sessizce dersi dinliyor.
Teneffüs olunca Dilek’e dönüyorum hemen. Canım arkadaşım sır saklamayı çok iyi bilir. Kimseye bir şey söylemez. İşte ben de bu küçük sırrı söylüyorum Dilek’e. O da benim gibi heyecanlanıyor.
Akşama babam gelince, ne olduğunu soruyorum hemen. Bir sır saklar gibi susuyor babam. Yüzündeki içten tebessümünden anlıyorum ki, iyi şeyler olmuş.
— Yarını bekle, diyor babam. Müdürle konuştum. O da okul aile birliğiyle görüşecek. Yarın bak bakalım ne oluyor…
Heyecandan uyuyamadığımı söylememe gerek yok galiba. Hiç bitmeyecek gibi geldi o gece. Sabah olunca nasıl kahvaltı ettiğimi anlamadan çıkıyorum evden.
Okulun kapısına gelince, Dilek’in koşarak bana yaklaştığını görüyorum. Bir taraftan da el sallayarak bir yeri işaret ediyor bana.
Gösterdiği yere bakıyorum ki, arkadaşım Serpil, bir servis aracından iniyor. Nefesim kesiliyor neredeyse. Sevinçten dilim tutuluyor. Duam kabul oldu, diyorum Dilek’e.
Her zamanki ağırbaşlılığıyla yürüyor Serpil. Yüzünde kanatlanan sevinci hem Dilek hem de ben görüyoruz. Başını kaldırıp bize bakıyor. Neşeyle “Merhaba!” diyor. Gülümseyerek “Merhaba!” diyoruz ikimiz birden…


Bu hikaye 4665 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 05 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 06 2010

BENİM BABAM POLİS



ŞERİF DEMİREL

Bazı geceler, uyumadan beklemek istiyorum. Fakat neden sonra gözlerime ağırlık çöküyor ve bedenimi dayanılmaz bir rehavet kaplıyor. Daha sonra babamı görüyorum. Elinde oyuncak paketiyle yanıma geliyor ve alnıma sıcak bir öpücük konduruyor. Sabah uyandığımda ilkin oyuncak paketini arıyorum. Ellerim yorganımın üstünde dolanırken, rüyadan uyandığımı anlıyorum. Fakat ilginçtir; babamın alnıma kondurduğu öpücüğün sıcaklığını hâlâ hissedebiliyorum.
Benim babam polis... O, işini seven, taşıdığı sorumluluğu iliklerine kadar hisseden bir vazife adamı… Neden böyle düşündüğümü açıklamak istiyorum. Okulda birçok arkadaşımın babası çocuklarının ya doktor ya da mühendis olmasını istiyormuş. Benim babam polis olmamı istiyor. “Neden?” diye soruyorum. Cevabı manidar: “Ülkemizde barış ve huzurun temini için.” “Başkaları olsa olmaz mı?” diyorum, bu sefer kaşlarını çatıyor ve “Herkes böyle düşünürse kim polis olacak?” diyor.
Bana, “Bayramda söz!” demişti. “Seni lunaparka götüreceğim. Beraber çarpışan arabalara bineceğiz.” Maalesef olmadı. O gün, babamı daireden çağırdılar. Vazife çıkmış. Fakat daha
sonra acısını çıkarttım. Hem de babamın vaad ettiğinin iki katı jetonu harcayarak. Evet, bir de bu yönü var polisliğin. Bu onurlu vazifenin yüceliğini, annem anlatmıştı. Sevgili Peygamberimiz bir keresinde şöyle buyurmuş: “İki göz vardır ki cehennem ateşi görmez. Bunlardan biri nöbet tutan göz, diğeri de günahına ağlayan gözdür.”
Benim babam polis... Cesâreti yüce dağlar gibi engin fakat yüreği de bir o kadar şefkat doludur. Cesaret ve şefkatin bir kalpte nasıl yaşadığını görmek isteyen babama bakmalı. Geçen ay, otogarda cüzdanını çaldıran yaşlı bir adama acımış ve bilet parası vermiş. Bunu, hayır olur diye yaptığını biliyorum. Annem, babamın biriktirdiği paraları bu şekilde zorda kalan insanlara verdiğini söyler durur. Aynı durumda siz olsaydınız vermez miydiniz? Ben, babamı yaşatan, ona ruh veren şeyin, her şeyden üstün tuttuğu bu yüce değerler olduğunu düşünüyorum.
Babam sokakların güvenli olması için gece gündüz nöbet tutuyor. Öğrenciler, okullarına rahat gidebilsin diye, insanlar dükkânlarını güvenle açabilsin diye her tehlikeye göğüs geriyor. Televizyon haberlerini seyrederken sokak hâdiselerine takılır gözüm. Bu hâdiselerde vazifeli her polisi babama benzetirim. Atılan taşların onları incitmemesi için Allah’a duâ ederim. Annem böyle haberleri ağlamadan izleyemez. Ona neden ağladığını sorarım. “Allah korusun, bir kör kurşuna hedef olurlar diye çok korkuyorum.” der. Ben de babamın, “Şehit olmak herkese nasip olmaz!” sözünü hatırlatırım annem. Elini ağzıma kapatarak, “Sus! Allah korusun, biz onun yokluğuna nasıl dayanırız!” der. Annemi anlıyorum. Aslında ben de babamın şehit olmasını istemiyorum. Fakat babamın, duyarsa üzüleceğini bildiğim için, duygularımı kalbimin bir köşesinde gizliyor ve Allah’a babama uzun ömür vermesi için dua ediyorum.
Benim babam polis... Onunla ne kadar gurur duysam azdır. Geçen gün resmî kıyafetleriyle bir törene katılmıştı. Ben annemle birlikte uzaktan onları seyrediyordum. Babam ve arkadaşları, bir meslektaşlarını omuzları üzerinde taşıyordu. Al bayrağa sarılı tabutu taşırken, babamın ağladığını gördüm. Onu böyle ağlatan sadece şehit arkadaşına duyduğu üzüntü değildi. Bana göre babam, az ötede duran kadın ve çocuğa ağlıyordu. Kadın, bayan polislerin kollarında güçlükle ayakta dururken; çocuk, polis kıyafetiyle başı dik, omuzlar üstündeki şehidi selamlıyordu.

Bu hikaye 5732 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 04 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 05 2010

YİTİK TAŞI



ZEKİYE ÇOBAN

Bizim evden misafir hiç eksik olmaz. İyi ki misafiri çok seven bir ailem var. Her zaman bunu söylerim. Bizim hayatımızda misafir; eve şenlik, eve bereket, ayrı bir renk…
Şehir dışından gelen misafirler apayrı bir heyecan katar evimize. Neşemiz kat be kat artar. Onlara şehrimizi tanıtmak için yaptığımız geziler, çok hoşuma gider. Birlikte tanırız yaşadığımız şehri. Misafirler olmasa âdeta haberimiz olmayacak memleketimizin tarihî, doğal güzelliklerinden.
İşte böyle bir günde haberim oldu Kale Camii’nden. Başka bir şehirden ziyaretimize gelen annemin arkadaşı Şerife Abla ile şehrimizi gezmeye çıkmıştık. Oysa o tarihî abide, her zaman geçip döndüğümüz şehir meydanındaydı. O güne kadar onu daha yakından tanımadığım için burkuldu içim. Kendimi affettirmek için imkân buldukça namazlarımı orada kılmaya, onu tanımayanlara tanıtmaya, söz verdim kendi kendime.
Sade bir görüntüye sahip olan Sivas Kale Camii şehir meydanında ve daha birçok tarihi eserle birlikte yüzyılları geride bırakmış. Çifte Minare, Buruciye ve Şifaiye Medreseleri ve Kale Camii ayrılmaz dostlar gibi iç içe yaşamışlar yüzyıllar boyu. Her biri ayrı bir efsane, ayrı bir sanat eseri… Kelimeler yetmez zannederim onları anlatmaya.
1580 yıllarında 3. Mahmut’un vezirlerinden Hasan Paşa tarafından yaptırılan Kale Camii, mahzun bakışlarıyla uzun uzun süzdü bizi. Kesme taşlarla örülmüş duvarında hemen herkesin uzanabileceği yükseklikte bir taş eksik görünüyordu. Sökülmüş müydü? “Bir hikâyesi olmalı…” diye düşündüm. İncelemek için iyice yaklaşınca hemen yanındaki küçük levhadan öğrendim, bu taşın güzel hikâyesini. Yitik taşıymış bu. Osmanlılar zamanında kayıp eşyalar burada sergilenir, eşyasını kaybedenler kaybettiklerini orada ararlarmış. Bu ince düşüncenin ve güvenin eseri olan yitik taşını hayran hayran izledim.
Hayranlığımız yitik taşıyla sınırlı kalmadı. Az ilerde caminin minaresinin alt kısmındaki oyuk taş da sadaka taşıymış. Sadaka vermek isteyenler, gece geç saatlerde sadakalarını o taşa bırakırlarmış. İhtiyacı olanlar da ihtiyacı kadarını bu taştan alırlarmış. Veren el de alan el de gizli kalırmış. İhtiyacı olmayan bu taşa hiç uzanmazmış.
-Aman Allah’ım dedi, Şerife Abla. Bu ne hoş, ne ince bir düşünce! Sınırsız bir güven!
Hepimiz hayranlıktan donakalmıştık. Dedelerimizle gurur duyduk. Şerife Abla, “Acaba biz de gelecek nesilleri hayran edecek güzel eserler bırakabilecek miyiz?” diye sormadan edemedi.
O gün geç saatlere kadar birçok güzel hikâyeye, tarihin derinliklerine misafir olduk. Bu eserlerde emeği geçen atalarımızı rahmetle andık. Kıymetinin bilinmesi, bu tür güzel eserlerin yaşaması, yaşatılması için dualar ettik.
Sonradan bunlara benzer eserlerin nerelerde yaşadıklarını öğrenmek için araştırmalara koyuldum. Yeni misafirlerimiz için artık rehberlik yapabilmeliydim. Bir de aklım hep yitik taşında kaldı. Ne zaman bir eşyamı kaybetsem hemen yitik taşına bakmayı, ya da kayıp bir eşya bulsam hemen yitik taşına koymayı hayal ettim. Ama o güzel taşlar bomboş olurdu hep.

Bu hikaye 5067 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 03 03 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 04 2010

MUHTEŞEM TABLO



EMİN CEYHAN

O sabah uyandığımda kendimi her zamankinden daha dinç hissediyordum. Soğuktan korunmak için kıvrıldığım yorganın altından yavaşça başımı uzattım. Odanın içersi her zamankinden daha aydınlıktı. Geç kalkmış olamazdım. Yatağımdan doğruldum. Yavaşça perdeyi araladım.
Her yer bembeyazdı. Aylardır süren kahverengi manzara yerini beyaza terk etmişti. Onlarca renkten sadece iki tanesi gülümsüyordu şimdi. Beyaz ve gri… Beyaz bir örtü gibi serilmişti her şeyin üstüne. Gökyüzünün gri rengi ise bu örtünün daha da kabaracağının habercisiydi.
Manzaranın muhteşemliği karşısında tüm ağaçlar boyunlarını bükmüşlerdi. Evimizin yanındaki asırlık çınar ağacı bütün dallarıyla yere kadar eğilerek kusursuz bir sevgi gösteriyordu manzaraya. Yaşlı incir ağacı kollarına binen onca güzelliğin minneti altında saygıyla eğilmenin çok üzerine çıkmış, manzaranın büyüsüne kendi kadar eski bir kolunu kurban vermekten çekinmemişti. Diğer ağaçlar da hazırdı kolunu ve kanadını kurban etmeye. Sadece sıralarını bekliyorlardı.
Küçük bitkiler minnacık yüreklerinin bu güzelliğe daha fazla dayanamayacaklarını anladıkları için olsa gerek kafalarını dışarı çıkarma cesareti bile gösterememişlerdi. Onların bir başka eşsiz manzara için baharı beklemeleri gerekiyordu. Bencillik edip görevlerini tehlikeye atamazlardı.
Kuşlar bu manzarada renkleriyle bir leke olmak istemiyor olsalar gerek, ağaçların o saygıyla eğilmiş kanatları altına gizlenmişlerdi. Tek beklentileri Güneş’in gülen ve sıcak yüzünün kendisini göstermesi ve bu bembeyaz elbisede toprak renkli düğmeler açmasıydı.
Ancak o zaman renklerinden utanmayıp kendilerine yer bulabilirlerdi bu manzarada.
Birden aklıma küçük derenin olduğu tarafa bakmak geldi. Acaba o ne düşünmüştü göz kamaştırıcı manzara hakkında? Anlaşılan o şimdilik çok da aldırmamıştı. Bu apak manzaranın bir parçası olma teklifini de reddetmişti şimdilik. Hatta bu teklifle gelen beyaz pulcukların on binlercesini içersine katmış, biraz da semirmişti. Beyaz örtü ise anlaşılan çok da ısrar etmemişti. Nasılsa sonunda o da anlardı hatasını. Zorla güzellik olmazdı. Ama kenarındaki bitkiler üzülmüşlerdi derenin cüretine. Beyaz örtüleriyle üzerine eğilmişlerdi. Bir dostun ayıbını örtmek için yapabilecekleri tek şeydi bu.
Sonra bulutlar. Onlar da beyaz elbiselerini giyerek katılmalı değil miydi bu şölene. Ama onları da hoş görmeliydim. Bir yandan beyaz pulcukların kaybetmenin yasını tutuyorlar, bir yandan da beyaz dostlarının aşağıda oluşturdukları manzaranın tadını çıkarıyorlardı. Bunun için beyaz mı, siyah mı giyeceklerine karar verememiş, gride anlaşmış olmalıydılar.
Ya ben… Tabiattaki her şeyin işbirliğiyle bu tablonun oluşacağına inanmak ne kadar akıllıca bir davranış olurdu? Bir işbirliğiyle böyle mükemmel bir tablo çizilebilir miydi? Bir ressamı olmalı değil miydi bu eşsiz manzaranın. Eşsiz bir Ressamı.
Yapmam gereken beyazlara bürünüp bu tabloda bir çıkıntı olmak mı, kuşlar gibi utanıp perdeyi kapatmak mıydı?
Perdeyi kapatırsam kim izleyecek, kim bu güzelliği takdir edecekti.

Bu hikaye 4536 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 03 02 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 03 2010

HİNDİ İLE KELAYNAKLAR



H.İBRAHİM ÇAYIRLI
Bundan çok zaman önce bütün hayvanların dostça yaşadığı bir orman varmış. Ormanda yaşayan hayvanların hepsi birbirinden akıllıymış. Hepsi de konuşma bilmekteymiş. Orman ahalisinin kimisi tarımla uğraşır, en güzel otları ve meyveleri yetiştirirmiş. Kimisi de ticaret yapar, bol para kazanırmış.
Ticaretle uğraşan hayvanlardan biri de aklıyla tilkileri bile kendine hayran bırakan hindiymiş. Bu hindi, ormanı gezmiş dolaşmış ve kelaynakların yaşadığı bölgede bir dükkân açmış.
Bizim hindi, açtığı dükkânda kelliğe ilâç olduğunu söylediği sabunları ve çeşit çeşit ilâçları satmış günlerce. Ona inanan birçok kelaynak da ‘Sırma saçlı olacağız.’ diye hindinin verdiği tarife göre kullanmışlar ilâçları. Kimi kelaynağın başı kızarmış bu ilâçlardan kiminin gözü. Kiminin keli daha bir parlamış ayna gibi. Nerde sırma saçlar, kelliğe kellik katmış bu ilâçlar...
Gel zaman git zaman yaşlı bir kelaynağın aklı gelmiş başına, tuttuğu gibi yolu dikilmiş bizim kurnaz hindinin karşısına:
— Bana bak ey hindi! Bizim kelaynaklardan kalmadı verdiğin ilâçları kullanmayan. Ne saçı çıkan var ne de senin oyununa uyanan.
— Dur kızma hemen, bak şu en son getirdiğim ilâçtır. Bunu kullananın, bir ay sonra kellik diye bir derdi kalmayacaktır.
— Sen kendi keline bak hele sahtekâr hindi. Madem vardı şu kellik hastalığının çaresi, olur muydu senin gibinin böyle bir kafası. Hadi topla bütün pılını pırtını da gözüm görmesin seni.
Hindi bu sözleri duyunca, terk etmiş kelaynakların diyarını usulca.

Bu hikaye 6915 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 31 12 2009 / Son Yayın Tarihi : 30 01 2010

ŞİPŞAK



CELİL CANER

Günler geçiyor! Tıpkı haftalar gibi, aylar gibi… Kuşlar gibi geçiyor. Bulutlar, nehirler, yıldızlar, gemiler… Biz istesek de istemesek de geçiyor. Ve geçen her şey; uzak yakın, uzun kısa demeden tamamlaması gereken tek karede yerini alıyor… Hangi kare mi? Hayat karesi tabii! Ömür fotoğrafı.
Yemyeşil bir gölde, sazlıkların arasında süzülen bir kayık düşün mesela. Soldan sağa, sağdan sola içli bir meltemin salladığı yaprak gibi titriyor. Duruyor, sonra yine titriyor. Usul usul, mavi mavi gidiyor. Ardında, köpükle boncuk arası, minik su misketleri bırakıyor. Biri büyük, ikisi küçük. Sonra… Sonra bir ıslak serçe gelip kayığın kıyısına duruyor. Yumuşacık kanatlarının gölgesi, gökyüzünde öylece asılı kalıyor. Ya gagasına ne demeli? O da arkasında halelenen suçiçekleri bırakıyor. Kayık da serçe de; meltem de köpük de o büyük fotoğrafın bir kenarına ilişiyor.
Gördün ya dostum. Sadece zaman değil fotoğrafta yerini alan. Her şey, hepimiz. Hatta deniz kabuğu bile. Öyle mi, değil mi? Mesela, ılık bir ilkbahar sabahında dalgalarla ıslanmış kumsala vuran deniz kabuğunun karede yerinin olmadığını kim söyleyebilir? Yahut bir kelebek! Rengi bulut mavisi sözgelimi. Kanatlarını açmış, gökyüzünde uçuyor. Sence, sadece uçuyor mu? Tabii ki hayır. O da kendine fotoğrafta bir yer bulmanın peşinde. Niye mi? Bilmem! Bir başka kelebeğe sormalı belki. Hem bir kelebeğin dilinden başka kim anlayabilir ki?
Sözün özü, her an bir şeyler var fotoğrafta yerini alan. Şu “bulut mavisi” mesela. Ne yaparsak yapalım, yerini bir başkasına bırakamayacak artık. Ne kavuniçine ne fes rengine… Ve ardımızda kalan her şey gibi bize takvimlerin kopmuş yapraklarından el sallayıp duracak. Tıpkı leyleklerin arkalarında bıraktıkları saman sarısı sonbaharlar gibi.
Ah! O hâlde ne yapmalı? Aslında dostum, cevap gayet net! Fotoğrafa narçiçeği bir sûret bırakmalı. İlkbahar gibi. Yağmur gibi. Ki ilkbahar, çiçeği; yağmur gökkuşağını bırakır fotoğrafta değil mi?
İşte böyle dostum! Senin de fotoğrafta gül gibi bir yerin olmalı artık. Bugün, ilk gün olsun ne dersin? İlk güzel kareyi, muhtaç bir kardeşine dua uçurarak tamamlayabilirsin.
Şimdi… Hiç vakit kaybetmeden sarılıp yüreğine, muhtaç bir kardeşine harflerinle uçmaya ne dersin?

Bu hikaye 3935 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 03 12 2009 / Son Yayın Tarihi : 29 12 2009

KABARTMA HARFLER



KALENDER YILDIZ

Bu gün yeni okulumdaki ilk günümdü. Bu okuldaki talebeleri diğer okullardakilerden ayıran özelliklerden biri, bütün çocukların elinde beyaz bastonlar olmasıydı. Kimi çocukların gözünde siyah camlı gözlükler de vardı. Yürürken bastonlarını hafifçe bir sağa bir sola sallayıp yere vurdukları için koridorlara mütemadiyen bir tik tak sesi yayılıyordu. Burası daha önce çalıştığım okullar gibi bir görme engelliler okulu ve ben de bir gözü görmeyen bir öğretmenim.
Gözümün biri doğuştan görmüyor… Gözlerimden birinin görmediğini ilk fark ettiğimde ne kadar üzülüp ağladığımı anlatamam. Durumu kabullenmemde anne ve babamın bana ne kadar yardım edip destek olduklarını da anlatamam. Durumumu fark ettiğimde beni psikolojik olarak desteklemek için çok iyi hazırlandıklarını yıllar sonraki sohbetlerimizden öğrendim.
Okuldaki çocuklarla kendimi kıyasladığım zaman dedemin kulağıma küpe olan şu sözü geldi aklıma: “Senden daha zor durumda olanları gör ve hâline şükret.” İnsan bu sözü kendine düstur edinince karşılaştığı zorlukları çok daha kolay aşıyor, sahip olduklarının değerini daha iyi anlıyor. Elbette bu çocuklar da başkalarına göre daha şanslılar çünkü burada eğitim alıyorlar. Böyle bir eğitim alamayan ve iki gözü de görmeyenler ise başkalarına mesela hem konuşma hem de görme engelli olanlara göre daha şanslılar. Bu kıyaslamayı bu şekilde uzatmak mümkün…
Bu okullarda normal alfabe kullanılmaz, kitaplar buradaki çocuklar için özel olarak kabartma harflerle hazırlanır. Normal eğitim veren okullarda çocuklar, gözleri ile görüp okurken buradaki çocukların, harflere parmakları ile dokunarak okur. Bir mânâda onların gözleri parmaklarıdır diyebiliriz. İçinde bulundukları zor şartlara rağmen bu çocuklar içinden avukatlar, öğretmenler, doktorlar çıkmakta, hatta bunlardan bazıları bölümlerinden birincilikle mezun olmaktalar.
Bu çocuklardaki okuma ve öğrenme aşkını görünce aklıma; bilgisayar başından kalkmayan, yaramazlıktan ve oyun oynamaktan ders çalışmaya, kitap okumaya vakit ayırmayan iki gözü de sapasağlam çocuklar geliyor.

Bu hikaye 2554 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 11 2009 / Son Yayın Tarihi : 03 12 2009

BİR KASE SÜT



NESİBE ŞAHİN

Saatlerdir bu eski, yeşil kapının önünde bekliyorum. Ne kadar vakit geçti acaba? Hiç kimse gelmeyecek mi yoksa?
Güneş sapsarı bir ip yumağı gibi önce büyüdü, sonra da kaybolup gitti. Uuuv! Rüzgâr da esiyor. Hava soğumaya başladı iyice. Bahçenin bir köşesindeki boş bakır kâse bana bakıyor, ben ona.
Ne Emine Teyze görünüyor etrafta ne Hasan Dede. Karnım iyice acıktı. Ne yapacağım burada bir başıma…
Emine Teyze; bu yeşil kapılı, eski evin hanımı. Hasan Dedeyse onun kocası. Uzun boylu, zayıf, bembeyaz sakallı bir dede o. Çocukların da biricik dostu, bizim de. Biz dediğim, ben ve iki arkadaşım…
Hava iyice karardı. Uzaklardan köpeklerin sesleri duyuluyor. Bir korku sardı içimi. Demek ikisi de bugün gelmeyecek. Demek bizi burada unutup gittiler ha. Zavallı arkadaşlarım evimizde beni bekliyorlar hâlâ. Onlara ne söyleyeceğim. Hem onlar benden daha küçük. Belki, diyorum, ikisi de uyuyakalmıştır şimdiye.
Emine Teyze bir gelsin, ona ne diyeceğimi çok iyi biliyorum. “Ben sana küstüm Emine Teyze.” diyeceğim. “Bundan sonra o uzunkuyruklu fareleri görünce çağırma beni boşuna. Aç kalırım ama yakalamam onları. Sen bizi burada unutup gidersin ha? Öyle olsun bakalım…”
İçimden bunları düşüne düşüne uyuyakalmışım orada. Kocaman bir gece geçmiş üzerimden de hiç haberim olmamış…
Güneş sarı ışıklarını gözlerime uzatınca uyandım uykudan. Midem açlıktan kazınıyor. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir ara gözlerim dalmış yine. Aniden başımı okşayan birinin varlığını hissederek açtım gözümü. Bir de baktım ki Hasan Dede’nin büyük ve kemikli elleri okşamaktaymış başımı. Sevinçle miyavladım.
Az sonra her şeyi anlattı bana Hasan Dedem. Meğer Emine Teyze, sol gözünden rahatsızmış. Doktor ameliyat olması gerektiğini söyleyince köye dönmeyip şehirdeki akrabalarında kalmışlar. Ama Emine Teyze’nin aklı hep bizde kalmış. “Kediler ne olacak?” demiş Hasan Dede’ye. “Aç kalırlar onlar.” Böyle deyince dayanamamış o da. Onu şehirde bırakıp bize süt içirmeye gelmiş.
Bunları duyunca nasıl sevindim anlatamam. Ama Emine Teyze hakkında yanlış düşündüğüm için üzülmedim de değil. Baksanıza, ikisi de bizi unutmamış. Emine Teyze hasta olduğu hâlde hatırlamış biricik kedilerini. Hasan Dede, ta şehirden kalkıp gelmiş bize süt içirmek için. Ben sevinmeyeyim de kimler sevinsin…
Hemen arkadaşlarımı çağırdım evimizden. Evimiz dediğim, şu ilerdeki evin çatısının bir köşesi. Koşarak geldiler. Neşeyle içtik sütümüzü. Oh, dünya varmış. Karnımız doyunca iki arkadaşım bir köşeye çekilip uykuya daldılar. Ben de gökyüzünde bana gülümseyen sapsarı yumağımın ışıklarıyla oynadım durdum.

Bu hikaye 1852 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 10 2009 / Son Yayın Tarihi : 03 11 2009

KUŞ VE BİR DANE



AHMET AKBAŞ

“İyiliğin küçüğü olmaz.
En küçük zannedilen bile büyüktür...”

Küçük kuş ağzında taşıdığı tohumu yiyebilmek için uygun bir yer aramaktaydı. Bir süre uçup dolaştıktan sonra gördüğü kaya parçasının üzerine kondu. Nefes nefese kalmıştı. Tohumu ayaklarının arasına alıp nefeslenirken sağa sola daha bir dikkatle baktı. Yeni fark etmişti etrafta hiç ağaç olmadığını. Ağaç olmayınca ne bir ses vardı ne de bir canlı belirtisi. Küçük otçuklar da olmasa bir çöl sayılırdı burası.
Sağını solunu bir daha kontrol ettikten sonra tekrar tohuma döndü. Onu yiyerek açlığını biraz olsun bastırabilecekti. Sivri gagasıyla tohumu delmeye kendini hazırlarken bir an durakladı.
“Bu tohumu toprağa gömsem daha iyi olmaz mı?” diye düşündü. “Belki burada bir ağaç olur.” diye devam etti düşünmeye. Sonra bir ses geldi içinden.
— Hadi canım sen de! Bir tane tohumu ekmekle neyi değiştirebilirsin ki?! Hem onun yeşereceği bile belli değil. Hatta yeşermeyeceği kesin gibi.
Küçük kuş farklı düşünceler arasında gitti geldi bir süre. Sonra kararını açıkladı içindeki sese.
Acıkmış da olsa bu tohumu ekmeliydi. Kendisi görmese bile başka kuşlar ondan fayda görebilirdi. Dedi:
— Ben bir tohum yiyeceğime, başka kardeşlerim binlerce tohum yesin. Bence bu daha güzel…
Ayaklarıyla açtığı bir çukura tohumu bıraktı. Bu işe başlarken de besmele çekmeyi unutmadı. Sonrasında ise rızkını bulmak için kanat çırparak oradan ayrıldı.
Gel zaman git zaman derler ya, burada da öyle oldu. Günler ayları, aylar yılları kovaladı. Küçük kuşun ümit ve duasıyla ekilen tohum yeşerdi, boy verdi. Büyüdü ve meyve verir hâle geldi. Birkaç yıl içinde etrafında yeni ağaçlar da yeşerdi. Yani bu yerde küçük bir yavru orman yetişti. Ağaçlar başka canlıların da evi olmuştu. Karıncalar, serçeler, rengârenk çiçekler de kendilerine yer buldular burada. Bir de…
Bir de kuşları yakalamak için tuzak kurup tohum atan avcılar… Onlar da çoktan yerlerini almışlardı. Küçük kuş aynı yerden geçerken hemen tanıdı burayı. Bir zamanlar hiç ağaç olmayan yerdi burası. Belki de, dedi… Devamını getirmeden aşağı doğru süzülmeye başladı. Gördüğü sayamayacağı kadar tohum iştahını kabartmıştı. Bir tohumdan vazgeçmişti ama şimdi kendi ektiği ağacın altında bin tohumluk bir sofrada bulmuştu kendini. “Toprağa ne verdin de sana fazlasıyla vermedi.” demiş Mevlana Hazretleri. Bunu kuş biliyor muydu bilinmez. Kuşun bilmediği başka şeyler de vardı.
Mesela avcılar tuzağı hazırlayıp tohumları saçarken kuş yoktu. Ama karıncalar görmekteydi olup biteni. Oyunu anladılar. Ve bir kuş tuzağa düşmeden saçılan tohumları hemencecik başka bir yere taşıdılar. Kuşun bundan da haberi yoktu. Üstelik karıncaları buraya toplayan bir zamanlar kendisinin ektiği tohumdan başka bir şey değildi. Yani fedakâr kuş hem bir tohuma bedel bin daneyi bulmuş, hem de hayatını kurtarmıştı. Kuşun bundan da haberi yoktu.
Biz insanlar belki küçük (!) olduğunu düşündüğümüz için iyilikten saymadığımız işlerimizden dolayı ne kadar büyük tehlikelerden kurutulmuşuzdur. Kurtulmuşuzdur da hikâyedeki kuş gibi bizim de bundan haberimiz yoktur.

Bu hikaye 1590 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 01 09 2009 / Son Yayın Tarihi : 02 10 2009

FIRINDA YANMAYAN YAPRAKLAR



AHMET AKBAŞ

Besmele ile açtı fırının kapısını. Kollarını sıvadıktan sonra hamur teknesinin başına geçti. Çırak Hasan da su döküyordu. Somuncu Baba hamuru karmaya başladı. Çok sürmedi, doğruldu. Alnından birkaç damla ter sızmaktaydı. Çırak Hasan “Neden durduk?” diye düşündü. Soracaktı vazgeçti. Ezan okunmaya başlayınca sormadığı sualin cevabını almış oldu.
Somuncu Baba, ne değişik bir adam. İmam efendi sabah ezanını okurken sanki zaman durdu onun için. Yavaş yavaş tekrar etti minareden yükselen kelimeleri. Gözleri kapalıydı. Ezan bitince dua ettikten sonra,
—Döküver evladım, dedi Hasan’a.
Şefkatli bir edası vardı sesinin. Gülümseyen yüzünün de öyle. Gün henüz doğmamıştı. Dışarıda akan suyun şırıltısı duyuluyordu. Bir de sabahın müjdesini veren çınar ağaçlarındaki kuş cıvıltıları vardı. Somuncu Baba ellerini yıkarken çırak Hasan da hamurları hazırlamıştı. Fırın zaten ısınmıştı. Ekmek olacak hamurları yine besmele çekerek fırına sürdü Somuncu Baba. Fırının kapağını kapattıktan sonra Hasan’a seslendi:
—Hasan evladım. Haydi, gel biz de namazımızı kılalım.
Sünneti kıldılar. Sonra da farza durdular. Tesbihattan sonra Somuncu Baba ellerini açtı, duaya başladı. Çırak Hasan da ustasının duasına âminlerle eşlik edecekti. Ama bu dua bambaşkaydı. Sanki kuş olup uçtular. Ustayla çırağı dualarla nereye gitmedi ki. Çocukların başını okşadılar. Yaşlıların ellerinden öptüler saygıyla. Yetmedi kimsesizlere kimse olalım dediler. Açların kapısını çalıp onlara da rızık gitmesi için huzura durdular. Zaman durdu mu bilinmez ama ne suyun sesi kalmıştı ne de kuşların cıvıltısı. Somuncu Baba, duayı bitirince Hasan da “Âmin” diyerek elini yüzüne sürdü.
Meğer zaman durmamış da su gibi akmış. Dua bitince anladılar. Güneş ışıkları şehrin her yanını sarmış. Usta, dükkânın köşesindeki hasır seccadeyi toplarken çırak Hasan heyecanla,
—Ustam, deyiverdi.
Somuncu Baba tebessüm eden simasıyla Hasan’a baktıktan sonra sakince sordu:
—Ne oldu evladım, neden böyle heyecanlandın?
—Ekmekler, diyebildi sadece. Sonra tamamladı cümlesini:
—Ekmekleri fırında unuttuk, hepsi de yanmıştır.
Somuncu Baba seccadeyi Hasan’a verdi. Yavaş adımlarla ocağa doğru giderken,
—Korkma evladım korkma, dedi. Aşkla yananı hangi ateş nasıl yaksın!
Hasan’ın bir şey anlamadığı belliydi. Devam etti Somuncu Baba,
—Hazreti İbrahim tevhidin aşkıyla yandı. Pişti kıvama erdi. Ona hiç ateş zarar verir mi?
Besmele ile açtı ocağın kapağını. Hasan, meraklı gözlerle ocağın içine bakmaktaydı. Kapağın açılmasıyla bir koku sardı her tarafı. Yanık ekmek kokusu…
Yanık ekmek kokusu değildi bu. Hasan öyle olacağını zannetmişti, ama değildi. Kızarmış ekmek kokusuydu içeriye yayılan.
Nasıl oldu da yanmamıştı ekmekler. Oysa hepsinin kül olması gerekirdi. Bu soruları da sormak istedi bir an. Fakat daha kısa bir sürede tekrar vazgeçti. Çünkü gözleri önündeydi ekmekler. Neyi soracaktı ki… Yanmamışlardı işte.
Somuncu Baba, ekmekleri yerleştirdikten sonra öylece bekleyen Hasan’ın omzuna attı elini.
—Hasan evladım, dedi. Çok şaşırdın. Bunun bir keramet olduğunu düşünüyor olmalısın. Ama değil.
—Ama Ustam, ekmekler yanmadı. Bu nasıl olur?
Somuncu Baba, gönül okşayan tatlı sesiyle,
—Gel Hasan evladım, gel bak sana ne göstereceğim, dedi.
Fırından çıktılar. Meydandaki büyük çınar ağacının yanına gittiler.
—Senin biraz önce şaşırdığın bu olay her gün yaşanıyor evladım, diye sözüne devam etti Somuncu Baba.
Ağacın aşağıya doğru eğilen dallarından bir yaprağı tuttu. Koparmamaya dikkat ediyordu.
—Bak, ne kadar ince değil mi?
—Evet, dedi Hasan.
Sonra güneşi gösterdi.
—Bir de şu ocağa bak, dedi. Bizim ocak mı daha sıcaktır, yoksa bu mu?
Çırak Hasan cevap vermedi. Anlamıştı ustanın demek istediğini. Somuncu Baba da cevap beklemedi. Bir süre durduktan sonra anlatmaya devam etti.
—Şu güneşin altında kestiğimiz hayvanların etlerini kuruturuz. Üzümlerden pekmez yaparız. Hatta öğlen sıcağında yalın ayak kayaya ayak basamazsın sen de.
Dediklerinin hepsi doğruydu. Hasan dinlemeye devam ediyordu.
—Ama bak şu incecik yaprak böylesi bir ocağın ateşi altında yanmıyor, kurumuyor. Hasan evladım, yeşil yaprağı koruyan Kimse, bizim ekmekleri de yakmayan O’dur.
Hasan, Somuncu Baba’nın anlattıklarını derin derin düşündü. Ustasının eline verdiği ekmek sepetini alıp sokaklar arasında kaybolurken artık fırında yanmayan ekmekleri düşünmüyordu. Güneşin yakamadığı yeşil yaprakları düşündüğü için başı yukarıda ağaçlara bakmaktaydı.

Bu hikaye 1515 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 03 08 2009 / Son Yayın Tarihi : 01 09 2009

SEPETLE SARKITILAN YANLIŞLAR



Şafak DEMİR

O gün ödevlerim erken bitmişti. Hemen sokağa çıktım. Mahalledeki arkadaşlarım da birer ikişer geldiler yanımıza. Oynamaya başladık. Her oyunu birkaç kez oynuyor, ondan bıkınca başka oyuna geçiyorduk. Yakartop, saklambaç, karşıdan karşıya, voleybol, istop.
İyice oynayıp yorulmuştuk. Okuldan geldikten sonra yemeğimi çok kuvvetli yemiş olmama rağmen yine kurtlar gibi acıkmıştım. Arkadaşım Hakan annesine seslenip ondan yiyecek bir şeyler ve su istedi. Annesi biraz sonra istediklerini sepetle salmıştı. Arkadaşım kaldırıma oturup annesinin gönderdiklerini iştahla yemeye başladı. Ona bakmamaya çalışıyorduk ama hepimizin canı istemişti yediklerinden. Hem çok acıkmıştık hem de oyunumuzu bırakıp eve gitmek istemiyorduk. Ben de aynı şeyi yapmaya karar verdim. Evimizin ziline bastım. Pencereye çıkan anneme,
— Acıktım, dedim. Yiyecek bir şeyler hazırlayıp aşağıya sepetle salar mısın? Su da koy sepete olur mu anne?
Annem şaşkın gözlerle bana baktı. Ne söylediğimi anlamamış gibiydi.
— Biraz yukarı gelir misin Salih, dedi.
Annemi kızdıracak bir şey mi yapmıştım acaba? Bana ne söyleyecekti? Merdivenleri ikişer ikişer atlayıp eve çıktım. Annem kapıda beni bekliyordu. Onun bu bakışını biliyordum. Yanlış bir şey yaptığımda gözlerinde hep bu sitemli ama şefkatli bakış olurdu.
— Acıktıysan yemek yemek için eve gelmelisin oğlum, dedi. Sokakta yemek yenmez!
— Ama anne, dedim. Hakan acıkınca annesinden ekmek arası bir şeyler istiyor. Sonra da kaldırıma oturup annesinin gönderdiklerini yiyor!
— Peki, söyle bakalım, dedi annem. O yerken sizin canınız istiyor mu?
Başımı önüme eğdim.
— İstiyor, dedim sessizce.
Annem elimden tutup beni kanepeye oturttu. Kendisi de yanıma oturdu. Saçlarımı okşayarak,
— Her şeyin bir adabı vardır oğlum, dedi. Bizler hayatımızın her anında Peygamber Efendimiz’i örnek almalıyız! Sokakta, ayakta, kirli ellerle yemek yemek doğru değildir. Düşünürsen bunun pek çok hikmeti olduğunu anlayabilirsin. Kirli ellerle yemek yediğimizde mikrop kapabiliriz. Yerlere kırıntı dökebiliriz. Ayrıca yediklerimiz etrafımızdakilerin canını çektirebilir. Herkes her yiyeceğe her zaman ulaşamaz. Hem güzel dinimize göre hem de geleneğimize göre yemeği sofrada yemek en doğrusudur.
Annem haklıydı. Hakan ne sandviçini yemeden önce yıkamıştı ellerini ne de yedikten sonra. Kirli elleriyle yemişti yediklerini.

— İyi ama Hakan’ın annesi bilmiyor mu bütün bunları, dedim anneme.
— Bilemiyorum, dedi annem içini çekerek. Belki bilmiyor belki de önemsemiyor. Bir fırsatını bulabilirsem onu kırmadan söylemeye çalışırım. Ama biz doğrusunu biliyoruz ve bildiğimizi yaşamalıyız. Öyle değil mi?
— Evet, anne, dedim. Ama benim karnım hâlâ çok aç!
Annem,
— Öyleyse hemen elini yüzünü yıka ve sonra da mutfağa koş, dedi. Akşam yemeği için yaptığım börekten vereyim sana!
Annemin yaptığı böreği yiyip vişne kompostosunu içerken bunları sokakta yiyip içmediğime ve arkadaşlarımın canını istetmediğime çok memnundum. Peygamberimiz Efendimiz gibi yaşamaya çalışan bir ailem olduğu için Rabb’ime içimden şükrediyordum.

Bu hikaye 1154 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 08 07 2009 / Son Yayın Tarihi : 01 08 2009

TOMBUL SİMİT, KÖŞELİ KALEM



BİR DE MARANGOZ DEDEM
NESİBE ŞAHİN

Bazı akşamlar, içimi kocaman bir heyecan kaplar. Okuldan yeni dönmüşümdür, hava daha aydınlıktır. Azıcık yorgunumdur, belki o gün matematikten yazılı olmuşuzdur. Önlüğümü yavaş yavaş çıkarırken annemin sesiyle kendime gelirim: Akşama deden gelecek! Bunu duyunca nasıl da sevinirim. Bütün yorgunluğum uçup gider. Hemen hayaller kurmaya başlarım. Dede deyince aklıma ilk gelen, şu bol susamlı tombul simitlerdir. Çünkü dedemin bize her gelişinde kolunun altında kese kâğıdına konulmuş sıcacık simitleri vardır.
Kapıdan içeri girer dedem. Bu büyük hediyesini bana uzatırken her seferinde, gözlerim ellerine takılır. Avuç içleri benek benek siyaha boyanmış yine. Sonra tırnaklarından biri veya ikisi muhakkak o mor lekelerden olmuştur. Çünkü benim dedem marangoz. Akşama kadar uğraştığı verniği bazen ellerine bulaştırır; kimi zaman çekici çiviye vurayım derken parmak uçlarına vurur. Onu böyle görünce nasıl da üzülürüm. Oflayıp puflamaları arasında bir kez daha ellerinin neden böyle olduğunu sorarım. Soluk soluğadır o, çok yorgundur:
— Çekiç vurdum parmağıma geçen gün, der. Bugün dolap da vernikledim…
Ben, biraz daha dikkatli olmasını söylerim. Üfler ellerini. Sonra kalın sesiyle giderek gürleşen bir kahkaha atar:
— Tamam, bundan sonra dikkat ederim, sen dedin ya.
İşte o zaman dünyalar benim olur. Bir dahaki gelişinde ellerinin ve parmak uçlarının bembeyaz olduğunu hayal ederim.
Bir de bana kalın ve köşeli marangoz kalemini vermesi yok mu? Dünyanın en kıymetli armağanıdır bu. Marangoz kalemleri sadece kırmızı renklidir. Nereden mi biliyorum? Dedeme sordum da ondan. Dedem, atölyesinde çalışırken onu kulağının arkasına takar. Ben bunu denesem de bir türlü kulağımda tutmayı beceremem.
Sonra ben sanırım ki dedem hep böyle tombul, hep böyle neşeli kalacak. Parmakları, çekiç değince morarsa bile zaman sonra iyileşecek. Vernikli ellerini tinere sokunca o siyah lekeler tamamen ellerini terk edecek. Hep böyle gidecek sanırım. Her şey böyle devam edecek.
Ama vakti gelince güneş batar ya hani, öğrendim ki insanlar da tıpkı onun gibi. Yani gün gelip dedem hasta olunca, tombul yüzü zayıflayıp o şen kahkahaları yerini hüzünlü tebessümlere bırakınca… Anladım güneşimin yavaş yavaş kaybolduğunu.
İşte o zaman açıp ellerimi dedem için dua ettim. Akşamları getirdiği sıcak simitlerin kokusu burnumda tüttü. Renk renk kalemlerim geçti gözümün önünden. Ama içlerinden en çok köşeli, kırmızı kalemi sevdim ben. Dua için açtığımda ellerimi, kocaman oldu ikisi de tıpkı dedeminki gibi. Baktım, bir tek o siyah lekeleri eksikti…

Bu hikaye 2206 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 06 2009 / Son Yayın Tarihi : 30 06 2009

YİNE Mİ SEN AHMET

















Ilık bir rüzgâr esiyor başımda. Yağmur damlaları pıt pıt konuyor üzerime. Yapraklar durmadan konuşuyor: Haşır haşır da huşur huşur. “Sonbahar geldi.” diyorlar. “Birkaç gün sonra döküleceğiz toprağa.” Ben bir o yana, bir bu yana sallanıp duruyorum. Herkes gitti, bir ben kaldım.
Biz neredeyiz biliyor musunuz? Dursun Amca’nın evinin bahçesinde. Şimdi, Dursun Amca’nın bir yeğeni var. Elma yanaklı, kiraz çöpü bacaklı. Bir koştu mu bütün mahalleyi toz duman bürür. Saçları, bu sonbahar rüzgârında söğüt dalı gibi savrulur durur. Adı Ahmet. Takmış kafayı bana. Neymiş, koca ağaçta bir ben kalmışım, beni muhakkak yemeliymiş. Anlatabilsem ona diyeceğim ki: “Bak Ahmet. Tamam, sen beni yemek istiyorsun ama ben bu ağacın en tepesindeyim. Öyle kolay olsa koca yaz boyu nasıl kalırdım orada ben? Beni yemek için bu ağaca tırmanacaksın, bunu biliyorum. Ama sana bir şey olmasından korkmuyor musun hiç?”
Bunların hiçbirini diyemedim tabii. Oysa söylemeyi ne kadar isterdim. Hem desem bütün bunlar olmazdı galiba. Ne oldu ki diyenler için anlatayım:
Göçmen kuşların başımda cıvıldaştığı bir sabah, bahçeye çıktı bizimki. Bir bana baktı, bir cama. En sonunda uygun vakti bulunca başladı tırmanmaya. Ben kendimce, sakın yapma diyorum ama… Dilimden ne anlar o?
Birinci dal, ikinci dal derken iyice yaklaştı bana. Sonra benim olduğum dalı tuttu ince parmaklarıyla. Ben şöyle bir sallandım. Korktum ama kendim için değil, tabii ki onun için. İşte tam bu sırada nasıl olduysa “Çatırt!” diye bir ses duydum. Bilmiyorum, o duydu mu? Ya da buna fırsat bulabildi mi? Aniden Ahmet’in üstünde olduğu dal kırıldı. Elleri kaydı. Ağaç sarsıldı. Yapraklar şaşırdı. Ben titredim. Sonra güüüm! Düşerken beni öyle bir çekiş çekti ki o bir yana, ben bir yana. İkimiz de serin toprağın üstünde bulduk kendimizi. Yaa. İşte aynen böyle oldu.
Şimdi bütün bunların benim için önemi yok. Ben bir eriğim. Düşsem de olur, toplansam da, çürüsem de. Ama siz çocuklar farklısınız. Ha, kendini erik hissedenler başka. Onlarla önümüzdeki ilkbaharda görüşürüz. Ama “Ben bir çocuğum.” diyenler biraz dikkat etmeli değil mi?
Neyse. Ahmet yere düştü ama ne bir ses var ne bir soluk. Ağlaması da yok. Gözleri kapalı. İnce kolları iki yana düşmüş. Gürültüye ev halkı çıktı hemen. “Ağabeyime ne olduuu?” diye ağlamaya başladı kardeşi Elif. Sarıldı ona. Ağlayarak tuttu ellerini. Peşi sıra Dursun Amca çıktı kapıdan. Kalın kaşlarını şöyle bir çattı. Başını “Yine mi sen Ahmet?” der gibi iki yana salladı. Bir şey demeden kucaklayıp götürdü eve.
Yengesi hemen seferber oldu. Toz toprak olmuş üstünü silkeledi incitmeden. Nice sonra ayıldı Ahmet. Yemyeşil eriklerle dolu rüyasından uyandı. Önce Dursun Amca’nın kaşlarına gitti gözleri. Kızıyor muydu? Yine ne haylazlık yapmıştı acaba? Yavaş yavaş aklına geldi macerası. Adımı söyledi sonra.
— En üst daldaki yeşil erik, dedi titrek sesiyle. Onu alacaktım da amca. Ağaca tırmanmıştım…
— Hay Allah iyiliğini versin, dedi Dursun Amca. Koca yaz boyu yediğin erik neyine yetmedi oğlum? Bir erik için o kocaman ağacın tepesine çıkılır mı? Biraz sabret, mevsimi gelince yine yersin.
En çok neye üzüldüm biliyor musunuz? Zavallı Ahmet o kadar çabaladı. Kendiyle beraber de olsa beni aşağıya düşürdü. Ama maalesef yemek ona nasip olmadı. Gürültülere gelen komşu çocuğu beni yerde görünce “Ham.” deyip attı ağzına. Neyse ki çekirdeğimi ağacın dibine attı da bunları anlatabildim size…

Bu hikaye 2670 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 07 05 2009 / Son Yayın Tarihi : 31 05 2009

AĞAÇ KORKARSA



Çocukluk yıllarıma ait hatıralarım arasında öyle biri var ki gerçekten sıra dışı... Okuduğunuzda, “Hadi be! Hiç olur mu böyle şey?” dedirtecek cinsten bir şey. Bazılarınızın, “Saçma!” diyerek vaktini boşa harcadığını bile düşündüğünü hisseder gibiyim. Fakat her şeye rağmen siz yine de okuyun ve kararı öyle verin.
Bundan yıllar önce, çam ağaçlarıyla kaplı bir ormanın eteğinde, küçük fakat şirin bir bağımız vardı. Bu bağda, envai çeşit üzüm asmasıyla beraber elma, armut ve vişne gibi farklı meyve ağaçları da bulunurdu. Üzüm asmaları arasında, boyu dört metreyi geçmiş genç bir armut ağacı vardı ki hikâyemize konu teşkil eden ağaç, işte bu armut ağacıydı.
Bahsini ettiğim armut ağacının son yıllarda yeşil yaprakları oluyor fakat meyvesi olmuyordu. Tabi bu durum en çok babamı endişelendiriyordu. Babam, “Ağaç dediğin meyvesiz olmaz!” diyor, onun meyve vermesi için çaba gösteriyordu. Birkaç kez aşı denemesi yapmasına rağmen hiçbiri fayda vermedi. Ben, babamın bunca ısrarının sebebini anlayamıyordum, bağda o kadar çok meyveli ağaç vardı ki bu ağacın meyvesinin olmaması bana göre çok da önemli değildi. Ama babam öyle düşünmüyordu.
Bir akşam yatağıma yeni uzanmış uyumaya çalışıyordum. Salonun hafif aralı kapısından odama kadar babam ve annemin konuşma sesleri geliyordu. Onların, meyvesiz armut ağacı hakkındaki konuşmalarını duyuyordum. Babamın, “Armut ağacını korkutmak gerek!” sözlerini duyduğumda şaşırıp kaldım. Artık kapıya kulak kesilmiş bütün dikkatimle onları dinliyordum. Annemin, “İyi ama bunun faydası olur mu?” endişesine, Babam, “Göreceğiz!” diyerek cevap verdi. Kafam allak bullak olmuştu. Armut ağacı nasıl korkutulurdu? Dahası ağaç korkar mıydı? Korkmak insan ve hayvanlara mahsus bir duygu değil miydi? Onları dinlerken salondan odama kadar süzülen sarı ampulün loş ışığı, babamın konuşmasına daha bir gizem katıyordu. Esrarengiz duygular eşliğinde hayaller kuruyordum. O gece uyuyana kadar yatağımda bir o tarafa bir bu tarafa döndüm durdum. Artık sabahın olmasını dört gözle bekliyordum.
Sabah kahvaltısından sonra, Anneme, “Ben de gelmek istiyorum, ağacın nasıl korkutulduğunu görmek istiyorum.” dedim. Annem gülümsedi ve “Tabiî ki gelebilirsin, yalnız olacakları konuşmadan izle ve babanı kızdırma, tamam, mı?” dedi. Çok sevindim, olanları görmek istiyordum.
Az sonra, babam elinde tuttuğu balta ile önde, annem ve ben onun arkasında sessiz adımlarla, armut ağacına doğru yürüyorduk. Heyecandan kalbim küt küt atıyor, içim içime sığmıyordu. Ne olacaksa bir an önce olmalıydı. Babam çok sakindi ve yaptığı işten emin görünen vakur bir hâli vardı. Onu bu haliyle kurban kesmeye giden kasaplara benzetmiştim.
Az sonra kısır armut ağacının altında toplanmış, babamın gür sesiyle yüreklere ürperti salan konuşmasını dinliyorduk. Babam, iki eliyle tuttuğu baltayı, ağacın gövdesine değdirip geri çekiyor, sanki kesecekmiş gibi yaparak armut ağacına tehditler savuruyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: “Bak armut ağacı! Allah seni meyve versin diye yaratmış, etrafındaki ağaçlara bir bak! Hepsinin meyvesi var. Onlar vazifelerini yapıyorlar ama sen, yapmıyorsun! Ben bağımda böyle kısır ağaç istemiyorum. Önümüzdeki yıl eğer meyven olmazsa; şu elimde tuttuğum balta ile gövdeni ikiye ayıracağım. Sonra lime lime parçalayıp odunlarını sobada yakacağım. Aha sana bir sene mühlet!”
Bir sene çok çabuk geçti. Bağda, baharın müjdecisi papatya ve gelincik çiçekleri kırmızı beyaz renkleriyle yere serilmiş bir şark halısını andırıyor, ağaçlar rengârenk çiçekleriyle yeşil üzüm asmaları arasında arz-ı endam ediyordu. Tabi amut ağacı da çiçek açmıştı ama ona karşı hâlâ tereddütlerimiz vardı! Acaba çiçekleri meyveye dönecek miydi? O bahar, bağa her gelişimde armut ağacını kontrol ediyor, dallarını dikkatle inceliyordum, ne de olsa onun yaşamasını istiyordum.
Eylül ayının sonlarında üzümler olgunlaşmış, elmalar kırmızı meyveleriyle ağaç dallarını yerlere kadar eğmişti. Armutlara gelince, onlar sulu ve kocamandılar. Bu arada kısır ağacı merak ettiğinizi biliyorum, evet o ağaç; Allah’ın kendine verdiği vazifeyi idrak etmişti. O güz, diyebilirim ki en çok armudu, babamın korkuttuğu ağaçtan topladık. Evet, kısır ağaç canlanmış, dalları meyveye durmuştu. Sonraki yıllarda da armutları bol oldu o ağacın. Bu arada ağaç, gerçekten korktu mu orasını bilemem. Fakat o olaydan sonra benim ağaçlara olan bakış açım değişti. Bana göre tabiattaki her bir ağaç, diğer canlılar gibi bizi görüyor ve işitiyordu.

Bu hikaye 4093 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 01 04 2009 / Son Yayın Tarihi : 30 04 2009

MOR ÇİÇEKLİ PULLU ETEK



Onu gördüğümden beri aklımdan çıkmıyor. Nereye gitsem ne yapsam bir türlü unutamıyorum. Aksi gibi annem de bir türlü kabul etmiyor onu bana almayı. “Anne.” diyorum “Senden sadece bir etek istiyorum. Mor çiçekleri olan bir etek. Tam da hayalimdeki gibi. Lütfen onu alalım.” Bu sözleri duyunca annemin kalın kaşları “Hayır.” dercesine yukarı kalkıyor. Ve ben ne söylersem söyleyeyim bir türlü aşağı inmiyor. Çok eteğim varmış benim. Bu kadarı da israfmış artık. Bıraksa kocaman dükkânı alıp çıkacakmışım oradan. Bari bir dükkân açsaymışız…
Bunları söyleyip duruyor annem bana. O eteği ne kadar beğendiğimi bilse hâlbuki bunların hiçbirini söylemez bana.
Ah… Görseniz onu, o kadar güzel ki… Beyazın üzerine mor çiçekli. Yaprakları ışıl ışıl pullardan yapılmış. Tıpkı bahar gibi. Düşünsenize… Onu bir giysem baharı eteklerimde taşıyormuş gibi olacağım sanki. Bir dönsem çiçekler saçılacak etrafa. Mor çiçekler… Ama dedim ya, almıyor annem onu bana. Bu gidişle de hiç almayacak.
“Ama anne…” diye başlayan cümlelerim kâr etmiyor artık. Ben sızlanıp dururken “Kalk bakalım.” diyor bana annem. “Gidiyoruz.” Gözlerim parlıyor. “Etek almaya değil mi?” diyorum. Başını iki yana sallayıp “Hayır.” diyor. “Anneannene gidiyoruz. Sana bir şey göstermesini isteyeceğim ondan.” Şaşırıyorum önce. Ama sonra seviniyorum. Anneannem beni çok sever, muhakkak hak verecektir bana. İçim içime sığmıyor.
Yolda sanki uçuyorum. Kuşlara selam veriyorum, kelebekleri kovalıyorum. Hayalimde mor çiçekli pullu eteğimle koşuşup duruyorum. Yalnız annem niye böyle gülümsüyor, onu hiç anlamıyorum.
Az sonra anneannemlere geliyoruz. O nefis hurma tatlısından yapmış bize. Geleceğimizden haberi varmış. Azıcık konuştuktan sonra yüzüme bakarak “Anlatalım mı?” diyor annem. Ben de tam onu bekliyorum zaten. “Anlatalım.” diyorum. Sonra annem başlıyor konuşmaya. “İşte bizim etek meselesi böyle anneannesi.” diyor.
Kafasını sallıyor anneannem. Derin derin düşünüyor. Aniden annem, anneannemi alarak çıkıyor odadan. Ben merak içindeyim. Ne olacak acaba? Biraz sonra anneannemin “Tamam getiriyorum.” dediğini duyuyorum. Az sonra içeri giriyor annemle beraber. Elinde tuhaf bir şey. Sanırım bir kumaş ya da bez parçası. “Bak.” deyip elime tutuşturuyor onu. Onu elime alınca bir tuhaf oluyorum. “Ayy!” diyorum “Bu ne böyle!” Yamalı, yırtık pırtık bir şey bu. “Ne oldu küçük hanım?” diyor anneannem “Beğenmedin mi elbisemi?” Ben şaşkın şaşkın bakarken annem, “Bu anneannenin çocukluk elbisesiymiş kızım.” diyor. Çocukken ihtiyacımız olmayan şeyleri istediğimizde bize hemen bunu gösterirdi anneannen. Şimdi senin de görmeni istedim.
Aman Allah’ım. Neredeyse dilimi yutacağım. Buna elbise denmez bile. Her yeri yamalı. Bazı yerleri yırtılıp kopmuş. Kalın iplerle dikilmiş sökülen yerleri. “Bu gerçekten senin miydi anneanne?” diyorum. “Gerçekten giydin mi bunu?” “Ya…” diyor gözleri dolarak “Giydim tabii. Hem de yıllarca giydim. Başka giyeceğim yoktu çünkü…”
Bunları duyunca nasıl da üzülüyorum. Sonra bana israfın kötülüğünü anlatıyor anneannem. Elimizdekiyle yetinmemiz gerektiğini, her zaman her istediğimizi alamayacağımızı, yoksul yaşıtlarımızı… Hepsini uzun uzun anlatıyor. Başımı sallayarak dinlerken o kadar utanıyorum ki…
Azıcık daha oturup evimize gelmek için düşüyoruz yola.
Dışarı çıkınca bir bakıyorum, anneannemin bahçesinde mor çiçekler açmış. Yapraklarına çiğ düşmüş çiçeklerin. Güneşin sarı ışıkları değdikçe ışıl ışıl yanıyorlar. İçimde tarifsiz bir mutluluk var. Baharı içimde taşıyorum sanki…

Bu hikaye 4862 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 03 2009 / Son Yayın Tarihi : 31 03 2009

BARIŞ






Her zaman gülen ve gülüşleriyle sınıfımızı aydınlatan iki arkadaştı Fatma ve Betül. Onları böyle küs görmek, bütün sınıfı üzüyordu. Ama galiba en çok ben üzülüyordum. Annem bile anlamıştı o gün okulda kötü bir şey olduğunu. “Ne oldu, neden bu kadar üzgünsün?” demişti merakla. Ben de anlatmıştım olanları.
Annem “Arkadaşlarının küs olmalarına bu kadar üzülüyorsun, peki barışmaları için bir şey yaptın mı?” diye sorunca “Hayır.” dedim, “Ne yapabilirim ki?” “İkisiyle de ayrı ayrı konuşabilir, onları barışa ikna edebilirsin.” dedi annem. “Evet, olabilir.” dedim, “Yarın yapabilirim bunu.” Zaten onları bir araya getirmek çok zordu, ayrı ayrı konuşmak en iyisiydi.
Ertesi gün, önce Betül’le sonra Fatma’yla konuştum. İkisi de öyle iyiydi ki onların böyle küs kalmalarına dayanamıyordum. Zaten onlar da için için üzülüyorlardı bu duruma. Ancak yine de konuşmalarım onları barıştırmaya yetmemişti. Başka bir yol bulmalıydım.
Arkadaşlarla bir araya gelip neler yapabileceğimizi konuştuk. Kimilerinin pek umurunda değildi bu durum. “Bırakalım, ne zaman canları isterse o zaman barışsınlar.” diyordu Ahmet ve iki arkadaşı. Yeliz, Betül’ün haklı olduğunu ve barışmasına gerek olmadığını söylüyordu. Nurcan ise “Bence Betül hatalı, Fatma’dan özür dilemeli.” dedi. Araya girmesek ikinci bir barış operasyonuna ihtiyacımız olacaktı. Neyse ki barış grubu olan bizler çoğunluktaydık ve baş başa verip bir çözüm bulabilirdik.
Her birimiz bir şey söyledik. Ama tek bir fikirde birleşemedik. Sonunda işin içinden çıkamayacağımızı düşünerek sınıf öğretmenimizden destek almaya karar verdik. Öğretmenimiz, böyle bir şey düşünmemize hem sevindi hem de bizimle gurur duydu. “Yarını bekleyin çocuklar.” dedi, “Yarın hallolacak bu mesele.” “Hepinizin çok istediği bir gezi planımız vardı ya…” “Evet.” dedik gözlerimiz parlayarak. “Onu yarın gerçekleştiriyoruz.” “Yaşasın!” dedik, Lale’yle ikimiz yerimizde zıplayarak. “Ama küçük bir ayrıntı var.” dedi öğretmenimiz fısıltıyla ve planın gerisini anlattı.
Sevinçle öğretmenimizin yanından ayrıldık. Fatma ve Betül’e fark ettirmeden diğer arkadaşlarımıza konuyu aktardık.
Ertesi gün öğretmenimiz sınıfa girer girmez “Çocuklar bugün ders yapmıyoruz, çünkü daha önce planını yaptığımız geziye çıkıyoruz!”dedi. Fatma ve Betül sevinçle ayağa kalktılar, ancak sınıfımızdaki sakinliği görünce şaşırdılar ve utanarak geri oturdular. Öğretmenimiz konuşmasına devam etti. “Ancak bir şartımız var, herkes ikişerli grup olacak. Hemen başlayın, eşleşenler dışarı çıksın.”
Biz zaten dünden kiminle eşleşeceğimizi planladığımız için hiç zaman kaybetmeden sınıftan çıkmaya başladık. İki küs arkadaşımız telaşla kendilerine eş arıyorlardı. Bir ona bir buna gidiyorlar ama herkesten aynı cevabı alıyorlardı: “Başka birini bul.”
Nihayet sınıf boşaldı ve içeride sadece iki arkadaşımızla öğretmenimiz kaldı. Biz kapının önünde sıra sıra duruyorduk. Betül ve Fatma ise biri sınıfın bir ucunda diğeri öbür ucunda birbirlerine bakıyorlardı. Öğretmenimiz kapıda merakla bekleyen bizlere ‘Uzaklaşın’ işareti yaptı ve biz de kapının yanından ayrıldık. Bir süre bekledik, içerden hafif konuşma sesleri geliyordu. İçimizden barışsınlar diye sürekli dua ediyorduk.
Biraz sonra iki arkadaşımız öğretmenimizin önünde el ele tutmuş geliyorlardı. Bu manzara, bizi geziden daha çok sevindirdi. Hemen yanlarına koştuk, onları tebrik ettik. Önce iki yeni arkadaş gibi sessiz sakin yürüdüler okul çıkışına kadar. Ama sessizlikleri fazla uzun sürmedi. Birbirlerine anlatacak çok şeyleri vardı galiba. Gezi boyunca en çok konuşan, en çok eğlenen onlar oldu, biz ise onların mutlu seyircileri...

Bu hikaye 3540 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 02 2009 / Son Yayın Tarihi : 28 02 2009

BARIŞ







Her zaman gülen ve gülüşleriyle sınıfımızı aydınlatan iki arkadaştı Fatma ve Betül. Onları böyle küs görmek, bütün sınıfı üzüyordu. Ama galiba en çok ben üzülüyordum. Annem bile anlamıştı o gün okulda kötü bir şey olduğunu. “Ne oldu, neden bu kadar üzgünsün?” demişti merakla. Ben de anlatmıştım olanları.
Annem “Arkadaşlarının küs olmalarına bu kadar üzülüyorsun, peki barışmaları için bir şey yaptın mı?” diye sorunca “Hayır.” dedim, “Ne yapabilirim ki?” “İkisiyle de ayrı ayrı konuşabilir, onları barışa ikna edebilirsin.” dedi annem. “Evet, olabilir.” dedim, “Yarın yapabilirim bunu.” Zaten onları bir araya getirmek çok zordu, ayrı ayrı konuşmak en iyisiydi.
Ertesi gün, önce Betül’le sonra Fatma’yla konuştum. İkisi de öyle iyiydi ki onların böyle küs kalmalarına dayanamıyordum. Zaten onlar da için için üzülüyorlardı bu duruma. Ancak yine de konuşmalarım onları barıştırmaya yetmemişti. Başka bir yol bulmalıydım.
Arkadaşlarla bir araya gelip neler yapabileceğimizi konuştuk. Kimilerinin pek umurunda değildi bu durum. “Bırakalım, ne zaman canları isterse o zaman barışsınlar.” diyordu Ahmet ve iki arkadaşı. Yeliz, Betül’ün haklı olduğunu ve barışmasına gerek olmadığını söylüyordu. Nurcan ise “Bence Betül hatalı, Fatma’dan özür dilemeli.” dedi. Araya girmesek ikinci bir barış operasyonuna ihtiyacımız olacaktı. Neyse ki barış grubu olan bizler çoğunluktaydık ve baş başa verip bir çözüm bulabilirdik.
Her birimiz bir şey söyledik. Ama tek bir fikirde birleşemedik. Sonunda işin içinden çıkamayacağımızı düşünerek sınıf öğretmenimizden destek almaya karar verdik. Öğretmenimiz, böyle bir şey düşünmemize hem sevindi hem de bizimle gurur duydu. “Yarını bekleyin çocuklar.” dedi, “Yarın hallolacak bu mesele.” “Hepinizin çok istediği bir gezi planımız vardı ya…” “Evet.” dedik gözlerimiz parlayarak. “Onu yarın gerçekleştiriyoruz.” “Yaşasın!” dedik, Lale’yle ikimiz yerimizde zıplayarak. “Ama küçük bir ayrıntı var.” dedi öğretmenimiz fısıltıyla ve planın gerisini anlattı.
Sevinçle öğretmenimizin yanından ayrıldık. Fatma ve Betül’e fark ettirmeden diğer arkadaşlarımıza konuyu aktardık.
Ertesi gün öğretmenimiz sınıfa girer girmez “Çocuklar bugün ders yapmıyoruz, çünkü daha önce planını yaptığımız geziye çıkıyoruz!”dedi. Fatma ve Betül sevinçle ayağa kalktılar, ancak sınıfımızdaki sakinliği görünce şaşırdılar ve utanarak geri oturdular. Öğretmenimiz konuşmasına devam etti. “Ancak bir şartımız var, herkes ikişerli grup olacak. Hemen başlayın, eşleşenler dışarı çıksın.”
Biz zaten dünden kiminle eşleşeceğimizi planladığımız için hiç zaman kaybetmeden sınıftan çıkmaya başladık. İki küs arkadaşımız telaşla kendilerine eş arıyorlardı. Bir ona bir buna gidiyorlar ama herkesten aynı cevabı alıyorlardı: “Başka birini bul.”
Nihayet sınıf boşaldı ve içeride sadece iki arkadaşımızla öğretmenimiz kaldı. Biz kapının önünde sıra sıra duruyorduk. Betül ve Fatma ise biri sınıfın bir ucunda diğeri öbür ucunda birbirlerine bakıyorlardı. Öğretmenimiz kapıda merakla bekleyen bizlere ‘Uzaklaşın’ işareti yaptı ve biz de kapının yanından ayrıldık. Bir süre bekledik, içerden hafif konuşma sesleri geliyordu. İçimizden barışsınlar diye sürekli dua ediyorduk.
Biraz sonra iki arkadaşımız öğretmenimizin önünde el ele tutmuş geliyorlardı. Bu manzara, bizi geziden daha çok sevindirdi. Hemen yanlarına koştuk, onları tebrik ettik. Önce iki yeni arkadaş gibi sessiz sakin yürüdüler okul çıkışına kadar. Ama sessizlikleri fazla uzun sürmedi. Birbirlerine anlatacak çok şeyleri vardı galiba. Gezi boyunca en çok konuşan, en çok eğlenen onlar oldu, biz ise onların mutlu seyircileri...

Bu hikaye 0 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 02 2009 / Son Yayın Tarihi : 00 00 0000

ELDİVEN



Sana bir şey sorsam… Sence bir çift eldivenin hikâyesi nasıl yazılır? Bu sayfada buluştuğumuza göre yardım edebilirsin bana. Şöyle yapalım istersen: Mesela küçük bir çocuk olsan sen. İlkokul ikiye gitsen mesela. Bir ablan, bir de ağabeyin olsa sonra.

Bir sabah kalktığında, sokaklara, incecik ve beyaz bir örtünün serildiğini fark etsen. Mevsim kış tabii. İçinde bir şey kıpır kıpır etse. Okula gideceksin ya, koşarak kahverengi çekmecenin beşinci gözünü açsan. Burada üç kardeşin biricik eldiveni saklı olsa. Neden böyle olduğunu hiç anlamasan. Sadece onu ilk kapanın kartopu oynayabileceğini bilsen. O heyecanla koşup çekmeceyi açsan. Bir de baksan ki eldiveni çoktan almış biri. Ya ağabeyin ya ablan. Çare yok. Öylece düşseniz yola.

Yol boyu üşüse ellerin. Okula yaklaşmışken ablan ellerinin üşüdüğünü fark etse. Ağabeyinin kulağına eğilip bir şeyler fısıldasa. Sonra ağabeyin eldivenleri elinden çıkarsa. “Al, bunu sen tak.” dese sana. Çabucak soğuktan uyuşan ellerine taksan onları. Ama ısıtamasan bir türlü... Okula gidince koşsan kaloriferin yanına. Güç bela ısıtsan ellerini öğretmenin gelene kadar. Eve dönünce bir bir anlatsan olanları annene. Üzgünce baksa annen. “Demek öyle oldu ha!” dese. “Yarın iki çift eldiven alalım o zaman. Neden söylemediniz bu güne kadar?”

İki gün sonra da cici bir eldivenin olsa. Tabii ablanla ağabeyinin de.

Sonra sen büyüsen. Hem de çok büyüsen. Ama içindeki çocuk öylece kalsa. Bu olay, tatlı bir hatıra olsa zihninde. Unutmadan. Bir sürü eldivenin olsa artık. Hepsi de çocukluğunu hatırlatsa sana. Pembe, mor, turuncu, hatta fıstık yeşili olsa renkleri. Ama sen, o günü ve soğuktan üşüyen ellerini hiç unutmasan. Senin ellerin ısınsa da eldiveni olmayan bir sürü çocuğun, soğuktan âdeta donan ellerini çıkaramasan aklından. Ve her kış, bir çocuğa yeşil bir çift eldiven hediye etsen…

Ben de boş duracak değilim ya, oturup yazsam bunu çocuk dostlarımıza.

Nasıl olur?

Bu hikaye 1494 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 21 01 2009 / Son Yayın Tarihi : 31 01 2009

ÖPÜCÜK SAYAN MELEKLER



Biricik Peygamberimiz Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) çocukları çok ama çok sever ve “Küçüklerimize şefkat etmeyen bizden değildir.” derdi. Allah Resulü çocuklara olan bu sevgisini her fırsatta gösterirdi. “Kokusu Cennet kokusudur.” dediği çocukları öpüp koklar, mübarek dizlerine oturtur, bağrına basar, başlarını ve yanaklarını sevgiyle okşayıp onlara dua ederdi. Bazen de yolda gördüğü çocukları bineğine alıp gezdirirdi.
Bu sevgi o kadar çoktu ki Sevgili Peygamberimizin yanında yetişen Hz. Enes (r.a):
- Çocuklara karşı Hz. Peygamberden daha şefkatli olan hiç kimseyi görmedim, demiştir.
Onun sevgisiyle şereflenmiş şanslı çocuklardan olan İbnu Rebîa anlatıyor: “Babam beni, Abbas da oğlu el-Fadl’ı Resûlullaha gönderdi. Yanına gittiğimiz zaman bizi sağlı sollu oturttu ve bizi öylesine sıkı kucakladı ki daha içten sarılanını görmedik.”
Sevgili Peygamberimizi torunu Hz. Hasan’ı öperken gören Akra’ İbnu Hâbis bunu tuhaf karşıladı ve: “Benim on tane çocuğum var. Fakat onlardan hiçbirini öpmedim.” dedi. Peygamber Efendimiz de ona bakıp şu cevabı verdi: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” Yani çocuğuna şefkat gösterip acımayana Allah da şefkat gösterip acımaz.
Bir keresinde de bedevîlerden (çöl Araplarından) bir grup Peygamber Efendimize gelip “Çocuklarınızı öper misiniz?” diye sormuştu. “Evet” cevabını alınca “Fakat biz Allah’a andolsun ki öpmeyiz.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?” buyurdular.
Sevgili Peygamberimiz, herkesi çocuklarını öpmeye teşvik etmiş ve şöyle demiştir: “Çocuklarınızı çok öpün. Zira her öpücük için size Cennet’te bir derece verilir. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin için yazarlar.”

MUSTAFA TOPÇU

Bu hikaye 1314 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 03 05 2006

HAYAL KUŞU



Furkan yine televizyonun başına geçmiş, televizyondaki çizgi filmi seyrediyordu.
Çok uzun zamandır televizyonun karşısındaydı.
Annesi mutfaktan seslendi:
-Furkan, yeter artık. Biraz da derslerine vakit ayır. Yakında göz doktoruna gitmek zorunda kalacağız. Bu kadar çok televizyon seyredilmez ki.
Furkan her seferinde kendi kendine bu kadar çok televizyon izlemeyeceğini söylüyor; ancak televizyona bir daldı mı vaktin nasıl geçtiğini anlamıyordu. Saate baktığında babasının işten dönme vaktinin yaklaştığını fark etti. Seyrettiği çizgi film bitsin, hemen derslerinin başına geçecekti.
Bu arada çizgi filmdeki çocuk ağlayarak kaçıyor, koca başlı çirkin robot onu kovalıyordu.
Çocuk kaçtı, robot kovaladı. Robot kocaman adımlarıyla koştu koştu, bir uçurumun kenarına geldi. Oradan hop atladı ve şimdi
Furkan'ın yanındaydı.
Furkan korkudan donakalmıştı. Çizgi filmdeki koca başlı, çirkin robot konuşmaya da başlamıştı.
-Merhaba çocuk, dedi.
Furkan cevap veremiyordu. Dili tutulmuştu sanki. Sonra kısık bir sesle:
-Merhaba, ama sen nasıl geldin buraya, diyebildi.
Ben senin gibi çocukların arkadaşıyım. Hayâlinde beni nereye istersen oraya koyarsın.
Furkan, bunu hayâl etmediğini düşündü. Acaba hayâl etmiş miydi? Bilmiyordu.
Kafası karıştı.
-Ben hayâl ettiğim için mi geldin?
-Sen, dedi çizgi filmdeki robot. Televizyondaki çizgi filmleri ve kahramanlarını o kadar çok seviyorsun ki biz de senin yanına gelmek istedik.
-Ama ben, senin gelmeni istememiştim ki, dedi Furkan.
Sözünü yeni tamamlamıştı ki arkasından Daltonlar’dan biri konuşmaya başladı.
-Sen bizi hayâllerinde o kadar büyüttün ki, bizler de senin gibi oluverdik.
Furkan çizgi filmlerdeki kahramanları hayâlinde çok büyütür, onlarla yatar, onlarla kalkardı. Defalarca izlediği filmlerdeki kahramanların neler yapacağını önceden bilse de yine filmi izlemeye devam eder, derslerini ihmal ederdi. Şimdi odanın içinde, çizgi film kahramanları birer birer ortaya çıkıyordu.
Kırmızı Başlıklı Kız koşuyor, kurt onu kovalıyor; Temel Reis ve Kaba Sakal kavga ediyor; öbür tarafta Safinaz ağlıyor; Red Kid atı ile odada koşturuyor; Gargamel, Furkan'ın üzerine doğru geliyordu. Furkan, bunlardan bazılarını hiç sevmez, hep onların yenilmesini isterdi.
Şimdi çirkin robotlar, ne olduğu belli olmayan hayvanlar, çizgi film kahramanları odaya doluşmuş, bir oraya bir buraya koşuyorlardı. Furkan nasıl hareket etmesi gerektiğini kestiremedi. En sonunda kulaklarını kapayıp:
-Çıkın, dışarı. Odamı hemen boşaltın, diyerek avazı çıktığı kadar bağırdı. Furkan'ın bağırmasına mutfakta yemek hazırlayan annesi koştu. Furkan elleri kulaklarında bağırıyor, ağlıyordu. Televizyonun sesi iyice açılmıştı ve televizyonda çizgi film vardı. Furkan'ın annesi televizyonu kapatıp oğluna sarıldı.
-Furkancığım ne oldu yavrum? Bak ben yanındayım, diyerek neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Furkan dili tutulmuşçasına hiç konuşmadan annesine sarıldı ve bir süre öylece kaldı. Annesi bir yandan Furkan'ın başını okşuyor; bir yandan da: Kimleri odadan çıkardın oğlum, kimse yok ki, diye Furkan'ı sakinleştirmeye çalışıyordu. Furkan annesinin göğsünden başını kaldırıp odaya baktı. Gerçekten de etrafta kimsecikler yoktu. Çizgi film kahramanları, robotlar hepsi kaybolmuştu. Demek hayâl görmüştü.
O kadar uzun süredir televizyonda çizgi film seyrediyordu ki babasına dediği gibi hayâlle gerçeği birbirine karıştırmıştı. Oturduğu yerden kalkıp odasına yöneldi. Bir yandan da hem kendine hem de annesine söz veriyordu.
Bir an önce derslerimi bitireyim. Artık uzun süre televizyon seyretmek istemiyorum. Biraz da kitaplarıma vakit ayırsam iyi olacak, dedi kendi kendine. Annesi Furkan'ın arkasından bakarken neler olduğunu hâlâ anlamamıştı.


Yasemin TATAROĞLU



Bu hikaye 1776 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 25 04 2006

İĞNEYİ UNUTMA



Safiye, her gece anasını rüyasında görür; rüyadan uyanınca büyük bir acı hissederdi. Gecenin al yalazında gözyaşları üşütürdü yüreğini. Yatak sıcaktı, ama gözyaşları buz gibiydi. Ne kadar özlemişti böyle. Birkaç hafta olmuştu anası bu dünyadan göçeli.
Herkes, anasını "Güllü" diye çağırırdı. Asıl adı, Gülfikâr uzun geldiği için böyle derlerdi. Rüyasında anasına doğru koşuyor, tam elinden tutacak gibi oluyorken birden uyanıyordu. Tekrar gözlerini sıkıca kapatıp, yeniden aynı rüyayı görmeye çalışıyordu. Ama dalmak ne mümkün. Gözlerine hasret kokan gözyaşlarından başka bir şey gelmiyordu.
...
Sabaha kadar anasının özlemiyle için için ağladığından, yastık ıslanırdı. Bunu da, küçük kardeşinden gizlemek zorundaydı. Çünkü; anası, Selim'i Safiye' ye emanet etmişti. Son görüşmelerinde ellerini avuçlarının içine alırken güzel bir seyahate çıkacakmış gibiydi. Avuçlarına ne zaman baksa, anasının sıcaklığı parmak aralarından düşüp kaybolacakmış gibi gelir, ellerini sıkı sıkı yumardı.
İşte sırf anacığına verdiği bu söz yüzünden gece sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslanan yastığını kardeşi Selim'den gizlerdi. Görürse: "Abla, niçin ağlıyorsun ki?" diyeceğinden ve ona cevap verememekten korkuyordu.
İş yapmak Safiye’yi hiç mi hiç yormuyordu. Akranları dışarıda oynarken o kazları suya götürmek, çamaşır yıkamak, kardeşine ve babasına yemek hazırlamakla uğraşıyordu. Bu işlerin yanında bir de uyurken altını ıslatan Selim'in yatağını bahçe duvarına asmak vardı.
Safiye, anasından kalan bütün eşyalara gözü gibi bakardı. Tertemiz kullanır, onlara zarar gelmemesi için özen gösterirdi.
Anasının en sevdiği gül desenli önlük, bir gün koyunları sağarken yırtıldı. İçi parçalandı. Âdeta önlükteki güllerin dikenleri yüreğine sürtünmüş de acı veriyordu. Yırtılma sesini duyar duymaz, koyunun memesini bıraktı. Donakaldı. Önlüğü incitmekten korkar gibi nazik hareketlerle kollarının arasına alıp iyice kokladı. Sanki hâlâ anasının kokusu vardı. Akşam saatleri olduğu için sökük tam görünmüyordu.
Önlüğü tamir etmeyi düşündü, ama akşam vakti iğneyi ipliği nereden bulacaktı. "Köydeki dükkânlarda da yoktur."diye düşündü. Ancak babasına söyleyecek, ilçeden almasını isteyecekti. Süt sağmayı yarım bırakmamak için işini tamamladı.
Sütü sağıp, elinde bakraçla içeri girdiğinde babası da kapıdan giriyordu. Safiye'yi gören Zihni Ağa:
- Benim güzel kızım nasılmış bugün.
- İyiyim baba.
- Bize hangi yemeği yapacaksın bu akşam.
- Süt çorbası baba.
Süt çorbasını duyunca Selim'in gözleri parladı:
- Benim de nicedir aklımdan geçiyordu. Anamın da en çok sevdiği yemek, deyince bir an için odayı bir sessizlik kapladı. Zihni Ağa bu durumu geçiştirmek için Selim'i kucağına alıp:
- Bugün kazları iyi otlattın mı bakayım? dedi.
Selim, sarı kaşlarını heyecanla kaldırıp:
- He ya baba! Hem de en yeşil yerlerde otlattım.
- Aferin, benim aslan oğlum.
Selim, büyük adam gibi konuşunca evin neşesi gelirdi. Yemek hazırlanırken Safiye babasına yaklaşıp:
- Baba, yarın ilçeye giden biri var mı?
- Hayırdır ne oldu ki?
- Önlük yırtıldı da... Dikecek iğne iplik lâzım oldu.
- Hııım!.. Hele bir sabah olsun, bakarız çaresine kızım. Elbet bir giden bulunur.
...
Safiye, bütün akşam yırtılan önlüğü düşündü. Bu düşünceyle uykuya daldı.
Rüyasında, annesini gördü. Yine güller arasında duruyordu. Bu kez, Safiye'yi yanına çağırıp:
- Kızım, iğne iplik arıyorsan, ocağın üstündeki taşta, iğne ve iplik var. Onları oradan al, ama kullandıktan sonra komşu Zehra yengene götür. İğneyi ondan emanet almıştım, dedi.
Safiye şaşkınlıktan sadece : "Peki ana." diyebildi.
- Aman emanetleri vermeyi unutma, diye ilâve etti, Güllü ana.
- Unutmam ana, dedikten sonra bir daha anasına sarılacaktı ki yorgana sarılmış bir şekilde uyandı. Bütün bunların bir rüya olduğunu anladı.
Rüya devam etsin diye ümitle gözlerini kapadı, ama nafile; uyku girmiyordu gözüne. Sabah ezanı da okunmaya başlayınca, kalkıp abdest aldı.
Bu arada babasının da uyandığını fark etti. Babası namaz için camiye gidecekti. Safiye, namaz kıldıktan sonra: "Hava aydınlanana kadar ocağı yakayım." dedi. Kibrit almak için ocağın üstündeki taşa baktı. Rüyasında anasının söylediği yerde burulu bir kağıt gördü. Aceleyle aldı. İçini açınca hayretler içinde kaldı. Anasının dediği gibi kağıdın içinde iğne iplik vardı. Kağıdı bir kelebek kanadının narinliği ile iyice göğsüne bastırdı. Anasına hasret gideriyordu.

Bu arada, birazdan babasının camiden geleceğini ve ocağı hâlâ yakmadığını hatırladı. Ocağı bir çırpıda yakıp üzerine akşamdan kalma çorbayı koydu. Ardından da önlüğün yırtığını özene bezene dikti. Ocaktan kor alıp, kömürlü ütünün içine koydu. Dikkatli bir şekilde ütüleyip dolaba yerleştirdi.
Zihni Ağa eve geri geldiğinde bütün olanları ona anlattı. Babası gözyaşlarını gizlemek için koyunları bahane edip odadan çıktı. Kahvaltı hazırlanırken, babası da koyunları köyün sürüsüne katmak için köy meydanına gitti. O da Selim'i uyandırmak için odasına gittiğinde, Selim'in uyandığını, suç işlemiş gibi bir köşede beklediğini gördü. Anlaşılan yine altına kaçırmıştı. Safiye, kardeşini daha fazla üzmemek için yanına gidip:
- A benim güzel kardeşim. Ne üzülüyorsun; asarız dışarıya öğleye kadar kurur, çarşafı da yıkadık mı mis gibi olur, dedikten sonra yorganı kucaklayıp dışarı çıktı.
Kahvaltıdan sonra anasının söylediği iğne ipliği alıp, komşularının yanına gitti. Ne diyeceğini bilemediği için sadece iğneyi ipliği uzatıp:
- Anam rüyama girdi. “Bunlar Zehra yengenindir, ona ver.” deyiverdi.
Daha fazla konuşamadı. Yutkundu ve yerinde kalakaldı. Duyduklarını, Zehra hanımın aklı almıyordu. Başındaki yaşmağı düzeltir gibi yapıp yaşmağın bir ucuyla da gözyaşlarını sildi. Başını iki yana sallayıp:
- Hey gidi rahmetli. Senin gibi komşu az bulunur, diyebildi ancak.
...
Safiye, evde işlerinin olduğunu söyleyip evden çıktı. Zehra Hanım da:
- Kızım buraya kadar gelip hemen mi gideceksin. Bari bir ayranımı iç, dedi.
- Başka bir zaman inşaallah.
Safiye, geriye dönerken anasının vermiş olduğu görevi yapmanın huzuru ile evinin yolunu tuttu. Yolda, Selim'i kazları suya götürürken arkadaşlarıyla şakalaşmasını görünce hüznünün biraz daha azaldığını hissetti. Artık o kadar hüzünlü değildi.


MURAT KAYA



Bu hikaye 2309 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 15 04 2006

DEMİRDAĞ'IN LALESİ



Coşkun Bey sonunda istediği arsayı almıştı. Artık günlerce hayâlini kurduğu inşaata başlayabilirdi.

-Çok güzel olacak Coşkunkent, diye mırıldandı. Şehrin dışındaki bir tepenin üzerinde kurulacak bu sitedeki evleri bir yıla kalmaz satarım, diye düşündü.

Telefonun sesiyle hayâllerine ara vermek zorunda kaldı. İnşaat şefi heyecanla:

-Greyder bozuldu efendim. Getirmedik usta bırakmadık, bir türlü tamir edemediler, deyince Coşkun Bey kızdı:

-O tepe bugün düzenlenecek! Greyder bozulduysa hemen başka birini bulun!

Artık hayâl kuramazdı, büroda da duramazdı. Kalkıp inşaat sahasına gitti. Gördükleri karşısında şaşkınlığı arttı. İkinci greyder de bozulmuştu. Öfkeyle üçüncü ve daha sonra da dördüncü greyderin getirilmesini emretti. Onlar da getirildi, ama nafile.

Dört tane greyder, sarı bir lâlenin önünde çakılıp kalmıştı. Daha doğrusu lâleyi dört yandan koruma altına almışlardı. Coşkun Bey kızdıkça kızıyor, etrafa emirler yağdırıyordu. Emir demiri keser deseler de greyderlere etki etmiyordu. Ustaların burnundan tutsan canları çıkacak gibiydi. Herkesin yüzü asılmıştı. Sadece koruma altına alınan lâle sarı sarı gülümsüyordu güneşe karşı.

Sabahtan beri olanlara anlam veremeyen işçilerden biri:

-Bu akıl fikir işi değil efendim! Bu işte bir sır olmasın sakın, dedi korkarak.

Bu sözler üzerine Coşkun Bey çok eskilere gitti. Annesi de buna benzer sözler söyler, sonra da Yunus Dedenin yanına giderdi akıl danışmak için. Bunları düşünürken kararını verdi.

-Çalışmaları bırakın ve arabamı hazırlayın, dedi.

Yunus Dedeyi getirmesi için küçük kardeşini köye yolladı... Yunus Dede akşamüzeri inşaat alanındaydı. Olup bitenler hakkında bilgi aldıktan sonra sakalını sıvazlayarak düşünmeye başladı. Bir ara:

-Şunların yanına gidip hâl diliyle hâlleşelim, bakalım dertleri neymiş, diye mırıldandı.

Yunus Dedenin dediklerini duyan Coşkun Bey:

-İlâhî Yunus Dede! Orada cılız bir lâle, dört tane de demir yığını greyder var. Onlarla nasıl konuşacaksın, diyecek olduysa da bir bildiği vardır elbet, diye vazgeçti.

Yunus Dede gülümseyerek greyderlerin yanına doğru gitti. "Selamünaleyküm" diyerek oraya ilk gelen greyderin yanına oturdu. Gözlerini kapatıp başını sol tarafa doğru biraz eğdi. Yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi. Bu arada alışılmışın dışında, fısıltıya benzer sesler duymaya başladı. Lâleyle greyderin kepçesi konuşuyordu.

Lâle mutlu bir şekilde:

-Çok sağol kepçe kardeş! Bu yaptığın iyiliği hiç ama hiç unutmayacağım. Fakat niçin böyle davrandığınızı anlayabilmiş değilim, dedi.

Kepçe, derin düşüncelerden uyanmış gibi anlatmaya başladı:

-Lâle kardeş! Çiçekler çok güzel varlıklardır, ama demir deyip geçmemek gerekir. Sana garip gelebilir, ama demirden de olsa bizim de bir yüreğimiz var.

Lâle özür dileyince gülümseyen kepçe:

-Özür dilemenize de teşekkür etmenize de gerek yok. Biz yıllar önce verdiğimiz sözü yerine getirdik.

Lâle merakla:

-Hangi sözü, diye sordu.

-Bizler Demirdağında yaşayan madenlerdik. Ne bir kuş konardı yanımıza ne bir çiçek açardı üstümüzde. Otlar bile yüzümüze bakmazdı. Fakat bir gün nereden geldi, nasıl geldi bilinmez sarı bir lâle gülümsedi üzerimizde. Yılların yalnızlığını onunla bölüştük, onunla ağladık, onunla gülüştük. Baharı onunla karşıladık, yazı onunla uğurladık. Daha doğrusu yaşadığımızı, sevmeyi ve sevilmeyi ondan öğrendik. Dostluğumuz o kadar ilerledi ki bir gün:

İyi günler gitmesin,

Güneşimiz batmasın,

Aylar, yıllar geçse de

Dostluğumuz bitmesin, diye bir sevgi yemini ettik.

Aradan yıllar geçti. Bizi maden olarak demir-çelik fabrikalarına götürdüler, oradan başka fabrikalara gittik ve sonunda kepçe olduk. Buraları düzlerken tam senin önüne gelince sevgi yeminimizi hatırladım. Bütün moleküllerimle beraber demir yüreğim titremeye başladı. Benim duygularım, plastik bölümler hariç greyderin bütün demir bölümlerine yayıldı. Plastik düğmeye bizi çalıştırmak için ne kadar bassalar da biz çalışmadık. Diğer greyderler de aynı şeyi yaptılar. Kısacası lâle kardeş, biz burada olduktan sonra sana kimse zarar veremez...

Sevginin ve dostluğun gücü karşısında sarı lâlenin yanakları kıpkırmızı oldu.

-Anlattıklarınızın hepsi iyi de bu böyle süremez ki, diye lafa girdi Yunus Dede.

Kepçe öfkeyle sordu:

-Sen kim oluyorsun da bizim sohbetimize karışıyorsun!

Yunus Dede tatlı tatlı tebessüm ederek:

-Ey vefalı ve asil kepçe! Sen nasıl yıllarca önce verdiğin söze sadık kalmaya çalışıyorsan, biz de "Kâlû belâ"da verdiğimiz söze sadık kalmaya çalışanlardanız. Şeklimiz ve yüzümüz seninle farklı olsa da özümüz aynı sayılır.

Bu sözler üzerine kepçe biraz yumuşadı:

-Seni sevdim ey bilge kişi! Madem "Böyle süremez!" diyorsun, o zaman teklifin nedir?

Yunus Dede, yine derin düşüncelere daldı ve sakalını sıvazlamaya başladı. Kepçenin biraz sertçe söylediği:

-Evet, teklifini bekliyorum, sözleriyle kendine geldi.

Yavaş yavaş anlatmaya başladı Yunus Dede:

-Şey! Gördüğüm kadarıyla lâleyi çok seviyorsun. Bir de sevgi yemininiz var. Bu güzel bir duygu. Ama buraya da güzel evler yapılacak ve yüzlerce çocuk sıcacık bir yuvaya kavuşacak. Hem biliyor musun, çocuklar da birer insan çiçeğidir!

Kepçe yine sertleşerek:

-Peki bizim sevgi çiçeğimiz ne olacak, dedi.

Yunus Dede yumuşak ve içli bir sesle:

-Kızma be kepçe kardeş! Bizim insan çiçeği olan çocuklar da çiçekleri çok severler. Diyorum ki; bu lâle kardeşimizin çevresinde elli metre kare genişliğinde bir boşluk bırakılsa ve oraya çiçekler ekilse, geri çekilmeye razı olur musunuz?

Kepçe, kuşkulu bir tavırla:

-Ya biz geri çekilince sözünüzde durmazsanız?

Bu sefer Yunus Dede sertleşti:

-Yok kepçe kardeş! O kadar da ileri gitme! Sen yüz yıl önce verdiğin sözü unutmuyorsun da ben bugün verdiğim sözü bir gün sonra niçin unutayım?

Sesini biraz yumuşatarak konuşmasına devam etti:

-Siz nasıl madenlerin en asiliyseniz biz insanlar da yaratılmışların en şereflisiyiz. Hem bizim güzel bir atasözümüz vardır: "Öl söz verme, öl sözünden dönme!"

İşi tatlıya bağlamak isteyen lâle:

-Kepçe kardeş! İnsanların bazısı yanlış işler yapsa da çoğu iyi niyetlidir. Hem benim içim ısındı bu bilge kişiye, dedi.

Yunus Dede çok duygulanmıştı. Oturduğu yerden yavaş yavaş kalkıp yaşlı ve gülen gözlerle Coşkun Beyin yanına gitti. Coşkun Bey çiçek bahçesi yapılmasına razı olduğunu söyleyince, şoförler direksiyon başına geçtiler. Greyderler tıkır tıkır çalıştı.

Yunus Dede ellerini açıp bir duaya başladı:

-Ya Rabbî! Dünyamızdan lâle çiçekleri, gönlümüzden sevgi çiçekleri eksik olmasın! Dostluk ve vefâ çiçekleri asla solmasın! İnsan çiçeği olan çocuklarımız da evsiz barksız kalmasın...

Orada bulunan canlı cansız bütün varlıklar kendi dillerince "Âmin!" dediler.


Bestami Yazgan

Bu hikaye 1886 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 29 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 06 04 2006

DEVE KUŞU GİBİ



Erkan ailesiyle birlikte küçük ve şirin bir balıkçı kasabasında yaşıyordu. Babası sık sık eski bir tekne ile denize açılır, balık avlardı. Bu onların tek geçim kaynağıydı. Erkan her seferinde ona katılmak ister, ancak babası bunun tehlikeli olduğunu söyleyerek onu yanına almazdı.

“Bu iş göründüğü kadar kolay değil!” derdi.

“Yağmur var, fırtına var, hatta gidip de dönmemek var!”

“Ben artık büyüdüm!” dedi Erkan bir gün. “Denize açılacak yaştayım.”

Babası gülümsedi. “Öyle mi?” dedi. “O halde, buna hazır olup olmadığını anlamak için seni bir sınavdan geçireceğim.”

Erkan “Nasıl bir sınav?” diye sordu heyecanla.

“Babası “Zamanı gelince anlarsın,” demekle yetindi ve ağları onarmaya koyuldu.

Ertesi sabah, ezanlar okunur, horozlar öterken babası Erkan’ı uyandırdı. “Haydi oğlum, kalk. Birlikte sabah namazını kılalım!” dedi.

Erkan sıcak yatağını terk etmek ve tatlı uykusunu yarıda kesmek niyetinde değildi. Hem durup dururken bu da nereden çıkmıştı? “Aman baba…” diye sızlandı.

“Ben daha küçüğüm. Senin yaşına gelince kılarım…”

Güneş doğduğunda Erkan çekiç sesleriyle uyandı. Babası çatıyı onarıyordu. Kahvaltı saati çoktan geçmiş olmalıydı. Hemen yatağından fırladı ve üzerini giyindi. Bir dilim ekmek ve biraz peynir alarak bahçeye çıktı. Babasını çalışırken izlemeye bayılırdı. Badem ağacının iri gövdesine yaslanarak, babasının eski tahtaları yenisiyle nasıl değiştirdiğini gözlemeye hazırlanıyordu ki, “Buraya gel!” diye seslendi babası. “Şu tahta merdiveni kullanarak yukarı çık ve bana yardım et.”

Erkan’ın yapmak istediği bu değildi. “Bu iş benim için tehlikeli değil mi?” diye itiraz etti. “Henüz o kadar büyümedim ki!”

“Öyle olsun!.” dedi babası. “O halde bahçe çitlerini boyarsın.”

“Bu daha eğlenceli olabilir!” diye düşündü Erkan.

“Tamam!” diye karşılık verdi. “Gidip boya ve fırça getireyim.”

Eve doğru yönelmişti ki, arkadaşlarının sesini duyar gibi oldu. Onu sahilde yüzmeye çağırıyorlardı. Belki de, ılık meltemin getirdiği deniz kokusu Erkan’ı çağırıyordu ve buna karşı koyması imkânsızdı. “Ben gidiyorum,” diyerek bahçe kapısından dışarı çıktı. Babası “Çiti boyayacaktın…” diyecek oldu. Ancak Erkan çoktan uzaklaşmıştı.

Ertesi sabah babası denize açılmaya hazırlanırken, Erkan yine onun etrafında dolanıyor ve balığa çıkacak kadar büyüdüğünü tekrarlayıp duruyordu. Babası iskele kenarına oturup Erkan’ı yanına çağırdı. “Bir karar versen iyi olur!” dedi. “Büyüdün mü, büyümedin mi?”

Erkan bu soruya bir anlam veremedi. Babasının gözlerine baktı.

“Devekuşu gibisin!” dedi babası. “Deve kuşuna

“Kanatların var, uç.” demişler. Kanat¬larını sıkıca kapamış. “Ben deveyim,” demiş. “Madem devesin, yük taşı.” demişler bu kez. İşine gelmemiş. Hemen kanatlarını açmış. “Ben kuşum,” demiş. Kendi haline bırakmışlar. Yalnız ve savunmasız gezerken bir avcının tuzağına yakalanmış. Bu durumda ne yapmış biliyor musun?”

“Ne yapmış?” diye sordu Erkan. Hikâyeyi ilginç bulmuştu.

Babası,“Başını toprağa sokmuş!” diye cevap verdi.

“Neden?” diye sordu Erkan bu kez şaşkınlıkla.

“Avcı görmesin diye!” dedi babası.

“Boşuna kuş beyinli dememişler.” dedi Erkan gülerek.

Babası anlatmaya devam etti. “Başı toprakta, koca gövdesi dışarıda imiş. Avcı için kolay bir hedef olmuş.”

Erkan “Bunun benimle ilgisi ne?” diye sordu. Hikâye güzeldi, ama babasının kendisine yaptığı devekuşu yakıştırması pek hoşuna gitmemişti.

“Sen de işine nasıl geliyorsa öyle davranıyorsun.” dedi babası. “Allah’a ve ailene karşı sorumluluklarını yerine getirmeye gelince küçük, gezi ve eğlenceye gelince büyük oluyorsun. Bu durumda, başkasını değil, sadece kendini kandırıyorsun.”

Erkan ufka doğru dalıp gitti. Babası yanılmıyordu. Erkan her durumda kendini rahatlatacak bir bahane buluyordu. Ama bu nereye kadar sürecekti?

“Gerçeklerden ve sorumluluklardan kaçılmaz!” dedi kendi kendine. “Meğer bu şekilde sorumsuzca davranarak, Allah’ı ve insanları değil, sadece ve sadece kendimi kandırıyormuşum. Tıpkı devekuşunun yaptığı gibi!”

Nur Pakdemirli

Bu hikaye 2001 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 19 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 28 03 2006

SOĞUK GAZOZ



İçerisi oldukça sıcaktı. Sıcaktı demek de az olur. Yazın kavurucu sıcağının yanında bir de iş yerinin alçak, basık tavanı altında nefes almak zordu. Gürültü, boya ve vernik kokusu da karışınca hâliniz kalmıyor.

Fırçayı kutuya batırdım, önümdeki sandalyenin tahtasına sürdüm. Alnımdan kayan ter, yanaklarımı ıslattı. Boynumdaki mendille sildim. Böyle olmayacaktı. İşi bıraktım. Öğlenin sıcağı insanı bunaltıyordu. Şöyle soğuk bir gazoz olsa da içsek, ciğerimiz soğurdu.

Asmanın altındaki çeşmeyi açtım. Biraz serinler mi diye bekledim. Babam seslendi:

- Boşuna bekleme soğumaz. Hele bu öğle sıcağında.

Avucuma aldığım suyu dudaklarıma götürdüm. Ilıktı. İçtikçe susuzluğum arttı. Vazgeçtim. Bol suyla yüzümü yıkadım. Hasan Usta da çıktı.

- Çok sıcak, içeride çalışılacak gibi değil. Akşam devam etsek. Hem serinlikle daha çok iş yapılır.
Babam çeşmeye eğildi. Yüzüne su çarptı.

- Biliyorum. Ama işi hafta sonuna bitirmeliyiz.
Biz kendi aramızda konuşurken karşı caddeden kahveci çırağı geçti. Elinde taşıdığı tepside buz gibi gazozlar vardı. İstemeden iç geçirdim. Eğilip ılık sudan birkaç yudum daha içtim. Babamla Hasan Usta atölyeye geri dönüyordu. Arkalarından seslendim.

- Baba, buzdolabını tamir ettirsek. Ciğerimiz yanıyor. Soğucak su içerdik.

Esmerleşmiş yüzü sıkıntılı bir hâl aldı.

- Şu yatak odasını teslim edelim yaptırırız, diye üzüntülü bir sesle cevapladı.

Boş caddeden taksi geçti. Gelip gidenler seyrekleşti. Sıcakta kimse alışverişe çıkmıyordu. Beton binaların arasından gökyüzüne buhar çıkıyordu. Tam bunlara dalmışken:

- Hüseyin, gelir misin, dedi içerinin gölgesinden başını çıkaran babam.

Hemen yanına koştum. Cebinden çıkardığı parayı uzattı. Islak ellerimi kuruladım. Bu ne der gibilerden baktım. "Acaba gazoz mu aldıracak?" dedim içimden. Konuşmasına devam edince:

- Nalburdan vernikle tutkal alıver. Şu paralar yeter.

Kâğıt paralar elimde kaldı. Sıcaktan boğazım çoktan kurumuştu. Bir gazoz parası istemek geçti aklımdan. Ama bir türlü söylemeye dilim varmadı.
Karşıya geçiyordum ki babam seslendi.

- Biz camide olacağız. Sen de gel, dedi.
Elimi kaldırdım.

- Anladım, dedim. Esnaf, dükkânlarının gölgesine çekilmiş sessizce müşterilerin gelebileceği ikindi vaktini, havanın serinlemesini bekliyordu. Trafik ışıklarına doğru giderken karşımdan çırak geldi.

- Soğuk ayran, soğuk gazoz var, diye bağırdı. İstemeden cebimdeki paraları çıkardım. Acaba bir şişe gazoz alsam mı? Çok susadım. Bir gazoz parası, acaba alsam babam fark eder mi? Çırak yanımdan gelip geçti. Arkasından bakıp kaldım.
İki sokak ötedeki nalbura girdiğimde içeride bir müşteri vardı. Bekledim. Yaşlı nalbur müşteriyi kapıdan uğurladı. Geri dönerken beni gördü.

- Hava da amma sıcak. İnsanın buzdolabına giresi geliyor, dedi. Tezgâhın arkasına geçti.

- Buyur, oğlum. Ne istiyorsun?

Elimdeki kâğıttan istenilenleri okudum. O, gözlerini küçültüp beni dinledi.

- Birer birer oğlum. Aklımda kalmıyor. İhtiyarlık. Ne edersin bizde unutkanlık başladı, deyip istediklerimi hazırlamaya başladı.
İçeriye küçük bir deniz meltemi girdi. Sanki yüzümüze can geldi.

- Yüzümü sıvazladım. Başımı salladım.
Birer birer aldıklarımı zihinden hesaplayıp poşete koydu. Azıcık serinleten meltem çoktan gitmiş içerisini tekrar boğucu sıcak doldurmuştu.
Uzattığım parayı saydı. Kasayı açtı. Paraları yerleştirdi. Poşeti elime almıştım ki:

- Buyur oğlum. Babana da selâm söyle dedi.
İki elimdeki poşetleri yere bıraktım. Avucumun içindeki paralara bakıp kaldım. Beni düşünceli görünce:

- Ne o bir şey mi unuttun, diye sordu. Derin bir nefes aldım, içerinin sıcağından aklım durmuştu.

- Yok, dedim. Sıcakta başım pişti.

Gün, öğleye doğru çıkıyordu. İyice kısalmış gölgelere sığınmaya çalışarak caddede yürüdüm. Poşetin sapı elimi kesmişti. Kaldırımda durdum. Avucumun içi kıpkırmızıydı. Yere eğilip poşetlerin sapından tutacaktım ki karşı kaldırımda kahveci çırağının sesini duydum.

- Soğuk gazoz, ayran!

Tam karşıya geçecektim ki aklıma nalburun verdiği para geldi. Aceleyle poşetleri koydum. Terli ellerimle parayı saydım. Fazla vermişti. Aldıklarımı tekrar hesapladım. Gerçekten fazlaydı. Ne yapacağımı düşünürken gözüm pastahaneye kaydı. Çocuklar birikmiş, kimi dondurma alırken kimi de gazoz içiyordu. Bir nalburun bulunduğu caddeye bir de pastahaneye bakındım. Yavaşça eğilip çantaları avuçladım. Biraz sonra dudaklarımı ıslatacak buz gibi gazozu düşünerek karşıya geçtim. Hem kimin haberi olacaktı. Babam alacağımız malzemeler kadar para vermişti. Ne yapalım canım, nalbur da iyi hesaplasaymış. Baksana şu gazoz içen çocuklara. Bu sıcak günde de ancak insanı gazoz serinletir.

Boğucu sıcağın altında dükkâna girdim. Küçük bir camdan içerinin aydınlandığı dükkâna göz gezdirdim. Rafların arkasından öksürük sesi geldi. Önüne düşmüş gözlüğünü taktı. Beni tanıyınca:

- Hayrola evlâdım. Bir şey mi unuttum.
Kurumuş boğazımla yutkundum.

- Hıhı, unuttuğum bir şey var, dedim nalbura. Çantaları bir köşeye bırakıp parayı uzattım.

- Fazla vermişsiniz. Hesapladım.

Ayrıca elimdeki listeyi uzattım. O dikkatlice listeyi gözden geçirirken kapıdan dışarı adımımı atmıştım. Zorluklar yürürken karşımdan kahveci çırağı geldi. Elindeki tepsiye bile bakmadan yanından geçtim. Bir adım atmıştım ki:

- Hey, küçük bakar mısın, dedi yaşlı adam. Geri döndüm. Nalbur kahveci çırağına bir şeyler söylüyordu. Eliyle işaret etti. Ben geri dönerken yaşlı nalbur içeriden iki tabure çıkardı.

- Hele şöyle otur bakayım.

Taburenin birini bana uzattı. Otururken çırağa:

- Aç bakalım birer tane şu soğuk gazozlardan da içimiz serinlesin, dedi.

Yutkundum ve elime gazoz şişesini aldım.

"Şükürler olsun Allah'ım sana!" deyişimi istemeden yaşlı amca da duymuştu. O ise elinde şişeyle beni seyrediyordu. Âdeta benim içmemden büyük bir zevk alır gibi gözlerinin içi parıldıyordu.

- İç iç, sen bunu hak etin, dedi.

Buz gibi soğuk gazoz kurumuş boğazımı ıslatırken öğle ezanı okunmaya başladı.

Nalbur yavaşça yerinden kalktı.

- Camiye gidiyorum. Sen rahat rahat iç, dedi.

- Ben de gideceğim, dedim.

Gölgeleri kısacık binaların önünden geçip camiye giderken yüreğim serinlemişti. Nasıl serinlemez, buz gibi bir şişe gazoz içmiştim. Yüzümde mutlu bir gülümseme belirdi cami avlusuna girerken.

Erdoğan Tücan

Bu hikaye 2280 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 10 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 18 03 2006

AFFETMEK BÜYÜKLÜKTÜR



Ayşe, o gün eve oldukça sinirli bir hâlde geldi. Çantasını yatağına fırlatıp, odasının kapısını hızlı bir şekilde kapattı. Bu davranışı annesinin dikkatini çekmişti. Kızının sinirli olduğunu anladığı için biraz sakinleşmesini bekledi ve daha sonra odasına gitti. Ayşe gerçekten çok öfkeli görünüyordu. Annesi yanına yaklaşıp saçlarını okşayarak:
- Benim güzel kızımı bugün birileri çok üzmüş anlaşılan. Bakalım kızım annesine anlatacak mı, dedi. Ayşe:
- Anne, öğretmen bugün bir kompozisyon ödevi verdi, dedi. Annesi
- Seni böyle üzen ve kızdıran şey bu mu, diye sorunca Ayşe:
- Hayır, kompozisyonun konusu beni sinirlendirdi. Affetmek büyüklüktür, cümlesinin bize düşündürdüklerini yazacakmışız, dedi. Annesi:
- Öğretmeniniz gerçekten çok güzel bir konu seçmiş, ama senin üzüntüne bir anlam veremedim, dedi.
- Anne bugün sıra arkadaşımla çok kötü kavga ettik. Babasının hediye ettiği kalemi kaybetmiş. Beni hırsızlıkla suçladı. "Kalemimi sen almışsın." dedi. Yemin ettim, inanmadı. Çok kırıcı sözler söyledi. Ben ona küstükten sonra kalemini çantasındaki defterlerinin birisinin arasında buldu. İyi bakmadığı için görememiş. Sonra gelip benden özür diledi. Sınıfta çok yaramaz bir arkadaşımız var. O sıra arkadaşım Aslı'ya kalemini benim aldığımı gördüğünü söylemiş. Aslı bu nedenle beni suçlamış. Yine de bana inanmaması ve güvenmemesine çok kırıldığım için bütün sınıf arkadaşlarımın önünde Aslı'ya kendisini asla affetmeyeceğimi, söyledim. Arkadaşlarım bu olayı öğretmenimize anlatmışlar. Öğretmenimiz de bu yüzden böyle bir konu seçti. Aslı'yı affetmek istemiyorum anne. Affetmezsem "Affetmek büyüklüktür." cümlesi ile ilgili ne yazabilirim ki? Şimdi neden üzgün ve sinirli olduğumu anlıyor musun, diye sözlerini bitirdi.
Annesi şimdi kızını ve hissettiklerini anlayabiliyordu. Onu kırmadan ve daha fazla öfkelendirmeden bazı şeyler söylemeliydi. Önce:
- Kızım sen sıra arkadaşın Aslı'yı sever miydin, diye sordu. Ayşe:
- Evet sınıfta en çok onu severdim. Zaten bu nedenle ona çok kırıldım, dedi. Annesi:
- Onun seni suçlamasının seni çok kırması gayet normal. Fakat her insan zaman zaman hata yapar. Bazen yanlış kararlar alabilir, bazen hiç düşünmeden hareket edebilir ve bazen de bazı yalan söyleyenlere inanıp sevdikleri kişileri kırabilirler. Aslı, eminim ki seni suçlamak istememiştir. Çok sevdiği kalemini kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindeyken kendisine söylenen bir yalana düşünmeden inanmış ve ona göre hareket etmiş. Belki onun yerinde sen olsaydın sen de aynı şekilde davranırdın. Hem arkadaşının daha sonra pişman olup özür dilediğini de sen söyledin. Öyle değil mi kızım, dedi.
- Evet ama anne ben çok kırıldım. En sevdiğim arkadaşım beni böyle suçlamamalıydı. Onu affetmem imkânsız.
- Böyle söyleme kızım. Sen tabiî ki haklısın, ama kendini biraz da arkadaşının yerine koy. Bir anlık bir hatayla sevdiğin birini kırsan ve sonra pişman olup özür dilesen, fakat affedilmesen bu hoşuna gider mi? Ayrıca nefret etmeyi, küsmeyi ve asla affetmemeyi herkes başarır. Bunlar kimsenin zorlanmayacağı, herkesin kolayca yapacağı şeylerdir. Zor olan affetmektir. Şimdi öğretmeninizin verdiği cümlenin ne anlama geldiğini anlayabiliyor musun, dedi. Ayşe bir süre düşündükten sonra:
- Haklısın anne, affedilmemek hiç hoşuma gitmezdi. Bu beni çok üzerdi. Ayrıca söylediklerinden sonra affetmenin neden büyüklük olduğunu anlayabiliyorum. Şimdi çok güzel bir kompozisyon yazmaya çalışacağım. Yarın okuldan seni çok mutlu edecek haberlerle döneceğim. Seni seviyorum anne. İyi ki varsın, dedi ve annesine sarılıp yanaklarından öptü.
Ayşe bütün akşamını kompozisyonuna ayırdı. Ertesi gün sınıfta öğretmen en yüksek notu Ayşe'nin kompozisyonuna verdi ve Ayşe'den yazdıklarını yüksek sesle okumasını istedi. Ayşe kompozisyonunu okudu:
“Dün hepinizin iyi bildiği bir olay yaşadım. En sevdiğim arkadaşım beni asla yapmadığım ve yapmayacağım bir davranışla suçlamıştı. Sonra pişman olup özür dilemişti; fakat ben onu affetmek istememiştim. Çünkü nefret etmek, küçük şeyleri sebep edip küsmek kolay olan yoldu ve ben kolay olanı tercih etmiştim. Bunu sürdürecek olursam çok sevdiğim bir dostumu kaybedeceğim. Annem kolay olanı yani küsmeyi, tercih etmenin doğru olmadığına anlattı ve ben de ısrar etmenin yanlış olduğuna karar vererek arkadaşımı affettim. Affetmenin büyüklük olduğunu da çok iyi anladım.”

Hilal ACAR





Bu hikaye 1578 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 02 2006 / Son Yayın Tarihi : 21 02 2006

MERAKLISINA TURŞU



Gözleri iyice bozulduğundan, yeni gözlük alması gerekiyordu. Uzağı rahat görememesi canını sıkıyor; sıkıntısından başı ağrıyordu. O gün gözlükçüden yeni gözlüklerini alacaktı. Yatağına uzandığı yerden bulanık gözlerle tavana bakıyor, kendi kendine:

- Nereden çıktı şu göz bozukluğu. Bu yaşta dedeler gibi... Olmaz ki... Niye hep beni bulur böyle dertler, anlayamam. Başkası yok mu, diye söyleniyordu.

Kendi kendine söylenmesini annesinin:

- Efendim, bana bir şey mi söylüyorsun Harun, sözleri böldü.

Harun, gözlerini ovuşturarak:

- Yok bir şey anne. Kendi kendime söyleniyordum, dedi.
Oğlunun dertli dertli durması annesini üzüyordu. Acaba canı neye sıkılıyor, diye düşündü. Harun ters cevap verir, diye soru sormaktan çekiniyordu. Ne zaman bir şey sorsa: "Yok bir şey anne!" diye kestirip atıyordu. Bunu bildiği için üstüne fazla gitmemeye çalışıyordu.
Harun, tavana bakmaktan yorulmuş olacak ki yastığı başının altından alıp gözlerinin üzerine bastırdı. Canının sıkıntısı geçmiyordu. Gözleri, içine parmakla bastırılıyormuş gibi ağrıyordu. Bir süre sonra böyle beklemenin de çare olmadığını anladı ve yerinden doğruldu. "İki saat sonra gel." demişti gözlükçü.

Ceketini alıp kapıya yöneldi. Annesi:

- Hayrola, nereye gidiyorsun? diye sordu.
Harun, ceketini giyerken:

- Gözlükçüden gözlüğümü almaya, dedi.

Dışarıya çıktığında yağmurun çiselediğini fark etti. Gökyüzünden düşen yağmur tanelerini görebilmek için kendini zorladı ve ardından:

- Hııh! Bir bu eksikti. Gözün ağrısın, az göresin, canın sıkılsın... Yetmiyormuş gibi bir de yağmur... Yahu neden her şey üst üste gelir? Neden sıkıntı olmadan bir hayat yaşanmaz? Neden bu acı, gibi sorular takıldı aklına.

"DÜNYAAA DÖNEEER! DÜNYA DÖNEEER!" sesleri daldığı düşüncelerden sıyırdı onu. Ne yapalım döner döner; bunda bağıracak ne var. Dünya değil mi!

Sesin geldiği yöne doğru ilerleyince bir garsonun, nasırlı ayağına basılmış gibi, bağırdığını gördü. O zaman, bir dönercinin önünde olduğunu anladı. Yanlış anladığı için kendi kendine güldü. Bu arada karnının acıktığını da hissetti. O zamana kadar fark etmediği bu lokantanın önünde bir garson etrafa seslenip müşterileri etkilemeye çalışmaktaydı.

Lokantaya yaklaşıp zar zor görebildiği vitrinin önündeki yazıları okumaya çalıştı.
"Şe-ker-pa-re-dö-dö-ner" kelimesini zorlukla okuyunca afalladı. Gözlerini ovaladı, bir daha vitrine baktı. Aynı şeyi okuyunca: "İlginç! Yeni bir döner çeşidi galiba." dedi içinden.
Biraz sonra diğer yemek isimlerini de okuyunca hayreti daha da arttı.
BAL LAHMACUN
BAL ÇİĞ KÖFTE
PEKMEZLİ ADANA KEBAP
PEKMEZLİ TURŞU
Daha fazla bakamadı.

- Yok! Yok! Bugün bir gariplik var. Yahu bu ne biçim lokanta yiyecek tek bir acılı-tuzlu yemek yok, diye söylendi gözlerini kısıp.

Adı gibi yemekler de garip gelmişti Harun'a.
İçeriye girip garsona sormaya çekindi; garsonun dalga geçeceğini düşündü. Acısı, tuzu, olmayan bir lokantanın önünde durup düşünmek komik geldi. Ağrıyan gözlerini unutmuştu.
Bu arada onu beklerken gören garson bağırmayı bırakıp gayet nazik bir şekilde: "Buyur abim, sıcak çorbalarım var!" deyip Harun'a içeriyi gösterince:

- Ya tabiî! Mis gibi reçelli çorbanız da tadından yenilmiyordur, deyiverdi.
Bağırmaktan kulakları az işitir olan garson Harun'a doğru eğilip:

- Ne buyurdun abim, dedi.

- Yok bir şey! Bak sen işine… Ben ne dediğimi bilmiyorum, deyip geri geri yürümeye başladı.
Garson eliyle selâm verip:
- Olur güzel abim, sıkma sen tatlı canını, deyince Harun:

- Bak ya, şimdi de tatlı can falan demeye başladı, diyerek adımlarını hızlandırdı. Hızlı hızlı giderken de: "Acıyı özler oldum; hey gidi hey, ne garip hâllere kaldık!" diye mırıldandı. O, yolda ilerlerken garson çığırtkanlığa devam edip tekrar: "DÜNYA DÖNEEER! DÜNYA DÖNEEER!" diye bağırmaya devam etti.
Saat, su gibi akıp gitmişti. Lokantanın önünden uzaklaşırken: "Tam aradığım dünya bu olmalı. Hiç acı yok. Baksana adamlar turşunun bile tadını kaçırmışlar, pekmezli turşu yapmışlar." dedi, ama dediğini kendi midesi bile kaldırmadı. Bütün bunları hemen unutmaya çalıştı.
Gözlükçüye vardığında gözlüğünün yapıldığını gördü. Gözlüğü gözüne takar takmaz âdeta ağrılarının hafiflediğini hissetti. Şimdi daha rahattı. Görmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu ve bunun farkına ancak gözlerinin ağrımasından sonra vardığını düşündü.
Geri dönerken yağmurun şiddeti biraz daha artmıştı. 'DÜNYA DÖNER SALONU'nun önüne gelince gözleri yemek listesine tekrar takıldı. Az önce gördüğü garip yemek isimlerinin öyle olmadığını fark etti.

PASTA
TURŞU
ADANA KEBAP
SABAH KAHVALTISI (Bal, pekmez, reçel, tereyağı…) kelimelerini ayrı ayrı okumadığını, hepsini birleştirdiğini anladı.

Kendi kendine gülüp eve doğru yöneldiğinde yağmur iyice şiddetlenmişti. Ama artık yağmurdan şikâyet etmiyor; hatta yağmurun ıslatması hoşuna gidiyordu.
Aklına sabahki şikâyetleri gelince: "Bu dünyada tatlı gibi acının da; güzel günler gibi acı günlerin de; sağlıklı bir vücut kadar rahatsızlığın da ne kadar önemli olduğunu anladı."
Yağmur, akşama ve düşüncelerine pıtırtı melodisini söylerken huzur, geldi kondu gönül evine. Ardından şükretti acı ve tatlı her şey için Rabb'ine.

Murat KAYA

Bu hikaye 1895 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 02 2006 / Son Yayın Tarihi : 12 02 2006

Gökkuşağının Ardındaki Ülke



Serhat ile Murat, hafta sonları ailelerinden izin alarak kırlara açılmayı, derede balık avlayıp piknik yapmayı alışkanlık hâline getirmişlerdi.
Bir bahar sabahı çiseleyen yağmurdan sonra toprak kokusunu ciğerlerine çekerek patika yolda ilerlediler. Dereye indiklerinde bir sürprizle karşılaştılar. Orman kıyısında tabiatı, yedi rengiyle kucaklayan muhteşem bir gökkuşağı belirmişti.
İki arkadaş bu güzel manzarayı izlediler. Daha sonra Murat: "Haydi, gökkuşağının başladığı yere gidelim." dedi heyecanla.
Serhat itiraz etti: "Onun göründüğü gibi yakın olduğunu mu sanıyorsun?" dedi.
"Biliyorum, ama bu sıradan bir gökkuşağına benzemiyor." diye karşılık verdi Murat ve bisikletini gökkuşağının başladığı yere doğru sürdü.
Serhat: "Balık avlamayacak mıyız?" diyecek olduysa da Murat çoktan uzaklaşmıştı.
Serhat, ilerledikçe gökkuşağının uzaklaşacağını düşünüyordu, ama öyle olmadı. Nihayet gökkuşağının başladığı yere ulaştılar.
"Bu gerçekten de diğerlerine hiç benzemiyor." dedi Serhat. Bakışlarında şaşkınlık ve endişe belirmişti.
Murat ise oldukça neşeliydi. Yıllardır yaşadığı bu sakin ve küçük kentte nihayet sıra dışı bir olay yakalamıştı. "Haydi, içinden geçelim." dedi ısrarla.
"Dur! Neler olacağını bilmiyoruz." diye bağırdı Serhat arkasından.
Murat onu dinleyecek durumda değildi. Bisikletini renk cümbüşünün ortasına doğru sürdü ve ona dokunduğu anda gözden kayboldu. Serhat gördüklerine inanamıyordu; ama arkadaşı her nereye gittiyse o da gitmeliydi. Onu yalnız bırakması doğru olmazdı.
Gökkuşağının ardında onları bambaşka bir ülke bekliyordu.
Serhat ve Murat, bahçelerin arasından geçerek şehre girdi. İnsanlar onlara garip garip bakıp aralarında fısıldaşsalar da kim olduklarını dahi sormadan işlerine devam ettiler. Hepsi de oldukça iyi giyimli ve güler yüzlüydü. Bakımlı ve neşeli çocuklar, parklarda doyasıya eğleniyordu.
İki arkadaş, iki yanında dükkânların sıralandığı ana caddeye girdiler. Telâşlı kalabalığın hareketlendirdiği çarşıda yok, yoktu. Her şeyin en kaliteli malzemelerden özenle hazırlandığı belliydi.
Murat daha önce hayâl dahi edemediği bu zenginliği görünce kendini kaybetti. Gördüğü her şeye çılgınca el atmaya, her yiyeceğin tadına bakmaya başladı. Güzelim pastaların her birinden bir dilim koparıyor, dondurmaların her çeşidinden bir külah alıyor, yiyemediğini ceplerine dolduruyordu.
Serhat, arkadaşındaki bu beklenmedik değişiklik karşısında çaresizdi. Aslında kendisi de bu nefis yiyecekleri tatmak istiyordu, ama her şeyin bir bedeli vardı. Hem bu temiz ve nazik insanların önünde açgözlülük etmek uygun olmazdı. "Ne yaptığını sanıyorsun?" diye söylendi Murat'a. "Bu yaptığın büyük bir kabalık. Üstelik başımızı derde sokacaksın! Seni cezalandıracaklar ve belki de bu yüzden eve geri dönemeyeceğiz."
Murat, "ceza" sözünü duyar duymaz elindekileri bıraktı. Ürkek bakışlarla çevredeki insanları süzmeye başladı. O anda her ikisi de, daha önce farkına varmadıkları garip bir şeyler olduğunu sezdiler. Hiç kimse ne yaptıklarıyla ilgilenmiyor ve onlara ilişmiyordu. Hatta bu uçsuz bucaksız çarşıda ve donanmış dükkânlarda bir tek satıcı dahi görünmüyordu. Sanki koca şehir gelip geçilen, konup göçülen sahipsiz bir handan ibaretti.
Murat'ın endişesi geçti ve cesareti daha çok arttı. Ama artık hiçbir şey yiyecek durumda değildi. Serhat'ı çekiştirerek bir kuyumcu dükkânının önüne getirdi. Sonra da: "Ömrümüzün sonuna kadar yetecek bir servet duruyor karşımızda!" dedi heyecanla. "Haydi, içeri girip ceplerimizi dolduralım!"
Serhat: "Hayır, bu doğru olmaz." diye itiraz etti.
Murat: "Görmüyor musun? Burada her şey sahipsiz, hesap soran da yok!" diye karşılık verdi.
Görünüşte öyle, dedi Serhat. İzlendiklerine dair garip bir his vardı içinde. "Hiçbir şey sahipsiz değildir. Şimdi bize ilişmiyorlar; ama zamanı gelince hesap sormayacaklarından nasıl emin olabiliriz?"
Murat'ın ona aldırdığı yoktu. Altın ve mücevherleri alıp bisikletinin sepetine yerleştirdi. Serhat, hâlâ ona engel olmaya çalışıyordu. Sonunda tahammülü kalmadı ve: "Senin yüzünden benim de başım belaya girecek!" diye bağırdı öfkeyle. "Görmüyor musun, burası son derece mükemmel ve düzenli bir ülke. Belli ki dikkatli ve adaletli bir yöneticisi var. Her yerde olan biteni gizlice gözleyen ve ona haber veren memurları ya da askerleri olduğundan eminim.
Serhat'ın korktuğu başına geldi. Çok geçmeden, nereden çıktığı belli olmayan askerler çevrelerini sardı. Murat'ı yaka paça tutup zindana götürdüler. Serhat şimdi ne yapacaktı? Murat'ı burada bırakıp dönemezdi. Onu affetmeleri için askerlere yalvardı. "Affetme yetkisi sultanımıza aittir." dedi içlerinden biri.

Murat ağlıyordu. Demek ki Serhat haklıydı. Her şeyin bir sahibi vardı ve yaptıkları için herkese hesap soruluyordu.
"Bu şehir, sultanın yolcular için hazırlayıp donattığı büyük bir handır." dedi bir başka asker. "Misafirlerini ağırlar, çeşitli işlerde çalıştırır, sonra da saraya, huzuruna çağırıp ücretlerini verir. Haddini aşanları da cezalandırır. Burada hiçkimse başıboş değildir!"
Murat: "Bize bir şans daha veremez misiniz?" dedi yalvarırcasına.
Asker: "Kimsenin ikinci bir şansı yoktur!" diye cevap verdi sertçe.
Ancak bu sırada içeri giren bir görevli askerleri etrafına topladı. Arada bir Serhat ve Murat'a bakarak bir şeyler anlattı ve çıkıp gitti.
Askerlerin tavrı değişmişti. İçlerinden birisi açıklama yaptı: "Buraya nasıl geldiğinizi bilmiyorum, ama bizim dünyamıza ait olmadığınızı ve kurallarımızı bilmediğinizi öğrendik. Yaşınızın küçük olması da dikkate alınırsa gasbettiğiniz eşyaları alıkoyup sizi serbest bırakmaktan başka çaremiz yok! Hanın malı handa kalır! Derhâl, geldiğiniz yere geri dönün!"
Serhat ve Murat'ın sevincine diyecek yoktu. Hiç vakit kaybetmeden bisikletlerine atlayıp geldikleri yoldan geri döndüler. Gökkuşağı artık silinmek üzereydi. Eğer ona zamanında yetişemezlerse geriye nasıl döneceklerini bilemiyorlardı. Olanca güçleriyle pedal çevirdiler ve son anda kendilerini gökkuşağının diğer tarafına attılar. Onlar orman kıyısındaki çimenlerin üzerine düşerken bisikletler dereye yuvarlandı. Gökkuşağı kaybolmuştu.
"Yaşasın, kurtulduk!" diyerek birbirlerine sarıldılar.
Murat, bir şey hatırlamışçasına ceplerini yokladı. Sonra "Altınlar!" dedi şaşkınlıkla. "Ceplerimdeki altınlar yok olmuş!"
Serhat: "İşte buna hiç şaşırmadım." dedi gülerek. "Ne demişti asker: Hanın malı handa kalır!"
"Bu söz bana bir şey hatırlatıyor." dedi Murat. "Dünya malı dünyada kalır! Her neyse, bir daha gökkuşağının ardına geçmek mi? Düşünmek bile istemiyorum." Sonra da bisikletini dereden alıp patika yola çıktı.
Oysa Serhat hâlâ olduğu yerde duruyor ve kırlara, ormanlara, yaşadığı kente doğru bakıyordu. Murat'ın onu çağırdığını duyunca "Görmüyor musun?" dedi. "Biz zaten o ülkedeyiz!"
Murat: "Ne demek şimdi bu?" diye sordu şaşkınlıkla.
"O ülke ile dünya arasında hiçbir fark yok!" diye cevap verdi Serhat. "Dünya da bir misafirhanedir. İnsanlar konar, göçer, ahirete gider. Allah'ın huzurunda yaptıklarından hesap verir. Ya cennetle ödüllendirilir, ya da cehennemle cezalandırılır!"
Murat, arkadaşının ne demek istediğini şimdi çok iyi anlıyordu. Onun sözlerine ilâvede bulundu: "Ve dünya malı dünyada kalır."

Nur PAKDEMİRLİ

Bu hikaye 2016 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 27 01 2006 / Son Yayın Tarihi : 04 02 2006

Ayakta Alkışlanan 'On Parmak'



Mozart'ın, bulunduğu şehirden çok uzakta bir yerde konser vermeye gitmesi gerekiyordu. Bu seyahate çıkmasını istemeyen karısıyla girdiği uzun sayılabilecek bir mücadeleden sonra Mozart, gitmeye karar verip yola çıkmak için hazırlıklarını tamamlamıştı.
Üç günlük yorucu bir yolculuktan sonra, konseri vereceği salona ulaşan Mozart, salonun tam anlamıyla hazırlanmış olduğunu gördü. Heyecandan içi içine sığmıyordu. Saatler hızla geçmiş konser saati gelip çatmıştı. Mozart, son hazırlıklarını ve alışkanlığı olan parmak alıştırmalarını yapıp sahneye çıkınca, salonda yalnızca 'on' kişinin olduğunu hayretle gördü. Fakat sadece kendi işini yapmaya konsantre olduğu için, piyanonun başına geçti ve dinleyicilerine, ömrünün sonlarına doğru, “Hayatımda verdiğim en güzel konserlerden biriydi; belki de en güzeliydi!” diyeceği muhteşem bir müzik ziyafeti verdi.
Konser bitiminde salonda bulunan herkes onu ayakta alkışlıyordu.
O gece, eşine yazdığı mektupta Mozart şöyle diyordu:
"Karıcığım burada müthiş bir konser verdim ve herkes beni ayakta alkışladı."

Tarık Behram Akın

Bu hikaye 1485 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 01 2006 / Son Yayın Tarihi : 26 01 2006

GÖKKUŞAĞI



Gülnur, çevresinden duyduğu bir hurafeyle ilgili aklına takılanları, mutfakta yemek yapan annesine sordu.
- Anne, geçenlerde duydum, insan gök kuşağının altından geçince hayâlleri gerçekleşir, duaları kabul olur mu? Annesi gülerek:
- Hayır, dedi.
- Bugüne kadar gök kuşağının altından hiç geçen olmuş mu?
- Hayır kızım. Biz de küçükken çok uğraşmıştık, ama geçememiştik, dedi.
Ertesi gün, Gülnur ve kardeşi Cem, okuldan çıkmışlar, hayâl kurarak sahil yolundan eve geliyorlarmış. Karşı kıyıdaki portakal bahçelerinden dökülen portakallar deniz kıyısında turuncu bir şerit meydana getirmişti.
Yağmurlu ve aynı zamanda da güneşli bir gündü. Güneş parlıyor, bir taraftan yağmur atıştırıyordu. Gök kuşağı birbirine girmiş yedi harika rengiyle, karşılarında belirdi. "Ne duruyorsunuz haydi gelsenize…" der gibiydi. Heyecanla eve koştular. Kapıyı çaldıklarında açan olmamıştı. Paspasın altına baktılar, anahtar oradaydı. İçeriye girip alelâcele üstlerini değiştirdiler. Gülnur:
- Haydi Cem, çabuk olalım. Şimdi gök kuşağı kaybolur, dedi.
Asfalt yolda nefes nefese koştular, koştular... Bir türlü gök kuşağına yetişemiyorlardı. Cem:
- Abla neden ona yetişemiyoruz? diye sordu. Gülnur:
- Bilmem ki sanki biz ona yaklaştıkça o bizden kaçıyor, dedi. Sonra sözlerine devam ederek:
- Zaten annem bana bunu söylemişti. Ama yine de biz koşalım, belki ona yetişebiliriz. Koşmaya devam ettiler.
Şehrin çıkışındaki portakal bahçelerinin yanında olduklarını fark ettiklerinde çok geç olmuştu, üstelik gök kuşağı da kaybolmuş, yağmur hızlanmıştı. İçlerini müthiş bir korku kapladı. Cem titreyerek minik elleriyle ablasının eline yapıştı. Zaten o henüz ilkokul birinci sınıf öğrencisiydi.
- Abla hava kararıyor.
Çok korkuyorum, dedi. Geri dönerek eve doğru koşmaya başladılar. Yağmur, gökyüzü delinmişçesine yağıyordu. Bu kez, daha kısa olabileceğini düşündükleri bir yoldan koştular. Sonunda bir balıkçı kahvesine rast geldiler. Kahvenin önünde bir adam el kol hareketleriyle onları çağırıyordu.
- Çocuklar, çabuk buraya gelin; haydi çabuk olun! Acele edin! diyordu.
Oraya doğru koştular. İçeriye girdiklerinde her kafadan bir ses çıkıyordu.
- Şunların hâline bakın, sırılsıklam olmuşlar. Haydi çocuklar, gelin oturun, diyerek yer açtılar. Çocuklar birer sandalyeye oturdular. Balıkçı olduğu her hâlinden belli olan yaşlı adam:
- Haydi oğlum, çocuklara çay getir de içleri ısınsın, dedi. Çocuklar çaylarını yudumlarken:
- E… çocuklar, dedi. Yaşlı adam. Bu yağmurda dışarıda ne işiniz vardı sizin, söyleyin bakalım?
Gülnur:
- Hiç, diyerek gözlerini kaçırdı. Adam ısrar etti:
- Nasıl hiç yavrum? Sizin anneniz babanız yok mu? Bu yağmurda sizi sokağa nasıl bıraktılar? Gülnur:
- Aslında onlar evde yoklardı. Biz gök kuşağının altından geçmek için evden izinsiz çıktık.
- Ne? dedi adam gözlerini kısarak: "Gök kuşağı mı?"
- Evet, dedi. Gülnur kafasını önüne eğerek:
- Gök kuşağının altından geçecektik. Gök kuşağının altından geçen insanların dilekleri kabul oluyormuş, dedi. Kahvede bir kahkaha tufanı kopmuştu. Herkes gülmekten kırılıyordu. Birazdan yağmur dinmişti. Yaşlı balıkçı:
- Sizin eviniz nerede çocuklar? dedi. Cem:
- İskele mahallesinde, dedi. Adam:
- Koşun bakalım, tekrar yağmur başlamadan evinize yetişin. Gülnur ve Cem kahveden çıkıp yeniden koşmaya başladılar. Sahil yolunu takiben evlerine ulaştılar. Bir müddet evin önünde beklediler. Sonra kapıyı yavaşça tıklattılar. İçeriden anneleri:
- Kim o? diye sordu. Cem, sesini alçaltarak:
- Biziz anne, diye cevapladı.. Anneleri kapıyı açıp da onları karşısında görünce çok şaşırdı:
- Ne bu hâliniz çocuklar, neredeydiniz? Cem heyecanla atılarak:
- Anne biz var ya! Gök kuşağının altından geçmeye çalıştık; ama geçemedik.
Anneleri Gülnur'a dönerek sitemli sitemli baktı:
- Sonunda denedin değil mi? Çocuklar, bu batıl bir inanıştır ve gerçekle uzaktan yakından ilgisi yoktur.
Gülnur:
- Bu son anne. Zaten gök kuşağının altında geçilmiyor ki…

Nurhayat MERMER

Bu hikaye 1530 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 11 01 2006 / Son Yayın Tarihi : 17 01 2006

HEPSİ BENİM OLMALI



Özge, akşamüzeri eve döndüğünde çok mutsuz ve ağlamaklıydı. Sessizce odasına çekildi. Oysa en iyi arkadaşı Şeyma'nın evine gitmek için annesinden izin alırken, onunla çok iyi anlaştıklarını söylemişti. Bu duruma hiçbir anlam veremeyen annesi, Özge'nin bir süre dinlenmesini ve toparlanmasını bekledikten sonra usulca yanına sokuldu. Saçlarını okşamaya başladı.

Özge şimdi kendisini daha iyi hissediyordu.

—Bir sıkıntın mı var, diye sordu annesi tatlı sesiyle.

—Hayır, yok, diye cevap verdi Özge yutkunarak. Ardından da:

—Ama… Neden bizim evimiz Şeymaların evi gibi büyük ve güzel değil? Neden onunki kadar güzel ve pahalı elbiselerim, oyuncaklarım yok? Neden benim saçlarım da onunki gibi kıvırcık değil? Neden?

Mesele anlaşılmıştı. Özge, Şeyma'yı için için kıskanıyordu. Bu sebeple sahip olduğu güzellikleri göremez olmuştu. Bunları ona hatırlatmak istercesine, "Kendine haksızlık etmiyor musun?" diye sordu annesi.

"Neden haksızlık etmiş olayım ki?" diye karşılık verdi Özge. "Sahip olmak istediğim her şey onda var!"

"Bundan emin misin?" diye sordu annesi tekrar. "Belki o da sana özeniyordur. Kıskanmak tabii bir duygudur. Ancak bu duygunun seni üzmesine ve yönetmesine, daha da önemlisi, Allah'ın sana verdiği nimetleri gölgelemesine izin vermemelisin!"

Özge rahatlamıştı. Başını annesinin omzuna yasladı. Bak, sana şimdi ne anlatacağım diyerek şu masalı anlattı.

"Bir padişahın üç yetişkin oğlu varmış. Yaşlandığını hisseden padişah, oğullarından birini veliaht olarak seçmek istemiş. Böylece ölümünden sonra yerine geçecek olan kişiyi kesinleştirmek istiyormuş. Ama doğru seçim yaptığından emin olmak için, üç oğlunu üç sınavdan geçirmeye karar vermiş.

Büyük oğluna haber yollamış. Sarayın en yüksek kulesinin başında onu bekleyeceğini bildirmiş. Öte yandan, kulenin her bir basamağına, içinde paha biçilmez hediyelerin bulunduğu paketler yerleştirilmesini emretmiş. Delikanlı kuleye gelmiş. Hediye paketlerini görünce çılgına dönmüş. Paketleri birer birer açarak merdivenlerden yukarıya çıkmış. Keyfine diyecek yokmuş. Ancak son basamağa gelip son paketi de alınca yüzü asılmış. "Keşke kule daha yüksek olsaydı da daha yukarı çıksaydım." demiş sıkıntıyla. "Daha yukarı çıksaydım da daha çok hediye alsaydım!"

Padişah ertesi gün ortanca oğlunu çağırmış. "Elbiseme modellik etmeni istiyorum." demiş ve terzisine yollamış. Sanatkâr terzi muhteşem elbiseyi delikanlıya giydirmiş. Elbise üzerine öyle güzel uymuş, öyle şık durmuş ki, delikanlı aynaya bakınca kendini padişah gibi görmüş. Terzi maharetini sergilemek için elbise üzerinde değişiklik yapmak, kesip biçmek isteyince olan olmuş. Delikanlı "Ne diye güzelliğimi bozmaya kalkıyorsun?" diyerek onu azarlamış. "Üstelik evirip çevirerek bana zahmet veriyorsun!"

Padişah üçüncü gün, üçüncü oğlunu çağırmış ve üçüncü emrini vermiş: "Ülkemiz tehdit altında. Seni ordunun başına komutan tayin ediyorum. Git ve gerekeni yap!" Ardından şöyle devam etmiş: "Savaşı sen kazanacaksın! Allah zaferi sana verecek!"

Genç adam bu emri yaşından beklenmeyen olgunlukla karşılamış. Ancak babasının son sözlerine itiraz etmiş. "Ben savaşmakla görevliyim. Zafer vermek ya da vermemek Allah'a aittir. Bana düşen ise görevimi yapmaktır. Allah'ın işine karışmam!" demiş.

Özge'nin annesi masalı burada kesip sormuş. "Bil bakalım, padişah kimi veliaht olmaya lâyık görmüş?"

Özge hiç tereddüt etmeden "Üçüncüsünü!" diye bağırmış heyecanla. "Çünkü o ağabeylerinden daha akıllı. Yapması gerekeni yapıyor, gerisini Allah'a bırakıyor. Bu durumda, sonuç olumsuz bile olsa fazla üzüleceğini sanmıyorum."

Annesi onu onayladı. Sonra da, "Diğerlerinin neden kaybettiğini biliyor musun?" diye sordu.

"Neden?" dedi Özge merakla. "Padişah onların durumunu nasıl değerlendirmiş?"

Annesi: "Birincisi, onca paha biçilmez hediye verdiği hâlde padişaha teşekkür etmemiş. Verilenlere razı olmamış. Daha fazlasını istemiş."

Özge, annesinin bu masalı niçin anlattığını kavramıştı. Bu delikanlı ile arasında bir benzerlik olduğunu düşündü. Özge de Allah'ın kendisine verdiği nimetlerin farkına varmak ve Allah'a teşekkür etmek yerine, olmayanı düşünerek üzülmemiş miydi?

"İkincisi" diye devam etti annesi. "Modellik etmek için üzerine giydirilen elbiseyi kendisinin zannetmiş. Yapılan işlere razı olmamış."

Özge bundan da önemli bir sonuç çıkardı: Her şey Allah'a aitti. İnsanları sınamak için dilediğine dilediği kadar verir, verdikleri üzerinde dilediği kadar değişiklik yapabilirdi. Üstelik bu değişikliklerin önemli amaçları vardı. Demek ki yapılması gereken en doğru şey, verilene ve yapılana razı olmak, kendi işini yapıp, Allah'ın işine karışmamaktı.

Nur Pakdemir

Bu hikaye 2024 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 01 01 2006 / Son Yayın Tarihi : 10 01 2006

TEMİZLİK YARIŞI



Hey arkadaşlar bizim Salih Dedeyi tanıyor musunuz? Salih Dede, mahallemizin dağın yamacına sırtını dayamış kısmında oturur. Küçük, şirin bir evi ve çiçeklerle süslü çok güzel bir bahçesi var. Her zaman güler yüzlüdür. Beyaz sakalları sevimli yüzünde o kadar güzel duruyor ki anlatamam. Kendisi emekli bir imamdır ve çocukları çok sever. Biz de onu çok severiz. Yolda bizi gördüğünde selâm verir, hatırımızı sorar, bu yüzden o, mahalledeki çocukların Salih Dedesi. Haa bir de çok kitap okuyan birisidir. Her zaman bizi kastederek: "Benim çocuklarım, çiçeklerim bir de kitaplarım var." der. Salih Dedeyi sık sık ziyarete gideriz. O da buna sevinir ve bize güzel güzel hikâyeler anlatır. Geçen gün ben, Sümeyra, Zeynep ve Hansa kendisini ziyarete gittik. Bizi bu sefer kitaplarla dolu bir odada ağırladı. Odanın dört tarafı yerden tavana kadar kitaplarla doluydu. Şaşkınlığımı gizleyemedim: "Salih Dede, ne kadar çok kitabınız var böyle." dedim. Salih Dede gülümsedi. Biz pencere tarafındaki sedire otururken o da karşımızdaki sandalyesine ilişti, "Çok kitap okumalıyız, çocuklarım dedi. Çok! Çünkü ne kadar çok okursak kelime hazinemiz o kadar artar. Ne kadar çok kelime bilirsek o kadar fazla düşünebiliriz. Yine ne kadar çok kelime bilirsek düşüncelerimizi o kadar iyi anlatabiliriz." dedi. Sonra bize şunu anlattı. "Çok eski zamanlarda, bize çok uzak yerlerde bir kabile yaşarmış. Bu kabile en fazla beşe kadar sayabiliyormuş. Altı, yedi, sekiz ve diğer rakamları bilmiyorlarmış. Bu kabileye otuz tane koyun vermişler ve lütfen bunu sayın demişler."

Biz merakla dinlerken, Salih Dede tebessüm ederek bize, "Farz edin ki siz bu kabiledensiniz ve bu otuz koyun saymanız için size verildi, nasıl sayardınız? Sümeyra hemen atıldı: "Otuz koyunu saymakta ne var Salih Dede, bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi..." hızla sayıyordu ki ben müdahale ettim. 'İyi de Sümeyracığım bunlar, altı, yedi ve diğer sayıları bilmiyorlarmış ki..." Hepimiz sustuk ve nasıl sayacağımızı düşünmeğe başladık. Derken Zeynep sevinçle ileri atılarak "Ben nasıl sayacağımızı buldum, Salih Dede. Beşer beşer gruplandırarak saymalıyız." Salih Dede gülerek sakalını sıvazladı: "Hımm say bakalım." dedi. Zeynep koyunlar önündeymiş gibi saymaya başladı. Bir iki üç dört, beş bu birinci grup. Çok güzel dedi Salih Dede. Zeynep devam etti. Bir, iki, üç, dört, beş! Bu da ikinci beş. Bir iki üç dört beş, bu üçüncü beş. Bir iki üç dört beş, dördüncü beş. Heyecanla kendinden emin saymaya devam etti. Bir iki üç dört beş bu da beşinci beş. Sonra durdu şaşkın şaşkın bakındı "Eee yirmi beş koyun yaptı. Geriye beş tanesi kaldı." İşin içinden o da çıkamadı. Salih Dedeye döndü "Nasıl sayarlar Salih Dede?" diye sordu. Salih Dede yine gülerek sakalını sıvazladı. "Yaaa çocuklarım anladınız mı şimdi kelimeleri bilmenin önemini. Eğer bu kabiledekiler altı kelimesini bilselerdi, gruplandırarak en az otuz altı tane koyun sayarlardı. Yedi kelimesini bilselerdi, kırk dokuz tane sayarlardı. Şimdi otuz tanesini bile sayamıyorlar. Yani sizin anlayacağınız sevgili yavrularım, ne kadar çok kelime bilirseniz, o kadar çok düşünebilir ve düşüncelerinizi o kadar iyi anlatabilirsiniz. Kelime bilginizi artırmak için de kitap okumanız lâzım." dedi. Bu anlattığı çok hoşumuza gitti. O günden sonra hepimiz kendisinden birer kitap alarak okumaya başladık.

Nur Pakdemirli

Bu hikaye 1847 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 21 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 30 12 2005

KÜREK



Güneşin bütün gücüyle köyümüzü esir aldığı bir öğle vakti.

Bu kadar sıcak havaları pek sevmem. Köyüme ancak yazları gelebildiğim için, gelince de oynamak, eğlenmek istiyorum. Hava bu kadar sıcak olmasaydı şimdi muhtemelen arkadaşlarımla derenin ötesindeki top sahada top oynuyor olurdum. Top oynamayı severim. Bu yüzden okullar tatil olur olmaz ben hemen köyüme, dedemin ve babaannemin yanına koşarım. Fakat iki gündür hava çok sıcak, böyle havalarda bırakın koşmayı insan yürümeye bile üşeniyor.

Arkadaşlarımla dün sözleşmiştim, bugün için de hava çok sıcak olursa Olukaltı'na gidecektik. Olukaltı'nı çok severim. Hava çok sıcaksa arkadaşlarımla oraya gider biraz serinleriz.

Ben, yine tüm hazırlıklarımı yapmış, sabunumu ve havlumu çantama yerleştirmiş, tam çıkıyordum ki babaannemin:

—Ömer, evlâdım imeceye geç kalma, dediğini işittim.

Ben:

—Ne imecesi babaanne, derken aslında sorumun cevabını hatırlamıştım. Tabii ya nasıl unuturdum ki! Dün gece yatarken babaannem söylemişti. Bugün imece yapılacaktı. Köyün bahçelerini sulamak için yapılan havuzun altı uzun zamandır temizlenmediği için çamurla kaplanmıştı. Muhtar, dün bütün evlere haber yollamış ve her haneden bir erkeğin imeceye iştirak etmesiyle hep beraber havuzun dibinin temizlenmesini istemişti. Babaannem de dedem hasta olduğu için benim imeceye gidip çalışmamı istemişti.

Dünyalar başıma yıkılmış gibi oldu. Arkadaşlarım suda serinleyip oynarken ben çalışacaktım. Hem arkadaşlarıma vermiş olduğum sözü de tutamamış olacaktım. "Oof!" diye söylendim içimden. Bu kadar sıcak havada nasıl çalışacaktım? Hem benim çalışmamdan ne olacaktı ki? Çok mu faydalı olacaktı sanki?

Sonra birden içime bir umut doğdu. Hemen babaannemin bulunduğu odaya gittim. Babaannem o sırada odanın ahşap tavanına asılı olan yayığı sallıyordu. Akşama taze tereyağı var anlamına geliyordu bu. Az önce içime doğan ümide akşam tereyağlı ekmek yiyecek olmanın sevinci de eklenince keyfim yerine gelmişti.

Babaanneme:

—Henüz on iki yaşındayım, çok iriyarı sayılmam, ben orada ne kadar faydalı olabilirim? Hem bana çok iş düşeceğini sanmıyorum, gitmesem olmaz mı, dedim.

Babaannemin yorgun ihtiyar çehresine dalga dalga bir gülümseme yayıldı. Yayık sallamaktan ağrıyan kollarıyla göğsü arasına başımı yaslayarak saçlarımı okşamaya başladı:

—Benim güzel oğlum, ben de biliyorum senin henüz küçük olduğunu, fazla faydalı olamayacağını; fakat imecede gaye farklıdır. Önemli olan yardımlaşma, paylaşma, birlikteliktir. Yani bütün köyün tek bir yürek hâline gelip işlerin üstesinden gelmesidir. Sen belki çok faydalı olamayacaksın, ama orada dedeni, ailemizi temsil edeceksin. Dolayısıyla yaptığın işle değil, temsil ettiğin şeyle çok faydalı olacaksın, dedi.


Ben, yarı ikna olmuş, yarı gönülsüz, odunluktan küreği aldım ve isteksiz adımlarla havuzun yolunu tuttum. Havuza vardığımda herkesin gelmiş olduğunu fark ettim. Oradakiler boyum kadar kürekle beni gördüklerinde tebessüm ettiler. Ali Amca başımı okşadı ve:

—Hoş geldin oğlum, duydum ki deden hastaymış, çok geçmiş olsun, dedi.

Sonra bütün köylüler bana dönerek tek tek 'geçmiş olsun' dediler. Hepsine teşekkür ettikten sonra havuzun içine girdim. Sanki bütün köylü isteksiz olduğumu fark etmişti. Bu yüzden bana takdir edici sözler söylüyorlar ve böyle küçük bir yaşta çalışmaya gelmiş olmamı övüyorlardı. Fakat hepsi boşunaydı, benim aklım hâlâ Olukaltı'ndaydı. Arkadaşlarımın, şu anda çok eğlendiklerini düşünüyordum. Bu düşüncelerle bir yandan da çalışıyormuş gibi görünüyor, isteksizce küreği sallıyordum. Kürek neredeyse bomboş bir şekilde gidip geliyordu. Bu şekilde yarım saat kadar oyalandım. Diğer köylüler neşe içinde çalışıyordu. Herkes kendi çalıştığı yerdeki balçığı temizlemişti. Ama benim önümdeki kısım sanki hiç dokunulmamış gibiydi. Bu durum herkesin dikkatini çekmişti; fakat hiç kimse üzülmeyeyim diye bir şey sormuyordu. Herkes, işini bitirmişti. Havuzun temizlenmeyen tek yeri önümdeki kısımdı. Sonunda köyün en yaşlılarından Rafet Amca ile Gazel Amca yanıma yaklaştılar. Biraz tedirgin:

—Hayrola oğlum önündeki çamur duruyor, hiç atamamışsın, yoksa hasta mısın, diye sordular. Aslında hasta olmadığımı, isteksiz olduğum için işimi bitiremediğimi biliyorlardı. Fakat beni incitmemek için böyle soruyorlardı.

Ben, ne diyeceğimi bilemez bir edayla o anda aklıma gelen bir mazereti uydurdum:

—Hayır, iyiyim; fakat benim küreğim güzel atmıyor, dedim.

Rafet Amcanın her çizgisinde ayrı bir tecrübe gizli yüzü hafifçe gevşedi ve dudağının altında çok anlamlı bir tebessüm belirdi. Ve sonra yıllarca unutmayacağım şu sözleri söyledi: "Küreği sadece elinle değil oğlum, yüreğinle de tutmalısın! Hem unutma, kürek atmaz, yürek atar! "

Daha sonra Gazel Amca da:

—Bak evlâdım, Peygamber Efedimiz'in şöyle bir sözü var: Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeylerden biri tembelliktir.

Yanaklarımın hafif kızardığını hissettim. Yaşadığım mahcubiyetle beraber Rafet ve Gazel Amcaların sözleri gayretimi arttırdı. Artık küreğim çok iyi atıyordu, zaten üç beş seferden sonra önümde çamur kalmamıştı, havuz tertemiz olmuştu. Rafet Amca, Gazel Amca ve Ali Amca başımı okşadı: "Artık serin bir ayranı hak ettin." dediler. Elimle alnımda biriken teri silip ayranı içerken aslında bundan sonra bütün işlerime yüreğimle sarılacağıma dair kendi kendime söz verdim.

Mehmet Delibaşı



Bu hikaye 1698 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 12 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 20 12 2005

NARİBİK



Bir dağ köyünde Naribik adında genç ve gösterişli bir horoz varmış. İbiği nar gibi kırmızı olduğu için köylüler kendisine Naribik ismini takmışlar. Naribik'in dillere destan, çok güçlü ve güzel bir sesi varmış. Öyle ki, bir öttü mü sesi çevre köylerden bile duyulur, diğer köylerin horozlarını bile kıskandırırmış. Naribik köyün tek horozuymuş. Bu nedenle köylüler tarafından sevilir, oldukça iyi bakılır, her türlü yiyeceği ve içeceği ayağına kadar getirilirmiş. Gün geçtikçe Naribik kıymetinin arttığını anlıyor, "Beni kimse paylaşamıyor, birçok insan bana sahip olmak, beni köylerine götürmek istiyor, bende bu ses oldukça tabii ki isterler canım." diyerek içten içe gururlanıyormuş.

Bir yandan bu durumun keyfini çıkarırken, öte yandan da "Bu köyden gitmeliyim artık, bu köy bana dar geliyor." diyerek köyden gitme plânları yapmaya başlamış. Şöyle düşünüyormuş: “Bu köylüler gerçekten iyi insanlar; beni seviyorlar, yediğim önümde yemediğim arkamda, beni sesimin güzel olduğu için sevdiklerini biliyorum. Ben daha büyük bir şehre gidersem, bu güzel sesimi oradaki insanlara duyurursam beni daha çok insan sever; böylece tatmadığım birçok yiyecekleri de yemiş olurum.''

Günlerden bir gün, köyden ayrılma düşüncesini hayata geçirmeye karar vermiş ve bir sabah erkenden o güzel, o gür, o ahenkli sesiyle, son kez uzun uzun öttükten sonra yola koyulmuş.
Az gitmiş uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş, şimdiye kadar belki de yediği milyonlarca arpanın boyu yol gitmiş. Gecenin karanlığında karşısında ışıl ışıl parlayan kocaman bir ışık dağı görmüş. Gözlerine inanamamış ve adımlarını daha da sıklaştırmış. Işıklara yaklaştıkça buranın bir şehir olduğunu anlamış. Sevinmiş şehre geldiğine de, hâlâ hayretler içindeymiş. Gecenin bir yarısı olmasına rağmen her yer aydınlık, insanlar dışarıda, araçlar yollarda ve çoğu dükkânlar da açıkmış.

Naribik "Bu insanlara kendimi fark ettirmeliyim, şu güzel sesimle bir öteyim de görsünler bakalım." demiş. Çarşının ortasında başlamış ötmeye. Bir ötmüş, iki ötmüş ama hiç kimse Naribik'in sesini duymuyormuş. Şehir gece vakti olmasına rağmen öyle gürültülüymüş ki araçların korna sesleri ve müzik sesleri birbirine karışıyormuş. Naribik öttüğüyle kalıyor sesini kendisi bile zor duyuyormuş. Az kalsın bir aracın altında kalıp ezilme tehlikesi bile geçirmiş.

Naribik pes etmemiş tabii; "Biraz daha karanlık yerlerine gideyim bu şehrin, burada zaten kimse uyumuyor, bari sabah erken işe gidecek, okula gidecek insanları şu güzel sesimle uyandırayım da belki beni fark ederler." demiş. Şehrin daha az aydınlık olan mahallelerine doğru dalmış. Bir sokağın başında durup, başlamış uzun uzun ötmeye. Bir ötmüş, iki ötmüş, bakmış bazı evlerin ışıkları yanmaya başlıyor, sevinmiş Naribik. "Bak nasıl da sesimi fark ettiler, herkes kalkıyor ne güzel." diyerek üçüncü kez ötmeye başlamış. Başlamış başlamasına da birden ışıkları yanan bütün evlerin penceresi, kapısı hızla açılmış ve kendi sesinden daha çok çıkan, "Gecenin ikisinde bu horoz da nereden çıktı. Kimin bu horoz, susturun şunu, şehirde horoz mu olurmuş kardeşim, kovalayın şunu." diye bağıran ve ellerine ne geçirdilerse fırlatan insanların öfkesiyle karşılaşmış.

Naribik neye uğradığını şaşırmış. Ötmeyi bırakıp can havliyle oradan kaçmaya başlamış. Bir yandan kaçıyor bir yandan da: "Bu ne ya! Ben kendilerine iyilik yapıyorum, onlar bana saldırıyorlar bu ne biçim iş." diyerek söyleniyormuş, ama vakitsiz öttüğünü anlayamamış. Şehre geldiğinden beri ağzına hiçbir şey koyamayan Naribik, en azından bir çöplük bulup karnını doyurmak ve biraz da dinlenmek için şehrin kenar mahallelerine doğru yorgun bir vaziyette yürümeye başlamış. Biraz gittikten sonra ışıksız evlerin karartılarını görmüş ve iyice yaklaşmış. Evlerin biraz ötesindeki çöplüğü de bulmuş. "İşte burası bizim köy gibi." demiş "Hem karanlık hem de gübre kokuyor, burada ötebilirim, buraya yerleşebilirim. Buradaki insanlar bana sahip çıkarlar." diye düşünmüş.
Şehre geldiğinden beri sesini duyurmak için vakitli vakitsiz ötmekten sesi kartlaşan Naribik boğuk bir sesle başlamış ötmeye. Çok çirkin çıkıyormuş sesi. Bütün gücünü toplayarak, son kez iyi bir ötmek istemiş Üüürüüüüüüü demeye kalmamış, etrafında bir sürü kedi ve köpek havlayarak, miyavlayarak Naribik'e saldırmaya başlamışlar. Bu sırada çöplüğün birkaç horozu da kanatlarını gere gere gelmişler ve Naribik'i gagalamaya başlamışlar.

Naribik yine neye uğradığını şaşırarak can havliyle oradan da kaçmış. Naribik'in başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiş. Ama aklı başına gelmiş Naribik'in. Anlamış ki bu şehirde vakitsiz öten horozun sesini keserler ve anlamış ki her horoz kendi çöplüğünde ötermiş.

Mustafa Ökkeş EVREN

Bu hikaye 2252 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 01 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 10 12 2005

DER TEPESİNDEN AKINMAK



Önümüzde uzayıp giden vadiyi seyretmek. İçinde bin bir gizli yolu, giriş-çıkışı olan iğdeliklerde saklanmak, saklambaç oynamak. Yalçın kayalıklardan sarmaşıklara tutunarak aşağıya inmek. Sonra dağ, taş demeden bir oraya, bir buraya tırmanarak, gerisin geri tepeye dönmek. Boyumuzu aşan ekinlerin içinde saatlerce kaybolmak. Taşlığı kâh oyarak, kâh kırarak kendimize yollar, geçitler, konaklar yapmak. Bütün bunlar, köy ve köy hayatını bizim için karşı konulmaz bir cazibe merkezi hâline getiren şeylerdi. Yaz demez, kış demez elimize geçen ilk fırsatta kendimizi köye atardık. Burada en sevdiğimiz yerse, bütün faaliyetlerimizi gerçekleştirdiğimiz Der Tepesiydi.

Der Tepesi… Hakkında çeşit çeşit efsanelerin anlatıldığı yer: Meselâ kimine göre karşıdaki Kurtlu Tepe ile kardeştir Der Tepesi. Bilmem nasıl bir kardeşlik!

Kurtlu Tepe, Der Tepesi'ne göre daha yüksektir. Köye biraz uzakça durur. Köyü, şehre bağlayan yolun öte yakasında, tek başına, yapayalnızdır. Etrafı ormanlarla dolu bu tepenin başından yılın her zamanı kar, sis eksik olmaz. Bizler için, "ulaşılmaz, asla varılmaz, varılsa geri dönülmez bir başka diyar" gibi gelir. Sırlı bir yanı vardır. Korkutucudur Kurtlu Tepe.

Ancak Der Tepesi öyle midir? Şefkatle, sarıp, sarmalar insanı. Üzerinde türlü türlü maceralara atılmamıza izin verir. "İyi ki yakında olanı Der Tepesi." diye şükrederiz her zaman.

Yine böyle hayâller âlemine dalıp gittiğim bir gün can dostum, Nusrettin, çıkageldi. Kendisi benim en sevdiğim arkadaşımdır. Bir kere son derece samimidir. Cana yakındır. Her zaman yardımıma koşar, fedakârlık denildi mi, hep öndedir. Hatta bazen ölçüyü kaçırır; beni memnun edecek diye, kendini âdeta parçalar. Benim bencil isteklerim, bitmez tükenmez kaprislerim karşısında daima kendini geri çeker.

Bu durum zamanla sanki benim ona hükmeden bir hükümdar, onu da benim emrim altındaki bir nefer sanmama sebep oldu. Hep "baş" ben olmalı; yemeğe ilk ben başlamalı, düdüğü ben çalmalı, paydos zamanı ancak ben istediğimde gelmeliydi.

Yine her zamanki gibi hayâller kurmaya, oyunlar oynamaya başlamıştık ki, "Ortalığa şöyle bir hareketlilik getireyim, etrafı bir canlandırayım." diye düşündüm. Ani bir hareketle yerimden doğruldum ve haykırdım, "Haydi, kalk! Yarış yapacağız." Zavallı donakaldı. Zira ortalık dere tepeydi; öyle koşulabilecek bir yer yoktu. Fakat atladığı bir şey vardı: Bu onun fikriydi. Ben ise iğdeliklerin altından, yokuş aşağı akınarak inebileceğimizi düşünüyordum. "Akınmak", aramızda "oturarak aşağı doğru kayma" demekti. Evet, oturup, iğdeliklerden aşağı akınacaktık.

"Olurdu! Olmazdı!" derken, ileri doğru atılmamla yarış başladı. Az gittikten sonra dönüp arkama baktığımda Nusrettin'in de arkamdan akınarak geldiğini gördüm. Son sürat gidiyordum. Rüzgâr olmuş; esiyordum tozu dumana katarak. En hızlı ben akınmalı, birinci ben olmalıydım.

Bu düşünceler içinde son sürat akınıyorken, Nusrettin'in yıldırım gibi yanımdan gelip, beni geçtiğini görmeyeyim mi? Hayır! Bu olamazdı. Böyle gitmesine izin vermemeliydim. Aniden ayağa kalktım. Tabana kuvvet koşmaya başladım. Artık akınmıyor, son sürat ko-şu-yor-dum. Az sonra yine Nusrettin'i yakaladım ve geçtim. İşte! Olması gereken buydu! Birazdan muzaffer olacaktım.

Fakat son sürat giderken birden dünyam değişti. Allak bullak oldu her şey. Şimdi ne akınıyor, ne de koşuyordum. Uçuyordum. Ayaklarım yerden kesilmişti ve ben havalardaydım. Ne yazık ki bu uçuş benim kontrolümde değildi.

Artık dünyanın döndüğünü bizzat müşahede edebiliyordum. Az önce önümde dimdik duran ağaçlar, çevremde daireler çiziyor, tepedeki gökyüzü, bir başımın üstüne, bir ayaklarımın altına inip, çıkıyordu. Güneş de bir top gibi bir o köşeye, bir bu köşeye zıplıyordu. Hiçbir şey benim istediğim gibi değildi.

"Tamam, galiba birazdan yarışmanın sonuna değil, ama ömrümün sonuna geleceğim." dedim kendi kendime. Korku ve dehşet içinde olacakları beklemeye başladım…

Fişim çekildi birden. Dünyam karardı. Ömrümün sonuna gelmiş olmalıydım. Şimdi yarışmam gereken tek kişi vardı: Ancak ve ancak ben…

Derken sarsıntıyla uyandım. Ölmemiş, hayattaydım. Nusrettin, koşa koşa eve gitmiş, düştüğümü haber vermişti; teyzemin kollarında eve gidiyordum. Nusrettin ise önümde gidiyordu!

Kayhan SERT

Bu hikaye 2101 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 22 11 2005 / Son Yayın Tarihi : 30 11 2005

FOTOĞRAF



Dakikalarca koşmak nefesini tıkamış, adımları yavaşlamaya başlamıştı. Sıkı sıkıya tuttuğu çantayı koltuğunun altına kıstırıp, sağ tarafında bulunan bir metre yüksekliğindeki duvarı çevik bir hareketle atladı. Korkusu da heyecanı da henüz geçmemişti. Sesler gelmediğine göre izini kaybettirmeyi başarmıştı. Derin bir nefes aldı. Azıcık dinlenmeye çalıştı. Duvarın karşısında eski, ahşap bir bina gözüküyordu. Kapısının aralık olmasına bakılırsa, terk edilmiş bir yerdi burası. Yavaşça doğruldu, kapıya yaklaştı. Etrafta kimse gözükmüyordu. İçeri girdi. Burnuna kötü bir koku geldi. Etrafta sararmış gazete kâğıtları, yemek artıkları; burasının tinercilerin uğrak mekânı olduğunu belli ediyordu. Kapıyı kapatıp kenardaki tahtanın üzerine oturdu. Artık izini kaybettirdiğinden emindi.
Kaçışının sebebi olan çantayı eline aldı. İçini açtı. Bir cep telefonu, cüzdan, küçük cep ajandası, bir de iri, sarı bir zarf vardı. Önce zarfı karıştırdı. Epeyce döviz vardı içinde. Birkaç tane çek, en altta da bir satış sözleşmesi vardı.
- Ne yapalım, dedi içinden. Satmak sana, parasını afiyetle yemek bize düştü. Zor bir durum, ama ne yaparsın, hayatın sevimsiz sürprizlerini de hesap etmek lâzım. Nihat epey sevinecek, diye ekledi ardından.
Kapkaççılığa başladığından beri en iyi işi bugün yapmıştı. Sonra cüzdana baktı. Yüz elli milyon nakit para, arka gözünde yüz dolar... Kirli esmer yüzü aydınlandı. Bir an önce Nihat'ın yanına gitmeliydi. Elindekileri çantaya yerleştirdi. O sırada cüzdandan yıpranmış bir fotoğraf düştü kucağına.
Dikkatlice baktı. Çantasını zorla çekip yerlerde sürüklediği kadındı bu. On, on bir yaşlarında bir erkek çocuğuyla, birbirlerine sarılıp poz vermişlerdi. Birden annesini hatırladı. Nerdeyse dört yıl olmuştu görmeyeli… Onu ne kadar özlediğini fark etti. Babası trafik kazasında öldüğünde henüz ikinci sınıfa gidiyordu. O zamana kadar her şey ne güzeldi. Mutlu bir hayatları, kendilerine yetecek kadar gelirleri vardı. Babasının ölümüyle her şey üst üste gelmiş, annesi mecburen yeniden evlenmek zorunda kalmıştı. Önceleri çok müşfik görünen üvey babası, evlenince tamamen farklı bir insan olmuş, her gün yediklerini burnundan getiren bir zulüm makinesine dönmüştü. Daha fazla dayanamamış, on bir yaşındayken, evden kaçmıştı. Kaçarken yanında sadece annesiyle çektirdikleri fotoğraf vardı. Onu da geçen yıl düşürmüştü.
Elindeki resme baktıkça geçmişe ait anıları canlandı gözünde. Acaba kadının da kocası ölmüş, çocuğuyla yalnız mı yaşıyordu. Kim bilir neyi, niçin satmak zorunda kalmıştı. Paralarını çaldırdığı için belki de evlenmek zorunda kalacak; onun da çocuğu, kendisi gibi mutsuz olacaktı.
İçinde pişmanlıkla beraber bir hasret sancısı belirmeye başladı. Üvey babasının zulmünden kaçarken Nihat'ın zulüm ağına takılmış, zorla başlamıştı kapkaççılığa… Yapmak istemediği zamanlar ne işkenceler görmüştü. Daha on bir, on iki yaşındayken… Şimdi on altı yaşındaydı ve artık hayatı boş vermiş, kendini çete başları Nihat'ın yönlendirmesine bırakmıştı. İyi kötü karnı doyuyor, işler iyi olursa mükâfat olarak cebi para görüyordu.
Duygularını hapsedeli çok olmuştu. Onlara kulak verirse huzursuz oluyor, ayakları geriye doğru gidiyordu.
Bu fotoğraf, vicdanını ayaklandırmıştı. Zamanında çaresizlikten onca gözyaşı dökerken, bu durumuna sebep olanlara karşı, kalbi kırıktı. Şimdi fotoğraftaki çocuk ve annesine bunu yaşatmaya hakkı var mıydı? Anî bir kararla doğruldu. Etrafına göz gezdirdi. Yan tarafında örümcek ağı bağlamış gedikli duvar gözüne ilişti. Gediğin içine ikiye katladığı zarfı ve cep telefonunu koydu. Üzerlerine eski gazete kâğıdı bastırıp örümcek ağını zedelemeden gediği kapattı. Ne de olsa kimsenin aklına gelmezdi, kuytu ve örümcek ağı sarkan bir köşeye bakmak. Fotoğrafı pantolonunun arka cebine yerleştirdi. Çantanın diğer malzemelerini kontrol edip köhne binadan çıktı.
Hava kararmaya başlamıştı. Kaldığı mekâna geldiğinde Nihat'ı kapıda bekler buldu. Nihat, elindeki sigarayla homurdandı:
- Neredesin sen, kaç saat oldu çıkalı!
Bu dev yapılı adama bakarken ürperdi. Sesindeki titremeye engel olmaya çalışarak, çantayı uzattı. Alçak bir sesle:
- Arkamdaydılar ağabey, yakalanırım diye kuytu bir yerde bekledim, dedi. Hızla çekti çantayı adam.
- Bakalım geç kaldığına değmiş mi, ön kontrol yapmadın değil mi?
Bu sözün ne anlam ifade ettiğini gayet iyi biliyordu. Yaptım diyemezdi tabiî.
Yalan söylemekte oldukça ustalaştığını gösterdi:
- Kaptığım gibi getirdim ağabey!
Çantayı açtı, içindekileri kontrol etti. Cüzdandan çıkanlar yüzünü güldürdü adamın:
- Eh, beklediğim kadar olmasa da fena değil.
Sonra elini cebine sokup bir onluk çıkardı:
- Al bakalım, bugünkü yevmiyen. Daha fazla almak için daha iyi çalışman gerekiyor değil mi? Haydi, şimdilik karnınızı doyurup gözümün önünden kaybolun.
Tek katlı gecekondunun salonunda kendinden başka yedi çocuk daha vardı. O gün nöbetçi olan çocuğun hazırladığı yemeğe benzer şeyleri yiyip yattılar. Nihat, kendine özel sofra kurmuş, kapıyı üzerlerine kilitlemişti çoktan.
Sabaha yakın uykuya daldı. Rüyâsında annesini görüyor, kucaklamak için koşuyor, ama annesi elinin tersiyle itiyordu onu. Tekrar koşuyor, tekrar itiyordu annesi. Ter içinde kalmıştı.
Nihat'ın bağırtısıyla uyandı. Diğerleri de kalkmış, akşamdan kalan ekmekle domatesi yiyorlardı. Sonra işe çıkacaklardı, yani kapkaççılığa… Karnı aç değildi, şapkasını başına geçirdi, çıktı.
Öğleden sonra çalan zil sesiyle kapıyı açan kadın, karşısında eski kıyafetler içindeki genci görünce ürperdi:
- Sen…
- Korkmayın bayan, zarfı ve cep telofonunuzu, geri getirdim. Kusura bakmayın, cüzdanınız yok; ama diğerleri içinde. Bunu yapmak zorundaydım. Tekrar özür dilerim. Lütfen oğlunuza iyi bakın.
Cevap beklemeden hızla uzaklaştı. Kadın hiçbir şey anlamamıştı. Ancak çantasına kavuştuğu için de sevindi. Peki, ama çocuk niye böyle davranmıştı? Oysa bırakması için ne kadar dil dökmüş, yerlerde sürünme pahasına çantasını kurtarmaya çalışmıştı. Şimdi kalkmış, kendi elleriyle adresi bulmuş, teslim ediyordu. Olacak şey değildi.
Bir hafta sonra gazetesini okumak için açan kadın, ilk sayfanın alt köşesinde kendi resmini görünce gözlerine inanamadı. Fotoğrafın altında: "Üzerinden sadece bu fotoğraf çıktı." yazıyordu. İyice meraklanmıştı. Haberin devamını dikkatle okudu: "İç hesaplaşma olduğu anlaşılan olayda, sabıkası olan genç, işkence edilerek dövüldü. Öldü zannedilince, çöp bidonuna bırakıldı. Hayatî tehlikeyi atlatamayan gencin tedavisi sürerken olayın failleri her yerde aranıyor."
Şoke olan kadın, çarçabuk hazırlanıp adı geçen hastaneye koştu. Günlerce komada yatan delikanlıyı her gün ziyaret etti. Yavaş yavaş kendine gelen çocuk, kadını karşısında görünce gülümsedi. Kadın, başını şefkatle okşarken sordu:
- Bana bütün bunları açıklayacak mısın?
Yorgun sesiyle mırıldandı:
- Oğlunu kendi yerime koyunca, çektiğim acıları çeksin istemedim.
Daha sonra kendi hikâyesini anlattı. Aldıklarını geri teslim ederken bir arkadaşının kendisini takip ederek çete başına ihbar ettiğini söyledi. Ardından da bir süre durakladıktan sonra, bu yüzden feci bir şekilde dövüldüğünü, ancak pişman olmadığını söyledi.
Ağlamaya başladı kadın:
- Oğlumun fotoğrafı vicdanındaki cevheri ayaklandırmış. Yazık ki geçirdiği kaza, onu benden ayıralı aylar oldu. Ben de evimi satarak Anadolu'ya yerleşmeye karar vermiştim. Şu işe bak, aylar sonra bir de evlâda kavuştum. Bu, paraya kavuşmaktan da güzel...

Necla GÜNAY


Bu hikaye 1936 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 14 11 2005 / Son Yayın Tarihi : 21 11 2005

SERÇE YUVASI



Okulun bahçe kapısından çıkan çocuklar yarışa başlamış, yarış çeşme başında son bulmuştu.
Gülten Nine, elinde sopasıyla koyunlarını otlatmaktan dönüyordu. Engin kuşları görünce sapanını aradı. Sessizce kuşlara yanaştı. Gülten Nine, Engin'in niyetini anlayınca:
- Dur yavrum, ne yapıyorsun! Zavallı kuşlar su içiyorlar, dedi.
Bu işe Engin'in canı sıkıldı. Diğer çocuklar da bu engellemeye içerlemişlerdi. Gülten Nine çocukların hâlini anlayınca:
- Çocuklar, evime kadar gelirseniz size fıstık kavururum, dedi.
Çocuklar, sevinç çığlıklarıyla nineyi takip etmeye başladılar. Gülten Nine:
- Eğer bana söz verirseniz, kuşları avlamazsanız size börek bile yaparım, dedi.
Engin, isteksizce geliyor, bir yandan da elindeki sapanına bakıyordu. Gidip gitmemekte kararsızdı. En arkadan sessizce grubu takip etti.
Neşeyle giderlerken yolun kenarındaki ağaçtan önlerine biri atladı. Koyunlar kaçıştı, çocuklarla birlikte Gülten Nine de korkmuştu.
Pantolonunun dizleri yırtılmış, eli kanamış Hakan yere yuvarlanmış, sonra da hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkmıştı.
Gülten Nine:
- Ödümü patlattın Hakan. Ne işin vardı orada?
Hakan, önce eliyle üzerine bulaşmış tozu silkeledi. Çocukları görünce şaşırdı.
- Şey, incirler olmuş mu, diye bakmıştım.
Arka tarafta duran Şeref:
- Yok Nine. Kuş yumurtalarını almaya çıkmıştır.
Hakan, Şeref'in üzerine doğru yürüyüp kaşlarını çattı.
- Sana ne? Çıkarım, çıkarım. Keyif benim değil mi?
Gülten Nine eliyle Hakan'ın omzundan yakaladı.
- Bırakın bakalım kavgayı. Geç kalmadan size fıstık kavurayım, dedi ve yola devam etti.
Hakan, Engin'in yanına yaklaştı.
- Nereye gidiyorsunuz?
Engin fısıltıyla:
- Sorma, az önce kuşlara yanaştım. Gülten Nine engelledi. Şimdi de kuş avlamayalım, diye bize fıstık kavuracak.
-Desene sizi kandırdı.
Engin yavaşça başını salladı. Hakan:
-Bak sana ne göstereceğim, dedi ve yavaşça cebinden dört tane benekli kuş yumurtası çıkardı. Yumurtaları görünce Engin'in ağzı açık kaldı.
Gülten Nine'nin evinin avlusuna gelmişlerdi. Nine, çocukları fazla bekletmemek için aceleyle kavrulmuş fıstıkla kuru üzüm getirdi. Onlar yerken ceviz ağacının üzerinden bir kumru süzüldü. Avlunun ortasındaki suya kondu. Hakan, dirseği ile Engin'e vurdu.
-Ahırın üstüne bak.
Ahırın üzerindeki kumruyu gören Engin:
-Ne olacak, kumru...
-Şışt! Gülten Nine duymasın.
Hakan eliyle nişan alıp tüfek sıkar gibi yaptı.
-Dutta yuva var. Burası kuş bahçesi gibi. Şuna baksana saçakta da bir sürü serçe yuvası var.
- Ne olacak varsa. Gülten Nine burada oldukça bir şey yapamazsın.
Hakan bir göz kırptı.
- Sen öyle san. En yakın zamanda o yuvaya tırmanacağım.

Birkaç gün sonra öğrenciler öğle yemeği için okuldan çıkarlarken ezan okunmaya başlamıştı. Hakan ağır adımlarla Gülten Nine’nin evine doğru yürüdü. Çitin arkasına geçip Gülten Nine’nin evini gözetlemeye başladı. Gülten Nine elinde küçük bir bohçayla bahçe kapısından çıktı. İhtiyar hâliyle yürümekte zorlanarak sokakta kayboldu.
Hakan, derin bir nefes alıp güldü. "Şimdi sıra bende. Önce kumru yuvası sonra serçeler. Bakalım kaç yumurta var. Belki yavru da yakalarım." diye sevindi.
Hemen dut ağacına tırmandı. Gürültüyü fark eden kumru ötmeye başladı. Tehlikeyi sezmiş, eşini çağırıyor gibiydi.
Kumru, Gülten Nine’nin ahırının damına kondu. Bir o yana bir bu yana delicesine dönüyor, yardım istiyordu zavallı. Hakan, yuvanın içine baktı. Yüzü buruştu.
- İki yumurta vardı. Ben bunun için mi çıktım buraya, deyip hayıflandı.
Bu sırada diğer kumru da yuvaya döndü. İki kumru, dutun üzerinde can acısıyla dolaşıyor, olanları engellemeye çalışıyordu. Ama Hakan, iki yumurtayı cebine yerleştirmiş, inmeye başlamıştı. İki kumru yuvalarına konmuş acı acı ötüyordu. Çaresizlik içinde yuvanın yanında dönüp durdular.
Hakan, sapanına taşı yerleştirip dalların arasına attı. Kumrular can havliyle kanat çırpıp köyün üzerinde kayboldu.
Hakan, duvarın üzerinden ahırın saçağına tutundu. Elini kuş yuvasına uzattı. Yan taraftaki yuvalardan serçeler kaçtı. Büyük bir gürültüyle Hakan'ın çevresinde dolaşıyorlardı. Ahırın saçağında ne kadar serçe varsa hepsi ötmeye başladı. Hakan, hiçbir şeye aldırmadan elini uzattı. Büyük bir mutlulukla elini kuşun yuvasına soktu. İçini göremediği için eliyle araştırdı.
Biraz sonra acıyla elini yuvadan çekti. Çekmesiyle işaret parmağına yapışmış bir yılan da arkasından geldi. Büyük bir feryatla kendini aşağı attı. Bu korku ve bağırmayla yılan da elini bırakmış, taşların arasına akıp gitmişti.
Sokağa yeni giren Gülten Nine elindeki bohçayı bırakıp sese doğru koştu. Bahçe kapısından girince korkudan donup kaldı. Yerde yuvarlanıp duran Hakan'ı görünce ne yapacağını şaşırdı.
Hemen Hakan'ı kucağına aldı. Bir taraftan ne olduğunu anlamaya bir taraftan da Hakan'ı sakinleştirmeye çalışıyordu. İşaret parmağı mosmor olmuş, şişmişti. Olanları anlar gibi oldu.
- Yılan mı soktu, diye sordu.
Hakan gözyaşları içinde başını salladı.
Gülten Nine hemen cebinden çıkardığı küçük bir iple Hakan'ın kolunu bağladı. Sonra keskin bir bıçakla zehirli kanı dışarı akıttı. Hakan, biraz rahatlamıştı. Daha sonra, onu çardağa yatırıp yardım çağırmaya gitti.
Muhtar taksisiyle Gülten Nine’nin evine yanaştığında bahçe, ana baba günü olmuştu. Olayı duyan herkes gelmiş, merakla Hakan'ın başına gelenleri konuşuyordu.
Taksiye Hakan'ı bindirip, hiç vakit kaybetmeden hastaneye götürdüler.
Bu olaydan sonra Hakan bir ay okula gidemedi. Onun için bu olay büyük bir ders olmuştu. Bir daha da eline sapan almadı.


ERDOĞAN TÜCAN

Bu hikaye 1471 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 05 11 2005 / Son Yayın Tarihi : 12 11 2005

SONUNDA BULDUM



Bir Pazar günüydü. Arkadaşlarımla gölün kenarında yürüyorduk. Bir ara arkadaşım Davut “Arkadaşlar bakın göl kenarındaki banklar boş.” dedi. Bu cümlenin anlamını biliyorduk. “Gelin oraya oturalım, otururken de çekirdek yeriz.” demekti. Birbirimizin yüzüne baktık. Kimse itiraz etmedi. Demek ki gidebilirdik. Zaten yürümekten de yorulmuştuk. Hemen yolun kenarındaki sahil büfesinden çekirdek alıp banklardan birine oturduk.

Bizi de karşıdan gören, kol kaslarımızı geliştirmeye çalıştığımızı zannederdi. Kolumuz sürekli kalkıp iniyordu. Parmaklarımızın arasında bir çekirdek. Ağzımızdan dönüşte tam orta noktada savrulan kabuklar. Hani düşünülerek yapılsa karıştırır insan. Kabuğu bile atabilir ağzına.

Hiçbirimiz karıştırıp kabuğu ağzına atmıyordu. Hatta ben kabukları yere bile atmıyordum.

Belediyemiz çöp kutusu koymayı unutmuş diye çekirdekleri kabukları ile yiyecek değilim ya. Yere de atamam. Mecburen kabukları elimde biriktirmeye başladım. Bir yandan da elimdeki çekirdek kabuklarını arkadaşlarımdan gizlemeye çalışıyorum. Görseler ne diyeceklerini adım gibi biliyorum. “Hayrola Yusuf!” Kabuk koleksiyonu mu yapacaksın diyecekler.

Ama elimin de bir kabuk biriktirme kapasitesi var, değil mi? On, bilemedin on beş çekirdekten sonra dolacak. Bu endişeyle bir yandan çekirdek yiyor, bir yandan da çekirdek kâğıdının içine bakıyordum. Tam bu sırada arkadaşlarımdan biri: “Arkadaşlar ben müsaade isteyeceğim.” dedi. Köye gideceklermiş. Acele eve gitmesi gerekiyormuş. Tamam, dedim içimden bu çekirdek faslı bitti; çünkü bir kişi giderse grup dağılır.

Ardından ben izin istedim. “Arkadaşlar benim de evde olmam gerekiyor.” dedim. Tabiî derdim, arkadaşlarım görmeden elimdeki çekirdek kabuklarından kurtulmaktı. Bunun için acele bir çöp kutusu bulmalıydım. Ama nereden bilecektim asıl çilemin bundan sonra başlayacağını. İlçemiz küçük. Herkes birbirini tanıyor. Yolda kiminle karşılaşsam: “Hayrola Yusuf ne saklıyorsun elinde, yoksa yolda bir şey mi buldun?” diye soruyordu. Hayır, bir şey bulmadım, diyorum. Bu sefer de “O zaman elini aç da görelim.” diyorlar. Elimi açsam ne olacak. Bir avuç çekirdek kabuğu. Önce garip garip bakacaklar. Sonra gülecekler.

Son çare olarak acelem varmış gibi koşar adım yürümeye başladım. Böyle olunca en azından acelesi var diye beni yolda lafa tutmazlardı. Sonunda on beş dakikadan beri aradığım şeyi gördüm. İlerideki telefon direğinin tam yanındaydı. Hayatımda bir çöp kutusunun beni bu kadar mutlu edeceğini hiç düşünmemiştim.

Ahmet ÖZDEMİR

Bu hikaye 1671 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 27 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 04 11 2005

ÇAKILLAR



Göz alabildiğine uzanan bir sahilde, irili ufaklı sayısız çakıl taşı vardı. Denizin durgun ve havanın kapalı olduğu zamanlarda, bu taşlardan hiç bir ses duyulmazdı. Sadece martıların çığlıkları ve arada bir uzaktan geçen yolcu gemilerinin sesi yankılanırdı. Ama deniz coşup da dalgalar yükselince, neşeleri gelirdi çakılların. İliklerine kadar ıslanıp titremelerine rağmen, şikayet etmezlerdi durumlarından. Çünkü denizin dalgalarıyla yıkandıklarında, soluk yüzlerine renk gelir ve hava bir de açıksa, üzerlerindeki geçici renkler, güneş ışığından ötürü parlamaya başlardı. İşte bu zamanlarda, çeneleri düşerdi çakılların:

"Biz gerçekten güzeliz!. diye kasılırlardı. Hem renkliyiz hem parlak."

Yaptıkları bu kadarda kalmazdı çakılların. Ara sıra kavga da ederlerdi, "sen küçüksün ben büyük" "ben parlağım, sen soluk" gibi laflarla. Kavganın en civcivli anlarında, bir ses duyarlardı çoğu zaman.

Derinlerden gelen ses:

"Güzelliğinizle asla övünmeyin!." derdi onlara. "Üstelik o güzellik, başkasına aitse."

Çakıllar, bu sese kulak vermez ve renklerini kıyaslar dururlardı. Ama o ses tekrar duyulur ve:

"Renkli olmak hüner değildir!." derdi. "O parlaklık ruhunuzdaysa eğer, renksiz olmak zarar vermez sizlere"

Çakıllar, kendilerine o güzelliği veren şeyi merak etmedikleri gibi, derinden gelen sese de aldırmazlardı. Gülüp geçerlerdi söylenenlere.

Çakılların güzellikleriyle övündükleri bir gün, devlere benzeyen makineler girdi o sahillere. Çelik tekerlekleriyle ezdikleri taşları bin parçaya bölerek. Birbirinden gururlu taşlar, o devlerin pençeleriyle savrulup atıldılar bir yana. Dağ gibi yığılan çakıllardan bazıları, bu sefer "biz üsteyiz, siz altta" diye hor gördüler ezilenleri. Çok kısa bir zamanda, sahilin altı üstüne getirildi adeta. Çakıllar, neler olup bittiğini anlamaya çalışırken, adamlardan sevinç çığlıkları yükselmeye başladı:

"Bulduuuuk!." diye bağırıyorlardı hep bir ağızdan. "Bütün çakıllara bedel olan o taşı bulduk!."

Çakıllar, bulunan şeyin ne olduğunu merak ettiklerinde, adamların ellerinde renksiz bir taş gördüler. Hepsi dudak bükerek alay etmek üzereyken, o renksiz taş güneş gibi parıldayıp selamladı onları, güneş çoktan batmış olmasına rağmen.

Parlak taş, bir kenara atılan çakılların şaşkınlığını fark edince:

"Yıllar boyu sizinle konuşan bendim!." diye gülümsedi. "Sizlerden çok daha aşağılarda ve toprak altında idim. Ama içimdeki ışığı hiç kaybetmedim. Ve o ışığı kimden aldığımı bildiğim için de, gururlanmadım. Bu yüzden de sultalara taç olup başlarda, yüzük olup eller üstünde taşındım asırlardır.”

Çakıllardan hiç bir cevap gelmedi. Adamlar ise, gece olmasına rağmen, makinelerini başka bir sahile yönlendirdiler. Ay ışığından aldıkları parlaklıkla övünen yassı çakılların bulunduğu karşı sahile....

Bu hikaye 1593 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 26 10 2005

CAM ÇATAL



Sekiz yaşındaydım. Bir gün, babamdan anneme bir armağan almak için para istedim. Bana tam bir dolar verdi.

Hemen çıktım evden, şehre inip mağazaları dolaşmaya başladım.

Şık bir mağazaya gidip reyonlarda gezindim. Şık mağazanın nazik görevlisinin dikkatini çekmiş olmalıyım ki, yanıma gelip ne istediğimi sordu. Ona bir dolarım olduğunu ve anneme çok güzel bir armağan almak istediğimi söyledim. Bana, daha ucuz hediyelikler satan bir mağazanın adını verdi.

Tam ümidimi kesiyordum ki, bir mucize yüreğimi yerinden oynattı. Karşımda duran camekanın içinde, çok şık, cam kutusunun içinde duran camdan yapılmış minik bir çatal duruyordu. Nazik bayana çatalın fiyatını sordum.

-"Bugün sizin şanslı gününüz küçük hanım," dedi.

- "O çatal bugün indirime girdi. Fiyatı da tam bir dolar. Bu aralar cam çatallara pek ilgi gösteren olmuyor."

Ben vardım ya! Ertesi gün anneme armağanını verdim.

Babam merakla eğilip annemin elindeki cam kutuya baktı.

- "Ne güzel bir şey bu!" diye annem bir nida attı ve çatalı babama gösterdi,

- "Bakar mısın hem de el yapımı..."

- "Evet, el yapımı," dedim gururla.

- "Vitrine koyabilir miyim?" diye izin istedi annem. Ben de izin verdim.

Yıllar sonra, annem öldüğünde bankadaki kasasından değerli eşyalarını ve mücevherlerini almaya gittim. Kasadaki eşyalarının arasında duruyordu cam çatal, camdan kutusunun içinde. Kutuya bir de not iliştirilmişti:

- "Sen hep düşünceli, sevgi dolu bir insan oldun ve bizi hep mutlu ettin. Seni seviyorum. Annen."

Cam bir çatal mı? İnsan cam bir çatalı neden banka kasasında saklar ki?

Annem saklamıştı, çünkü bu küçük armağan onun için çok, ama çok değerliydi. Banka kasasında saklanacak kadar değerli.

Sevgi, adına verilen en küçük armağanı kralların hazinelerinden daha değerli kılabilecek bir şeydir. Sevginin en güzel yanlarından biri de hafızalarda sonsuza dek yaşayabilmesidir.


















































































































Bu hikaye 1429 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 09 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 17 10 2005

MARİFETLİ ÇOCUK



Üç kadın ellerinde sepetleriyle pazardan dönüyorlardı. Dinlenmek için yolun kenarındaki kanepeye oturdular. Çocukları hakkında sohbet etmeye başladılar.

Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli olduğunu, ellerinin üzerinde dakikalarca yürüyebileceğini söyledi.

İkinci kadın; Bülbül sesli oğlunun şarkılarına herkesin bayıldığını anlattı.

Üçüncü kadın onları dinlemekle yetindi. Niçin konuşmadığını sorduklarında:

- Benimkinin anlatılacak bir marifeti yok, dedi.

Bu konuşmalara kulak misafiri olan bir ihtiyar, kadınların peşinden yürüdü.

Sokağın başında kadınlar sepetlerini yere bırakıp yorulan kollarını, ağrıyan bellerini ovuşturmaya başladılar. Onları gören çocukları koşarak geldiler.

Birinci kadının oğlu perendeler atarak ellerinin üzerinde yürüyordu. İkinci kadının oğlu bir taşın üzerine oturup annesinin sevdiği şarkılardan birini söylemeye başladı. Diğer kadınlar onu coşkuyla alkışladılar.

Üçüncü kadının oğlu ise;

- Sana yardım edeyim anneciğim, diyerek sepetin kulpuna yapıştı. Kadınlar oradan geçmekte olan yaşlı adama, çocuklarının marifetini nasıl bulduğunu sordular.

- Ben marifetli bir çocuk gördüm, dedi ihtiyar. 0 da annesine yardıma koşan şu çocuk, 0, Peygamber (s.a.s.) Efendimiz'in şu hadis-i şerifine uygun davrandı:

"HERKESE ANNESİNİN HİZMETİNDE BULUNMAYI TAVSİYE EDERİM."

Bu hikaye 1125 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 01 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 08 10 2005

BİR UMUDUN GÖLGESİNEKİ HAYAT



Havada barut kokusu vardı. Bağıran, çağıran kadınlar, yeri göğü inleten, insanı katletmek için kullanılan silahlar. Ülkenin bolluğunu ve bereketini kaybettiği bir savaş ortamı…
Her taraf kan ağlıyor. Yeni doğan bebekler böyle bir savaşın ortasında doğdukları için ağlıyorlar. Gözü yaşlı anneler, yetim kalan çocuklar, belki oğulları savaştan sağ-salim döner diye kapıda bekleyen saçları ağarmış ama yürekleri hâlâ genç insanlar…
Evet, Sefa tam böyle bir dönemin ortasında, insanlığın feryat ettiği güzelim Anadolu topraklarında doğmuştu. Sağa doğru taranmış siyah saçları dalgalar oluşturuyordu. Belki de bu zulümün onda oluşturduğu keder gözlerinin siyah olmasına neden olmuştu. Gece gibi ürkütücü ama bir güneş kadar parlak ve sıcak bakışları vardı. Bu bakışları masum hale getiren ipek gibi narin ve kıvrık kirpiklerini, beyaz teni ve ince uzun bir yolu andıran kaşları tamamlıyordu. Sanki bunlar onun acılar çekecek birisi olacağının göstergesiydi.
Bukle bukle, kahverengiye çalan saçları olan Zeynep, Sefa’nın annesiydi. Kahverengi gözleri ve küçük bir ağzı vardı. Yöredeki en güzel kadındı. Ne çare ki güzellik fayda vermiyor, insanları ölümden kurtarmıyordu. Kahrolası bir icad olan silahla Zeynep de vurulmuştu.
Durumuna hep isyan ediyordu küçük Sefa. Savaşın ortasında büyümek, her an bir korkuyla irkilmek… Bir ümit, ta şurada o küçücük kalbinde ufak da olsa bir ümit vardı güzel günlere dair.
Gece-gündüz demeden babasını yollarını gözleyen Sefa, yüreğinin ta derinliklerinden gelen iki, üç damla gözyaşını salıveriyordu toprağa. Toprak, küçük çocuğun bu acı ve ıslak gözyaşlarını emip yüreğinde saklamak istiyor, ama yapamıyordu. Birçok taze insan yere devrilmişti. Toprak o kadar masum insanın kanını saklamıştı ki, sanki isyan edermişçesine koyu bir renge bürünmüştü. O da savaşın olmasını istemiyordu. Ama ne fayda… O ne yapabilirdi ki. O sadece ve sadece masum canlılara dost, yolda kalmışlara yoldaş olabilirdi.
Belki bir sabah babası gelir diye bekleyen Sefa, beklediğini bulacağına inanıyordu. Artık ağaçlarda kuşlar sekmiyor, bülbüller ötmüyor olsa bile, onun yüreğindeki bülbül sabretmesini, sabrederse babasına kavuşacağını anlatıyordu. Bunlar o kadar güzel masallardı ki Sefa’nın savaşın ortasında olduğunu unuttuğu zamanlar bile oluyordu.
Uzun boylu, geniş omuzlu olan Sefa’nın babası Süleyman’ın iri siyah gözleri vardı. Bakışı ürkütücü, duruşu heybetliydi. Ama bu görünüşün altındaki kalpte bir sıcaklık vardı elbet. Kısa kesimli siyah saçlarının arasında zamanın kendisiyle beraber getirdiği, yılların geçtiğini belirten beyazlıklar göze çarpıyordu. Gayette yakışıklıydı Süleyman. Ama askere gelmeden önce Yusuf Dede’ye emanet ettiği karısının ölümü ve oğluna olan hasreti bedeninde büyük bir tahribata yol açmıştı. Zamanın insan vücuduna on yılda yaptığı değişiklikleri bu olaylar kısa bir süre içinde yapmıştı. Oğlunu çok özleyen Süleyman, her an oğlunu düşünüyordu.
Oğluna sarılıp koklayabilme özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Bu yüzden, az kalsın bir düşman askeri tarafından şehit edilecekti. Ama yiğit insanların yiğit dostları olur ya aynen onun gibi cengâver arkadaşı, can yoldaşı İbrahim son anda yetişti ve dirsek darbesiyle düşman askerini yere serdi.
Süleyman ile aralarında çok eskiye dayanan bir kan davası olan Halil, babasının kanını yerde bırakmamak için Süleyman’ı öldürmeye karar vermişti. Ama aniden aklına bir fikir geldi. Süleyman’ı öldürmek, Süleyman’a bir anlık acı verirdi. Ne yapıp etmeli onu vatanından uzaklaştırıp her an ıztırap çektirmeliydi. Bu nedenle Süleyman’ın bir açığını yakalamak için çalışıyordu. Bir gece yine bu sebeplerden dolayı Süleyman’ı gözlerken, Süleyman’ın İbrahim’le birlikte düşman birliklerine gizlice girdiklerini gördü ve komutanı da yanına alarak iki arkadaşın peşine düştü. Bir kayanın arkasına gizlenen Halil ve komutan olan biteni rahatlıkla görüyorlardı. İki arkadaş bir Yunan askeri olan Kostas’la bir şeyler fısıldaşarak konuşuyorlardı. Süleyman’ın yarın arkadan dolaşıp sizinle harbe gireceğiz sözlerini yarım yamalak duyan komutan ve Halil, iki arkadaşı vatana hainlik suçundan yakalattırmak için orduya geri döndüler. Aslında Kostas saf değiştirmiş bir askerdi. Osmanlı için casusluk yapıyordu. Bunu da sadece İbrahim, Süleyman ve doğu yönünde harpte olan Osman komutan biliyordu. Süleyman onun yarın ki harpten zarar görmemesi için uyarmıştı.
Halil, Kostas’ın saf değiştirdiğini bir hafta önce Süleyman ve İbrahim aralarında konuşurken duymuştu. Bu nedenle iki arkadaşın suçsuz olduğunu biliyordu. Sabahın erken saatlerinde savaş hazırlıkları yapıldığı sırada orduya mensup üst görevliler gelip İbrahim ve Süleyman’ı götürdüler. Komutan dün geceki olayları ve duyduklarını anlattı. İftiraya uğramış olan iki arkadaş Kostas’ın kendi saflarında olduğunu anlatmaya çalıştılar hatta kendisinin getirilmesini istediler. Fakat Halil bunların olacağına bildiği için Kostas’ı öldürmüştü. Osman Komutan’da anlaştılar, hatta kendisinin getirilmesini istediler. Osman komutan da harpte şehit düşmüştü. Artık onlara inanacak kimse kalmamıştı. Önlerinde uzun ve engebeli bir yol vardı. Sürgün yolları…
Bu durum iki arkadaşı derinden yaraladı. İftiraya uğramış üstüne üstlük bir de sürgün ediliyorlardı. Peki nereye? Bunu zaman gösterecekti. Sefa’nın içi içine sığmıyordu. Karşısında gördüğü acaba bir hayâl miydi? Kollarını açıp ona doğru koşan babası değil miydi? Peki niye hareket edemiyordu? Boğazına bir şeyin düğümlendiğini hissetti. Babasına koşup sarılmak istiyor ama koşamıyordu. Heyecandan elleri ayakları titriyor, kelimeler bir türlü dudaklarından dökülmüyordu. Bunun gerçek olduğuna bir türlü inanmak istemiyordu. Belki bu bir rüyâydı ve bitince çok üzülecekti. Ama içindeki bülbül ona koşmasını koşarsa ancak gerçeklere ulaşabileceğini söylüyordu. Ruhunu tetikleyen bu düşünceler Sefa’nın babasına doğru koşmasını sağlıyordu. Simsiyah gözlerin kapatıp, babasının kollarını arasındayken ağzından dökülen “Baba, baba seni çok seviyorum.” sözleriyle son bulmuştu. Sefa şimdi çok mutluydu. O kadar mutluydu ki babasının sürgüne gönderildiğine üzülmedi bile. Nasıl olsa o da babasıyla birlikte gidecekti. Zaten küçük Sefa sürgünün ne olduğunu nereden bilecekti ki daha altı yaşındaydı.
Oğlunu da yanına alan Süleyman ve İbrahim ordu görevlileri tarafından yaşamın zor olduğu uçsuz bucaksız dağların arasında çorak bir yere getirilmişlerdi. Buradaki toprak güzel yurdun toprakları gibi değildi. Büyük emek ve çabalar sonucu ancak yaşayabilirlerdi. Öncelikle kendilerine kalacak bir yer bulmaları gerekiyordu. Tabii ki bu çok zordu. Kimse onları evine kabul etmedi. Ne kiralık ne de satılık bir ev vardı. Zaten bulundukları yerde çok az insan yaşıyordu. Bulabildikleri sadece satılık bir arsaydı. Yanlarında bulunan paranın büyük bir çoğunluğunu bu arsayı almak için harcadılar, şimdi işe koyulma vaktiydi. İlk iş olarak kendilerine barınacak bir ev yapmaları gerekiyordu. O kızgın güneşin altında sırtladıkları taşları teker teker dizdiler. Çamurla birleştirip balçıkla sıvazladılar. Artık başlarını koyabilecekleri bir evleri vardı. Geriye kalan paralarıyla da yiyecek stoku yaptılar ve Sefa’nın yanına oynamak için aldığı tohumları teker teker toprağa özenle ve içten duyulan şefkatin yumuşaklığıyla bir koruyucu görevi görmesi için toprağa teslime ettiler.
Her doğan gün büyük bir heyecanla kalkıp toprağa bakıyorlardı. Büyük bir emek sarf etmişlerdi. Artık dayanacak ne güçleri ne de yeteri kadar yiyecekleri kalmıştı.
Tam ümitleri kaybolmuş, kaderlerine isyan etmek üzereyken küçük Sefa güneşin ilk ışıklarıyla uyanıp dışarıya çıktığı vakit, güneşin kızılımsı renginin yeşil yapraklar üzerindeki dans edişine, ılgıt ılgıt esen rüzgâra hayran kaldı. Yapraklar sanki göğe doğru kollarını açmış sabrın bir meyvesi olduklarını ispatlamaya çalışıyormuşçasına yeni doğan güneşe ve temiz havaya “Merhaba” der gibiydiler. Dünya bir anda değişmişti sanki. Sefa gece gibi siyah olan gözlerini açtığında çorak topraklar üzerinde hayata karşı dimdik duran bitkilere baktı. Yeryüzüne bir örtü gibi yayılan yeşil bir umudun, mavi gökyüzünde bir gerdanlık gibi uzanan bembeyaz bulutlarla sakin ve huzur dolu uyumu…

Bu hikaye 818 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 21 09 2005 / Son Yayın Tarihi : 28 09 2005

BİR RÜYANIN ANLATIKLARI



Evren'in ailesi çok zengindi. Babası üç fabrikanın sahibiydi. İş yerlerinde yüzlerce insan çalışmaktaydı. En küçük maddi bir sıkıntıları yoktu. Ellerindeki mal varlığı yaşamlarında kendisini belli ediyor, son derece lüks bir hayat yaşıyorlardı. Onların sözlüklerinde 'tutum' diye bir kelime yoktu. Şehrin en lüks semtinde yaşadıkları villalarında her şeylerini bolca ve sorumsuzca kullanıyorlardı. Savurganlık ve şaşaa onların yaşantılarını özetleyen iki kelimeydi. Evren'in babası etrafındaki insanlara zenginliğim gösterme meraklısıydı. Bu nedenle en büyük haz aldığı şey, çevresindeki insanlara parasıyla kendisini kabul ettirmek ve maddi gücüyle saygınlık kazanmaktı. Her gün insanların yanına yeni elbiselerle çıkmasının nedeni de esasında buydu. Çevresindekiler de sırf parası nedeniyle onunla sahte dostluk kuruyorlar, maddi gücünden istifade edebilmek için yüzüne gülüyorlardı. İçlerinden ise tamah ediyorlar, elindekini kaybetmesinin hayâlini kuruyorlardı.
Eşinin durumu kendisinden pek farklı değildi. Mutluluğun çok para harcamaktan geçtiğini, sadece para harcamakla mesut olacağını sanıyordu. Dolabındaki elbiselerin, ayakkabıların ve çantaların sayısını kendisi de bilmiyordu. Her akşam lüks villanın bütün ışıklarını yaktırıyordu. Böylece evlerinin başkalarınca her zaman fark edilmesini sağlıyordu. Eşi gibi o da başkalarının kendilerine gıpta etmesinden büyük bir haz alıyordu.
Evin tek çocuğu olan Evren de anne babasından aşağı kalmazdı. Kapılarının önünde duran jipe binerek arkadaşlarına hava atmak, ne kadar zengin olduğunu göstermek için onları arabaya alıp tur attırmak, bu arada bir şeyler ısmarlayarak zenginliğini göstermek, babası gibi onun da en çok zevk aldığı şeydi. Arkadaşlarının önünde pahalı şeyleri satın alıp yemekten, yemeğin kendisi kadar haz alıyordu. Har vurup harman savurarak harcadığı harçlıklar belki bir işçinin veya bir memurun aldığı maaştan daha fazlaydı. Odasının içi ise bir başkaydı. Akla hayâle gelmeyecek eşyalara sahipti. Çünkü her istediğini aldırıyor veya kendisi alıyordu. İçinde yüzdüğü bolluk ona sahip olduklarına değer vermek duygusunu unutturmuştu. Bundan dolayı, ihtiyacı olmamasına rağmen sırf renginden veya başka bir farklılığından dolayı aynı giysiden birkaç tane aldığı oluyordu. Sonunda, giymediği elbiseler çuvallara doldurularak atılıyordu. Aynı Evren, ayakkabılarında küçük bir sıyrık olunca babasından yeni bir ayakkabı istiyordu. Ayakkabısının biraz eskimesi onu atmak için yeterli bir nedendi. O da babasıyla annesi gibi ayakkabı koleksiyonu yapıyor gibiydi.
Babası ve annesi onu okula gönderiyor, cebini harçlıkla dolduruyor, böylece velilik görevini yerine getirdiklerini düşünüyorlardı. Okula gönderiyorlardı, ama bir yandan da 'okuyup da ne olacak' diye düşünüyorlardı. Nasıl olsa hiçbir sıkıntıları yoktu. Onların bu tavrını çok iyi biliyordu Evren. Babasının parasına güvenerek okumak istemiyordu. Dersleri, öğretmenleriyle arkadaşları yanında kendisi için de çekilmez hale getiriyordu. Okulu âdeta sirk gibi görüyordu. Oraya gününü geçirmek için gidiyordu. Bu düşüncesi elbette çok yanlıştı. Sonuçta karnesinde her zaman bol zayıf bulunurdu. Bunlar Evren için hiç önemli değildi. Nede olsa babasının çok parası vardı. Bütün bu yanlış düşünceleri ailesinden kazanmıştı.

Evren her şeyde olduğu gibi kâğıt kullanımında da bir o kadar tutumsuzdu. Kâğıtlara olmadık şeyler yazar, beğenmediği zaman silmek yerine yırtıp atardı. Defterlerini tamamen bitirdikten sonra yeni bir deftere geçtiği hiç olmamıştı. Okulda, defter ortasından yaprak yırtıp uçak yapmak hobisi olmuştu. Villalarından çöp kutusuna giden en çok şey, daha kullanılabilecek durumda olan kâğıtlardı. Oysa her bir kâğıt ağaç demekti. Gereksiz, müsrif bir şekilde harcanan her kâğıt, daha fazla ağaç kesilmesi demekti. Ama Evren'in bunları düşünecek ne hâli, ne de niyeti vardı. Anne ve babasından gördüğü üzere lamba kapatma âdeti de yoktu. Boşa giden ülkenin enerjisiymiş, varsın olsun. Evren'in bunu sorun edinecek bir anlayışı yoktu, çünkü evde örnek alacağı kimse yoktu.
Evren'in evinden çöpe giden ikinci şey ise yemek ve ekmek artıklarıydı. Ailede bir öğünden artan yemeğin bir sonraki öğünde yenmesi söz konusu değildi. Artan yemekler mutlaka çöpe giderdi. Hele ekmek israfı anlatılacak gibi değildi. Yarım kalan ekmekler bir daha yenilmiyordu. Bayat ekmek yemek diye bir şey bilinmiyordu bu evde. Oysa o ekmek ne zahmetlerden sonra sofraya geliyordu. Çiftçinin toprağa tohum atması, tohumun yeşermesi, harman olup değirmene gelmesi, değirmenden alınıp fırına aktarılması ve fırında ekmek olup sofraya gelişi… Geçen uzun ve zahmetli sürecin farkında değildiler. Dünyanın ve ülkenin pek çok yerinde, birkaç somun için akşama kadar çalışan insanlar yanında bunu dahi bulamayanların varlığı onların gündeminde yoktu. Mühim olan, her zaman her şeyin en iyisine sahip olmalarıydı.
Aile suyu da çok tutumsuz bir şekilde harcıyordu. Fertler ellerini yıkarken suyu boşa akıtıyor, dişlerini fırçalarken musluğu kapatmayı pek düşünmüyorlardı. Bir diş fırçalaması için harcanan su gereğinden çok fazla oluyordu. Oysa suyun insan yaşamında önemli bir yeri vardır. Dünyanın pek çok ülkesinde insanlar susuzluk nedeniyle sıkıntı çekip sıtma gibi hastalıklarla boğuşurlarken, bazı ülkeler arasında su yüzünden ihtilaflar çıkmaktaydı. Hatta bazı ülkeler başka ülkelerden parayla su almanın yollarını aramaktaydı. Evren ve ailesi ise güzel ülkelerinde bolca bulunan bu nimetin değerini bilecek ve onu boşa harcamayacak düşünce derinliğinde değillerdi.
Onlar böyle zevk içinde yaşarken dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ülkede ekonomik kriz patlak verdi. Pek çok işveren beklemedikleri buhran nedeniyle girdikleri borcun altında ezildiler ve her şeylerini kaybettiler, ellerindeki mallar ve fabrikalar kredilerin ödenmesine gitti. Sonuçta fabrikalar kapanmaya, atölyeler tasfiye edilmeye, işçiler çıkarılmaya başlandı. Krizden etkilenenlerden biri de Evren'in babasıydı. Babasının siyah saçları kısa sürede aklarla doldu. Fabrikalar ve oturdukları villa ile arabalar ne olduğunu anlamadan birden ellerinden uçup gitti. Babası iflas etmişti. Aile bütün mal varlığını kaybetmişti. Gerçekten zor durumdaydılar. Yıllarca zevk ve sefa sürdükleri villalarını hüzün ve burukluk içinde terk etmek zorunda kaldılar. Artık derme çatma, iki küçük odası olan gecekondumsu bir evde kirada yaşayacaklardı. Koca villadan küçük bir eve... Nereden nereye...
Para harcama ve partilerde keyif sürme düşkünü olan anne artık bulaşık yıkıyordu. Kahvaltı sofralarında iki çeşitten fazla bir şey bulunmuyordu. Bazen üç öğün aynı yemeği yedikleri oluyordu. Ekmek ve yemek artıklarının çöpe gittiği ailenin, neredeyse çöpe atacak bir şeyi olmuyordu. Ekmeğin kıymetini şimdi anlamışlardı. Musluklar daha dikkatli açılıyor, oda terk edilirken ışık mutlaka söndürülüyordu. Baba artık zengin bir iş adamı değildi. Aldığı maaş evini geçindirmeye yetmiyordu. Zorluk ve sıkıntı içinde hayat sürmeye çalışıyorlardı, Yaşamaya çalışmanın ne olduğunu yeni anlamışlardı.
Evren ter içinde uykusundan uyandı. Bütün vücudu su içinde kalmıştı. Saçları banyodan çıkmış gibi ıslaktı. Gördüğü dehşetengiz düşün etkisiyle titriyordu. Rüyanın gerçekte olabileceğini düşünerek çok korktu. Sabah ilk işi, gördüğü rüyayı, her şeyin bulunduğu kahvaltı sofrasında anne babasına anlatmak oldu. Düşüncelerini heyecanla ailesine aktardı. Dili döndüğünce, yaşadıkları hayatın doğru bir hayat olmadığını, ellerindeki nimetin değerini bilmediklerini anlatmaya çalıştı. Babasıyla annesi düşünceye dalan bakışlarla kendisini dinliyorlardı. Evrenden beklemedikleri bu konuşmanın verdiği şaşkınlık yanında söylenenlerin çıplak gerçekliği onları sarsmıştı. Hem ona kötü örnek oldukları, hem de ellerindeki nimetin değerini bilmediklerinden dolayı büyük bir pişmanlık içindeydiler. Sofraya çöken sessizlik ortamında hepsi aynı şeyi düşünmekteydiler. O da hayatlarına çeki düzen vermeleri gerektiği... İlk önce baba, sonra anne, ardından da Evren hayatlarının bundan sonrası için düşüncelerini anlattılar, pişmanlıklarını dile getirdiler. Konuşmaların ardından tarifi imkânsız bir sevgi çemberi onları kuşatmıştı. Sanki şimdi gerçek bîr aile olmuşlardı.
Bu konuşmanın ardından evde büyük bir değişim yaşanmaya başladı. Yemekler ve ekmekler çöpe atılmıyor, musluklar ve ampuller gereksiz yere açık bırakılmıyordu. Evren ayakkabılarını yıpranana kadar giyiyor, her gün yeni elbiseler almak peşinde mağaza mağaza gezinmiyordu. Tutumlu olmayı öğrenmişti. Hayatını başkalarına beğendirmek için değil kendisi için yaşamaya başlamıştı. Değişimin ardından evlerine yeni bir havanın geldiğini hepsi fark etmişti. Har vurup harman savurmadan da mutlu olunabileceğini hatta bunun gerçek mutluluk olduğunu şimdi anlamışlardı.

Evren'in okuldaki durumu da birden değişiverdi. Derslerine ciddiyetle eğiliyor, ödevlerini zamanında yapıyor, öğretmenleriyle arkadaşlarını yeni hâliyle şaşırtıyordu. Ancak herkes bu durumdan son derece memnundu. Okuldaki muslukları açık bırakıp kaçan, lambaları gereksiz yere açmayı marifet sayan, okul eşyalarına zarar vermeyi kendisini ispat etmek olarak gören Evren gitmiş, okula kendi evi gibi sahip çıkan biri gelmişti. Odasından da çöpe gereksiz kâğıt gitmiyordu artık.

Bir rüya ona ve ailesine çok şey öğretmişti. Gerçek mutluluk savurganlıkta değildi. Mutluluk, insanın, ne kadar zengin olursa olsun, elinin altındakilerin değerini bilmesindeydi. Ayrıca bu sadece zenginler için değil, zengin-fakir herkes için geçerliydi. Çünkü sahip olunanlar aynı zamanda üzerinde yaşanan ülkenin değerleri ve zenginlikleriydi. Vatansever insan da yurduna sahip çıkan insan demekti. Bu bilinçte olan bir insan memleketinin kaynaklarını savurarak harcamayacağı gibi, başkalarının da sahip olduklarından istifade ettirir, etrafındakilere yardımcı olur. Evren artık bunu da yapıyor. O, maddi durumu iyi olmayan arkadaşları için de gerçek bir dosttur artik...

Feyza Nur Yıldırım

Bu hikaye 933 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 09 2005 / Son Yayın Tarihi : 20 09 2005

YALNIZ KENDİNE GECE



Yorganı başına geçirdiği uzun bir süre olmuş, daha sonra yorganın altında nefessiz kaldığını anlayınca yorgandan başını çıkarmıştı.
Yatağa yattığı yaklaşık bir saat olmuştu, ama henüz gözüne damla uyku girmemişti. Oysaki yorgunluktan bütün vücudu kırılıyordu.
- Ah anne ah! Televizyonun karşısındayken uyuyakalmıştım ne güzel. Ne vardı uyandıracak. Elbiseyle yatılmazmış da ütüsü bozulurmuş da böyle televizyonun karşısında koltukta iki büklüm uyunur muymuş da… Şimdi gel de tekrar aynı kıvamda uykuyu yakala, diye söylendi kendi kendine.
Gözleri karanlık odada oynaşan perdenin oluşturduğu hayâllere takıldı kaldı. Bu manzara bir süre böyle devam edip gitti. Ne zaman kendinden ve aklına takılan sorulardan kaçmak için uyumak istese gece zehir oluyordu. Bir sağa bir sola dönüyor, sırt üstü, yüz üstü uzanıyor; uyumanın her türlüsünü deniyordu, ama olmuyordu. Bir türlü uyku gözüne girmiyordu. Bir tepe üstü yatmayı denemek kalmıştı, uykuyu yakalamak için. Ama ne mümkün… Sanki evdeki bütün kahveyi bir fincana doldurup bir yudumda ona içirmişlerdi.
Akvaryumdaki balıklar, tekir kedi hatta saatin içindeki guguk kuşu bile uyumuştu o hâlâ zırnık uyuyamamıştı.
Duvar halısına bakıp oradaki ceylanları saymaya çalıştı. Çitin üzerinden atlayan koyun bulamamıştı saymak için ama ceylanları vardı. Ama oradan da bir şey çıkmadı. Hep o aklına takılan sorular sebep oluyordu bu uykusuzluğa.
Birkaç aydır böyle geçiyordu. Oysa ondan önce ne kadar rahat uyuyabiliyordu. Karanlık bastırdı mı o düşünceler onu sarıyor bir türlü uyutmuyordu. Annesi babası ve kardeşlerinin uykuya geçmesi, sessizlikten anlaşılıyordu.
Kalkıp camı açıp dışarı bakmak istedi, ama karanlıktan çekindiği için yatağından çıkamadı.
Odanın içinde bir tek saatin tıkırtıları vardı.
Nedendir içini kaplayan korku geceyle birlikte birden başlıyordu. Aklına takılan soruları cevaplamak için soracak biri de çevresinde olmayınca olduğu yerde kıvranıp duruyordu.
Ne zaman çevresindeki arkadaşlarına aklından geçen soruları söylese: “Yahu bırak şimdi bunları düşünmeyi. Genç adamsın daha. Biraz yaşlan o zaman düşünürsün bunları. Sonra gençliğinde yapacaklarını geri dönüp yaşayamazsın. Hem ileride bir tövbe ettin mi; oldu, bitti.” diyorlardı. O da onlara sözlerinde kendini ikna etmeye çalışıyordu. Yalnız gece karanlığına bu düşünceler dayanmıyordu.
-Ya yaşlanmadan tövbe etmeye zaman kalmadan, doğru dürüst bir hayata başlamadan hayat biterse. Ya bu gece karanlığından karanlık yerlere giderse… Ya sabah bir daha olmazsa. Ya… Ya… Hayır, hayır uymalıyım…
Sorular hep böyle gelip takılıyordu ve bir daha yatakta uykuya kavuşamıyordu. Aklına yatağının kenarına koyduğu radyo geldi. Bir şeyler dinleyip kurtulacağını düşündü. Kulaklığı kulağına takıp bir şeyler dinlemek için kanalları dolaştı. Bir süre sonra radyoda da bir şeyler bulamayınca kulaklığı çıkardı. Filmlerde olduğu gibi kalkıp süt içip uyku denemeleri yapacaktı. Ama karanlıktan korktuğu için ona da cesaret edemedi.
Çocukken yaptığı gibi gürültü çıkarıp birilerini uyandırmak ve onların uyanıklığından faydalanarak mutfağa kadar gitmek istedi ve öksürdü. Kafasını yastıktan kaldırmıştı. Artık yatakta oturuyordu. Birkaç kez daha en kuvvetlisinden öksürdü, ama hiçbir tepki alamayınca, oflayarak yatağa doğru uzandı.
Hatta bir ara yataktan fırlayıp avazı çıktığı kadar çığlık attıktan sonra lambaya ulaşmayı bile hayâl etti. Daha sonra kendi kendine ne kadar saçma deyip vazgeçti. Bu sıkıntıdan kurtulmak istiyordu. Bir insan sesi duymak ve rahatlamak için bütün yıl biriktirdiği parayı bile verebileceğini düşündü.
Biraz sonra saatin çok ilerlemiş olduğunu daha iyi anladı. Lakin dışarıdan içindeki alevleri soğutan serin bir ezan sesi geliyordu. Daha sonra kendi kendine:
- Çocuklaşma kalk ve kaçtığın, görmemezlikten geldiğin bütün gerçeklerle yüzleş, dedi.
Duvarda asılı panodaki söz aklına geldi aklına. “Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar.” Gerçeklerden kaçamayacağını anladı. Yatakta ve hayatta gerçekleri görmemek için çektiği acıların ne kadar yanlış olduğunu düşündü.
Gözlerini açtı gecenin içinde. Gecem daha fazla acı içinde geçmemeli, deyip yatağından kalktı ve abdest almaya doğru gitti. Çeşmeden dökülen suyun serinliği hem bedenini hem de sabaha kadar onu rahatsız eden düşüncelerini temizliyordu. Abdestten sonra huşu içinde durduğu namazdan sonra yatağına girdi. Bir kuş gibi çırpınan yüreği artık huzurluydu. Bütün kaygıları uçup gitmişti. Kuşlar günün aydınlığını müjdelerken Emre mutlu bir şekilde uykuya dalmıştı, ama gerçek huzura uyanmıştı.


Bu hikaye 734 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 09 2005 / Son Yayın Tarihi : 12 09 2005

ÇOBAN KÖPEĞİ



Ahmet yamaçtaki bağlarından doldurduğu bir sepet üzümü koluna takmış, kan ter içersinde köyüne doğru ilerliyordu Annesi bağda olgunlaşan üzümleri toplayıp bir öbek yapmış, Ahmet'i de üzümleri alıp eve götürmekle görevlendirmişti.
Ahmetlerin bağlan köyden üç kilometre kadar uzaklıkta, Bostan Dağının yamaçlarındaydı. Dağın yamaçları üzüm bağıyla doluydu. Dağın diğer sırtında ise Yalaza Köyü vardı. Ahmet kaç kez bağı Yalaza köyünün koyun sürülerinden korumak için, bu köyün çobanlan ile kavga etmişti. Hepsinden kötüsü de koyun sürülerini korumak için gezdirilen çoban köpekleri ile karşılaşmaktı. Köpeklerin boylan neredeyse Ahmet'in omuz hizasına kadar geliyordu.
Ahmet'in bu korkunç yaratıklara 'karşı tek silahı yanında taşıdığı kalınca bir sopaydı. Gerçi sopayı hiç kullanmamıştı. Ne zaman ona gerek duysa çobanların ıslığı imdadına yetişirdi. Çobanlar sürünün etrafında göremedikleri köpeklerini ıslık çalarak çağırıyorlardı,
Ahmet kaçıncı kez bilinmez yine sepetini Doldurmuş, bağdan eve dönüyordu. Toprak yolun büyük bir kısmını geride bırakmıştı. Köyün yakınındaki Akçeşme'ye kadar geldi. Âdetiydi, Akçeşme'nin başında birkaç dakika oturur, elini yüzünü yıkardı. Çeşmenin buz gibi soğuk suyundan içer, susuzluğunu giderirdi. Yine sepetini ve sopasını çeşmemi üst tarafındaki çam ağacının dibine bıraktı Ayağının lastik ayakkabılarını çıkardı. Çorap giymemişti. Üzerinde kısa kollu bir tişört vardı. Yaz mevsimiydi, hava çok sıcaktı. Çeşmeye yaklaştı. Önce kana kana suyunu içti. Elini yüzünü yıkadı. Ayaklarını buz gibi soğuk suyun içinde bekletti. Yorgunluğu azalmıştı. Dedesinden duymuştu, soğuk su insanları dinlendirirdi.
Ayaklarını suyun altından çekmek için harekete geçmişti ki, arkasından gelen hırlama sesiyle irkildi. Korkuya kapılmıştı. Heyecanla hemen arkasına döndü. Karşısında uzun gri tüyleri olan kocaman bir çoban köpeği duruyordu. Korkudan titremeye başladı. Çoban köpeği ağzını açmış, iri dişlerini Ahmet'e gösteriyordu. Kudurmuş gibiydi.
Ne yapacaktı şimdi? Köpek ile arasındaki mesafe sadece birkaç metreydi. Hareket etmeye çalışırsa, bir anda köpeğin iri cüssesi altında kalabilirdi. Belki de köpek bacağını ısıracak onu dayanılmaz acılar içinde bırakacaktı. Donup kalmıştı. Kalbi korkudan dışarıya çıkarcasına atmaya başladı. Kıvranıyordu, yardım istemek için bağırmak, şaşkınlıktan aklına gelmiyordu.
Bu durum birkaç saniye sürdü. Köpek bir anda korkudan titreyen Ahmet'in üzerine atladı. Ahmet sırt üstü yere düşmüştü, yerde bağırmaya çırpınmaya başladı. Korkudan gözlerim kapatmış, incecik elleri ve ayaklarıyla köpeğe karşı koymaya çalışıyordu. Fakat bir an ellerini ve ayaklarını hiçbir şeyin zorlamadığını fark etti. Gözlerini açtı. Üzerinde ne çoban köpeği ne de onun sivri dişleri vardı.
Hemen kalktı, arkasına döndü ve o müthiş manzara ile karşılaştı. Az önce ona hırlayan köpeğin dişleri arasında büyük bir yılan can çekişiyordu. Çoban köpeğinin hedefi kendisi değildi O su içerken yanına sinsice yaklaşan bir yılandı. Çok korktuğu çoban köpeği hayatını kurtarmıştı.

Hasan DEMİRHAN

Bu hikaye 763 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 27 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 03 09 2005

PÜF NOKTASI



Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.
Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı...
Berber: "Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah'ın varlığına inanmıyorum."
Adam: "Peki neden böyle düşünüyorsun?"
Berber: "Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu?
Allah olsaydı, kimse acı çekmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum..."
Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berber dükkânına geri döndü.
Adam: "Biliyor musun ne var, bence berber diye birşey yok."
Berber: "Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim."
Adam: "Hayır, yok. Çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı."
Berber: "Hımmm... Berber diye bir şey var, ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?"
Adam: "Kesinlikle doğru! Püf noktası bu! Allah var ve insanlar ona gitmiyorsa, o ne yapabilir ki?
İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!"

Bu hikaye 705 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 19 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 26 08 2005

ÜÇ GÜL



“Kutu kutu pense elmamı yerse
Arkadaşım Sevde arkasını dönse!”

Her gün ağzımdaki cümlelerdi bunlar; döner, döner, dönerdik. Akşama kadar bu oyunu oynayarak asla bıkmazdık. Bizden bahsediyorum, biz dört kafadardan.
Ben, Aziz, Sevde ve Semra! Mahalle arkadaşı, oyun arkadaşı, can arkadaşıydık. Sadece geceleri birbirimiz göremezdik ama sabahı iple çekerdik. Yeni bir gün, yeni oyunlar, haylazlıklar… Belki çocuktuk, büyüklerin deyimiyle “yumurcak” tık ama kocaman bir dünya kurardık her gün kendimize. İçinde hayallerimizin olduğu bir dünya.
Bir araya geldiğimizde önce doyasıya oynar, yorulur sonra bahçemizin çardağında oturur bir yandan ayranlarımızı yudumlar bir yandan da hayaller kurardık.
Aziz, bir uçağı olsun isterdi, onunla tüm dünyayı gezip görmeyi hayallerdi. Sevde şekeri çok sevdiği için kocaman bir şeker dükkânı olmasını ve isteyen bütün çocuklara vermeyi, Semra büyük okullarda okumayı, büyük bir insan olmayı, parası olursa bir okul yapmayı, bütün kimsesiz çocukları okutmayı isterdi. Bense dünyanın bütün çocuklarıyla arkadaş olmayı…
Hemen her gün bahçedeki çardakta oyunlar oynar, sonrasında da bu kimselere söyleyemediğimiz kendimizce müthiş olan hayallerimizi paylaşırdık. Hatta hayallerimizin gerçekleşmesi için bahçemize güller dikmiştik. Her gün suluyorduk. Kimin fidanı önce büyürse o hayal gerçekleşecekti, buna öylesine inanmıştık ki!
Ve bir gün, ansızın bir gün onları hayallerimizle birlikte yitirdim. Depremde Aziz, Sevde ve Semra beni bırakıp gitti. Artık birlikte oynayacak, gülecek kendince dünyalar kuracak dostlarım, can arkadaşlarım yoktu. Artık bahçenin de tadı yok, sanki çardak bile ağlıyor. Geceleri yatağıma girdiğimde yaşadıklarımızı düşünüyorum, boğazım acıyor, yüzüm ıslanıyor, yorganım teselliye çalışıyor. Ben onları çok ama çık özlüyorum. Her gece çağırıyorum onları; gelin yine oyunlar kuralım, hayallerimizden konuşalım diyorum. Gelmiyorlar, gelemiyorlar. Tek tesellim rüyalarım, rüyalarda görüşüyoruz bazen. Güllerini soruyorlar bana, bahçemizdeki güllerimizi, en çabuk Semra’nın ki büyümüş. Söylüyorum o kadar seviniyor ki!
Öyle hoşlar ki! Altından çardaklarda oturtuyorlar, kristal bardaklarla ayran içiyorlar…
Ve ben onları tekrar rüyamda görüyorum. Semra, bir grup çocukla bir sınıfta Sevde camdan bir şeker dükkânında, Aziz ise göklerde…
İşte canlarım, can arkadaşlarım nerelerdeler!
Bense uyandığımda yerimdeyim. Belki ben onlar kadar çabuk ulaşamadım hayalime ama biliyorum, bekliyorum bir gün olacak. Ve ben de onlarla, o altın çardakta oturup konuşabileceğim.
Bahçemizdeki güller şu anda üç yaşında. Üç yaşında, üç gül. Henüz küçük görünen Aziz, serpilmeye yeni başlamış Sevde ve goncasına durmuş Semra! Onların adı hep böyle kalacak. Ve biliyorum ki bahçemizden güller hiç eksilmeyecek. Dünyamızdan da Aziz’ler, Sevde’ler, Semra’lar!
Tüm güllere selamlar…

Bu hikaye 799 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 10 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 18 08 2005

ZAFERİN BEDELİ



O sabah bir buruklukla uyandı. Doğruldu yatağında. Camdan dışarıya, oğlunun gittiği tarafa, baktı. "Ne yer ne içer oralarda yavrum?" diye düşündü. Gideli daha kırk gün olmamıştı ama içine bir burukluk çökmüştü. Bu tasayla yaşlı yüzüne yeni çizgiler eklenmiş, gözleri daha bir çökmüştü sanki. Yanağından incecik bir damla düştü nasırlı elinin üzerine.
Fatma Nine görmüştü savaşı. Biliyordu yavrusunun şimdi hangi cephede olduğunu. Onun içindi bu tasası. Birden hatırladı çocukluğunu. Yunan askerleri köylerini basmadan önce haber almış, anası onları dağa kaçırmıştı. Koskoca bir köy çoluk çocuk düşmüştü yola. Babası savaştaydı o zaman. Anası onları zorlukla sırtlayıp, beline evden aldığı kör bir bıçağı dolayıp çıkmıştı dağlara. Babası savaştan çok sonra dönmüştü. Görmez, konuşmaz bir adam olmuştu babası. Konuştuğunda sadece savaştı anlattığı, yanı başında onca arkadaşının, nice taze delikanlının toprağa düşüşüydü. Kan akan dağları, geceyi gündüze çeviren ateş toplarını anlatıyordu hep.
Yerin gökle nasıl bir olup, kendisini yutmaya çalıştığını anlatıyordu. Çığlıklar, koşuşmalar, sevdiğini son kez göremeden ölenler... "Dedelerimdi, onlar, amcalarımdı." diye düşündü Fatma Nine." Ne canlar, yitirdik bu toprak uğruna." Hayâl meyâl gözünün önüne geldi, dağdan köylerinin yanışını izlemeleri. Köyden çıkarken bulamadığı kedisi için ağlamıştı.
Şimdi oğluydu yangın yerinde bıraktığı, düğünle zurnayla, dualarla asker ettiği oğlu. "Toprak ki bizim en değerli nimetimiz. Onu canınla koru oğlum. " demişti, uğurlarken. Ama çok özlemişti onu.
Hem yüreğinin tam can yerine oturan bu acı da neydi?
Kapı çalındı
Pat !.. Pat!.. Pat!...
Hayır olsun, diyerek dermansız ayaklarıyla kapıya yürüdü.
- Oğlun şehit olmuş Fatma Nine, dediler.
- Allah'ım ne kolay söylediler, dedi.
Yığıldı oracıkta Fatma Nine. Çatlamış dudaklarından dökülen son sözü ise:
" VATAN SAĞ OLSUN!.." idi.

Bu hikaye 685 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 09 08 2005

ATATÜRK VE ÇOCUK



Atatürk'ün cebinden saat çıkarıp armağan ettiği çocuklardan biride küçük Altan'dır. 1937 Haziran ayında İstanbul da ünlü Park Otel'de, küçük Altan'la konuşmalarından duygulanan Atatürk, değerli saatini vererek onu da ödüllendirmiştir. Bu olaydan iki yıl sonra (1939) Galatasaray Lisesi'nin ilkokul bölümünde okuyan küçük Altan, yaşantısındaki bu mutlu olayı bir gazeteciye şöyle anlatmıştır:
"İstanbul, 1937 Haziran. O gece erken yatmıştım. Annem, teyzesinin oğlu ile eve dönerken, Park Otel'in önünde bir kalabalık görmüşler. Atatürk'ün orada olduğunu anlayınca içeri girmişler. Derken annemin aklına ben gelmişim. Ağabeyime:
"Altan'ı çağıralım demiş. Gece yarısı karyolamı biri sallıyordu, gözlerimi açtım, karşımda Ethem Ağabeyim:
'Çabuk Altan'
'Ne var?'
'Seni Atatürk'e götüreceğim'
Rüya görüyorum sandım.
'Atatürk mü? Ağabey beni aldatıyorsun. Atatürk gözle görülür mü hiç? Daha o zaman 6 yaşındaydım. Okula bile gitmiyordum. Anneme bazen sorardım:
'Anne Atatürk kimdir?
'Büyük adamdır'
'Büyük adamlar bizim gibi yer bizim gibi konuşurlar mı?' Ağabeyim böyle gece yarısı 'Seni Atatürk'e götüreceğim' deyince, anneme sorduğum şeyler birer birer aklıma geldi. Onun için inanamadım:
'Hiç Atatürk gözle görülür mü?'
Fakat ağabeyim: 'Vallahi atmıyorum, kalk! 'deyince fırladım.
'Şimdi Atatürk'ü görecek miyim?'
'Göreceksin!'
Artık iyice inanmıştım. Çabucak giyindim. Park otele gittik. Gittik ama Atatürk'ü hemencecik göremedim. Birçok adamlar etrafını sarmışlardı. Annem beni kucağına alarak kalabalık arasında onu bana göstermeye çalışıyordu. En sonunda, iki kişinin omuzları arasından başımı uzatarak baktım. Bakar bakmaz da:
'Aaaaa anne, işte Atatürk!' diye bağırdım.
Derken Atatürk eli ile bir işaret yaptı. Bu işareti yaparken anneme doğru bakıyordu. Fakat annem dalmıştı farkında olmadı. Atatürk bir daha işaret etti. Annem bu işareti de görmeyince yüksek sesle yaverine emir verdi:
'Hanıma söyleyin, lütfen yanındaki çocuğu buraya göndersin.'
Aaa! Gösterdiği çocuk bendim. Atatürk beni çağırıyordu. Annem ne yapacağını şaşırmış her tarafı titriyordu, bana:
'Haydi Altan koş! Atatürk'e git' dedi. Ama onunla nasıl konuşacağını bana öğretmedi. Zaten vakitte yoktu ki…
Ben büyük bir adam gibi Ata'nın huzuruna çıktım, hemen sarılıp iki elini birden öptüm. O sordu:
'En çok kimi seviyorsun bakayım, anneni mi, babanı mı?' Hemen atıldım:
'Ben en çok seni severim.' 'Atatürk olduğum için mi?'
'Evet'
'Ne yaptım ki bu kadar çok seviyorsun?'
'Düşmanları denize döktün. Memleketi kurtardım.' dedim.
Beni masanın üzerine çıkararak etrafındakilere gösterdi ve:
'Ne sevimli çocuk değil mi?' dedi ve sonra beni sevip okşadı:
'Büyüdüğün zaman ne olmak istersin?'
Amcam Mualla tayyareci idi. Aklıma geldi:
'Tayyareci olacağım.' dedim.
Atatürk o zaman kulağıma eğilerek şu sözleri söyledi:
'Çocuğum sen ne tayyareci, ne mühendis, ne de doktor olma. Büyük adam ol.'
'Söyle bakayım: Büyük adam olacağım de.' Ben tekrar ettim.
'Büyük adam olacağım'
'Aferin çocuğum'.
Atatürk, o gece hep benimle ilgilendi. Bilmem böyle ne kadar yanında kalmıştım. Galiba sabah oluyordu. Bir aralık:
'Dur.' dedi,
'Sana bir hediye vereyim.'
Annemim, 'kimseden bir şey alma' diye sıkı sıkıya tembih ettiği aklıma geldi. 'Teşekkür ederim. Ben bir şey istemem, sonra annem darılır.' dedim. Ben bunu söylerken, Atatürk elini cebine sokmuştu. Oradan çıkardığı bir saati, kordonundan tutarak boynumdan geçirdi.
'İleride büyüdüğün zaman kullanır, beni hatırlarsın.' Ayrılırken tekrar anlımdan öptü. 'Bugünden sonra sen benim çocuğumsun. Verdiğin sözü unutma… Çalışıp çabalayacak büyük adam olacaksın ha!'

Bu hikaye 713 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 24 07 2005 / Son Yayın Tarihi : 01 08 2005

GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ



O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi’nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi. İstihkâm yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hâli dikkatini çekti ve yanına gidip:
“Ne var evlât ?” diye sordu.
Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.
“Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?”
O zaman nefer tok sesiyle “Üzülmeyin efendim.” diye cevap verdi. “Benim gözlerim göreceğini gördü.” (Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hâle getirilmişti.)
Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.

Bu hikaye 708 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 07 2005 / Son Yayın Tarihi : 23 07 2005

ONA VERİNİZ!



Fatih Sultan Mehmet beyaz atına binmiş, ordusunun önünde, İstanbul' ilk defa giriyordu. İki yanında O'nu yetiştiren Akşemsettin, Molla Hüsrev ve Molla Gürani. Şehir halkı yol boyunca dizilmiş, heyecanla Türk Ordusunu karşılıyor.

Bu arada halkın arasından birçok kimse, ellerindeki çiçek demetini Padişaha sunmak için ileri atılıyor. Hepsi de Akşemsettin'i ak sakalıyla ağır duruşuyla Padişah sanıp çiçekleri O'na sunmaya çalışıyorlar. Akşemsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih'i göstererek:

- Sultan Mehmet odur. Çiçekleri ona veriniz, demek istiyor.

Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere Hocası Akşemsettin'i göstererek:
- Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama O, benim hocamdır, diyor.

Bu hikaye 861 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 07 07 2005 / Son Yayın Tarihi : 15 07 2005

AHLÂKLI SU ATEŞİ...



‘Su’, ‘ateş’ ve ‘ahlâk’ dostluk kurmuşlar; Bir gün ormana dolaşmaya çıkmışlar. Fakat bir müddet sonra içlerine bir korkudur düşmüş. Orman çok büyük ve çok karışıkmış. Her türlü ihtimâle karşı birbirlerini kaybederlerse nasıl bulacaklarını düşünmeye başlamışlar.

Ateş ve ahlâk suya sormuşlar, "Kaybolursan seni nasıl bulacağız?"
Su yanıt olarak: "Nerede bir şırıltı duyarsanız ben oradayım." demiş.

Sıra ateşe gelmiş; "Seni yitirirsek ne yapalim?" diye sormuş su.
Ateş, "Duman gördüğünüz yerde ben varım." cevabını vermiş.

Sıra ahlâka gelince, yanıtı şu olmuş:
"Beni kaybederseniz, bir daha kesinlikle bulamazsınız!"


Bu hikaye 1111 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 28 06 2005 / Son Yayın Tarihi : 06 07 2005

SOĞUK SEPETTE SICAK SİMİT



Soğuk bir hava, üstelik gece… Köpekler bile sokağa çıkmaya cesaret edemiyor. Bu gecenin diğer gecelerden bir tek farkı var; bir ramazan gecesi, mübarek bir gün, beklenen ay…
Sokaktan ise minik ayak sesleri geliyor, ne ramazanın ne de yaşının farkında olmayan minik bir çocuk, elinde ise kendisinin aksine büyük bir sepet, içinde ailesini geçindirmek için aldığı veresiye simitler.
Yıldızlar sadece seyrediyor çocuğu, ellerini uzatmıyor, ısıtmıyorlar onu… Onlar uzakta, ya sokak lambaları onlar niye ısıtmaz ki küçücük elleri. Ay ise kendini ısıtmaktan aciz güneşe misafir gitmiş onda ısınıyor.
Kimbilir ne hayaller dönüyor minik kafasında… Hangi umutlar ümitlerini çalıyor… Bir yandan da bağırıyor;
“Simit, simit… taze, gevrek, sıcak simitlerim var… Simit, simit isteyen.”
Evet sıcak onun simitleri hem de en sıcak simitler onun çünkü yüreğiyle ısıtıyor simitlerini, tüm kalbiyle sıcak tutuyor onları… Onları ısıtmak için çocukluğundan çalıyor. Ve beklenen an; bir pencere açılıyor, ber evin sıcak ışığından bir ses ona sesleniyor; “Simitçi”
Kadın elinde bir bozuk para kesesiyle kapının önünde beliriyor. Çocuktan ona sepeti uzatmasını istiyor, çocuksa şaşkın şaşkın sepetin ağzındaki örtüyü açarak sepeti uzatıyor. Kadın simitleri seçmeye koyuluyor, çocuksa seçilen simitleri saymaya…
1.sıcak simit 2. taze simit 3. gevrek simit… 4., 5., 6., 7., 8., 9., son simit. Kadın sepetin dibine bakarak galiba başka simitin yok diyor. Çocuksa tatlı bir sevinçle sadece bitti diyebiliyor.
Evet o gece bütün simitlerini satıyor hem de hepsini birden, bu soğuk ve soğuk olduğu kadar kutsal bir gecede, ertesi gün için ailesinin ekmek parasını kendisini ise okula gidecek otobüs parasını çıkarıyor.
Seneler sonra yine soğuk bir ramazan gecesi, yine elinde sepeti simitlerini hem ısıtıyor hem satıyor. Artık hayatın ona gösterdiği soğuk gecelere çocuk hayalleriyle değil, ertesi günün ekmek parası hayalleriyle bakıyor, hayattan öyle öyle çok şey de istemiyor, bir ekmek parası, bir gün daha yaşayabilme şansı, bir nefes, yıkılacak bir umut daha… Ve bir taraftarda bağırıyor;
“Simit, simit… taze, gevrek, sıcak simit… simit isteyen.”
Ve sıcak bir pencereden, sıcak ve hoş bir ses “Simitçi” diyor. Kapının önüne gelen kadın çocutan dört simit istiyor. Elindeki bozuk para kesesini avucuna dökerek sayıyor. 1. sıcak simidin parası 2. gevrek simidin parası, 3. taze simidin parası… 4. simidin parası çıkmıyor. Kadın son simidin parası için keseyi yokluyor, ama bir türlü parayı denkleştiremiyor.
Çocuk ise gayet sıcak bir gülümseme ile 4. simidin parasını seneler önce benden 9 simit alarak ödemiştiniz diyor. Seneler önce beni soğuk bir geceden korumuştunuz, önemli değil diyor ve başka bir soğuk geceye koşarak, mutlu bir şekilde tekrar bağırmaya başlıyor.

“Simit, simit … 3 sıcak simit alana, 1 gevrek simit bedava, simit , simit isteyen.”

Bu hikaye 888 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 20 06 2005 / Son Yayın Tarihi : 27 06 2005

SARHOŞ SÜRÜCÜ VE AVUKAT



Portekiz'de 27 yaşındaki Sophie Lagoa ismindeki bir kadın sürücü, sarhoş bir vaziyette araba kullandığı gerekçesiyle trafik polisleri tarafından yakalanarak mahkemeye sevk edilir.

Kadın, oldukça ağır olan bu trafik cezasından kurtulabilmek için sahasında çok iyi bir avukat olan Eduardo Borja ile anlaşır. Avukat, bütün meslekî marifetlerini kullanarak bayan Sophie'yı ceza almaktan kurtarır.

Başına gelen musibetten ders alıp uslanmayan Sophie Lagoa, beraatini kutlamak için bir bara gidip sarhoş oluncaya kadar içer. Daha sonra da yine sarhoş vaziyette direksiyonun başına geçer.

Ve o sarhoş kafayla yolda giderken bir vatandaşa çarparak onu yirmi metre kadar arabasıyla sürükler. Perişan vaziyette hastaneye kaldırılan adam bütün müdahalelere rağmen kurtarılamayarak ölür.

Bayan Sophie Lagoa, hapishanenin yolunu tuttuktan günler sonra, arabasıyla çarparak ölümüne sebep olduğu adamın, kendisini sarhoş araba kullandığı gerekçesiyle ceza almaktan kurtaran avukat Eduardo Borja olduğunu öğrenecektir.

"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir." [Kuran-ı Kerim, Şura, 30].

Bu hikaye 1081 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 14 06 2005 / Son Yayın Tarihi : 21 06 2005

BİSİKLET



Dokuz yaşındaki Almie Rose bana ve babasına bir bisiklet istediğini söylediğinde Noel' e iki ay vardı. Noel yaklaştıkça Almie Rose' un bisiklet tutkusu yavaş yavaş yok olmaya başladı ya da bize öyle geldi. Bunun üzerine ona son günlerde kız çocukları arasında büyük beğeni toplayan bir bebek ve bebek evi satın aldık Noel için.

Fakat, 23 Aralık' ta birdenbire, "bir bisikleti olmasını, her şeyden çok istediğini" dile getirdi.

Artık çok geçti. Noel yemeğinin hazırlanması, unuttuklarımız için ufak tefek armağanların alınması gerekiyordu ve küçük kızımızın istediği bisikleti seçmek için yeterli zamanımız kalmamıştı.

Noel gecesi gelip çatmıştı. Gece saat 9 olduğunda ise Almie Rose ve küçük kardeşi Dylan mışıl mışıl yataklarında uyuyorlardı. O anda Almie Rose' un düşlediği bisiklet aklımıza geldi, suçluluk duyuyorduk ve anne baba olarak çocuğumuzu düş kırıklığına uğratmak bizi çok üzüyordu. Babası, "Ne dersin, bilmiyorum. Aklıma şöyle bir şey geldi. Kilden bir bisiklet yapayım ve üzerine bu bisikleti verip, yerine gerçek bir bisiklet alabileceğini yazalım" dedi. Bulduğumuz çözüm çok hoşumuza gitmişti, çünkü kızımız artık büyümüştü ve istediği bisikleti kendisinin seçmesi çok mantıklıydı. Böylelikle eşim, tam dört saat uğraştıktan sonra kilden minyatür bir bisiklet yaptı.

Noel sabahı, Almie Rose' un kalp seklindeki paketi açıp, içinden beyaz ve kırmızı renkli kil bisikleti eline almasını heyecanla izledik. Üzerindeki notu yüksek sesle okuduktan sonra bize dönüp, " Yani babamın yaptığı bisikletin yerine gerçek bir bisiklet mi alabileceğim?"

" Evet" dedim gülümseyerek.

Almie Rose' un gözleri doldu ve "Babamın yaptığı bu güzel bisikleti veremem. Gerçek bir bisiklet istemiyorum" dedi.

O anda uçtuk sanki ikimiz da mutluluktan. Yeryüzündeki bütün bisikletleri alabilirdik kızımıza.



Bu hikaye 1010 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 07 06 2005 / Son Yayın Tarihi : 13 06 2005

BİR SAAT



Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken bulmuş.
Çocuk babasına:
"Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun?" diye sormuş. Zaten yorgun gelen adam "Bu seni ilgilendirmez." diye cevaplamış.
Bunun üzerine çocuk:
"Babacığım lütfen bilmek istiyorum." diye cevap vermiş. Adam,
"İlla ki bilmek istiyorsan 20 dolar kazanıyorum." diye cevap vermiş.
Bunun üzerine çocuk,
"Peki bana 10 dolar borç verir misin?" diye sormuş. Adam iyice sinirlenip:
"Benim, senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi derhal odana git ve kapını kapat." demiş. Çocuk sessizce odasına çıkıp kapısını kapatmış. Adam sinirli sinirli bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşünmüş. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmiş ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşünmüş. Belki de gerçekten lazımdı, diye geçirmiş içinden. Yukarı çocuğun odasına çıkmış ve kapıyı açmış. Yatağında olan çocuğa:
"Uyuyor musun?" diye sormuş. Çocuk,
"Hayır." demiş.
"Al bakalım istediğin 10 doları. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm, ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim." demiş. Çocuk sevinçle haykırmış:
"Teşekkür ederim babacığım."
Yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkarmış adamın suratına bakmış ve yavaşça paraları saymış. Bunu gören adam iyice sinirlenerek:
"Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?" demiş. Çocuk,
"Ama yeterince yoktu." demiş ve paraları babasına uzatarak:
"İşte 20 dolar, 1 SAATİNİ BANA AYIRIR MISIN?" demiş...


Bu hikaye 1474 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 30 05 2005 / Son Yayın Tarihi : 06 06 2005

SİYAH ve BEYAZ



İnsanlar karşılaştıkları olaylar, iletişim kurdukları kişiler veya öğrendikleri şeyler hakkında yorum yaparlar: İyi veya kötü, diye... Peki, bu değerlendirmenin sonucunun iyi ya da kötü olması; o olayın, kişinin veya tutumun iyiliği ya da kötülüğünden mi kaynaklanır? Yoksa insanların bunları kendi görüş tarzına göre yorumlamasının bir sonucu olarak mı ortaya çıkar? Aynı olayın birçok kişi tarafından sonuçlandı olmasından farklı fikirlerin elde edilmesi, herkesin önündeki hamura farklı biçimler verdiğini gösterir.
İnsanın karşılaştığı gerçeklerden çıkardığı sonuç, neye bağlıdır Öyleyse? Tabii ki o insanın bakış açısına! İnsanlar nasıl hissederlerse, öyle düşünür; nasıl düşünürlerse de, öyle söylerler. Her şeyden olumsuz çıkaran bir insan olarak düşünün kendinizi ve öyle davranın bir süre. Bir de, mutlu olmak isteyen ve bu yüzden de, hakkında fikir yürüteceği şeylerin daha çok olumlu sonuçlar doğurmasına çabalayan biri olun. Karşılaştırdığınızda, arada dağlar kadar fark olduğunu gördünüz değil mi? Aynı olayı iki yönden de yorumlaya biliyormuşuz demek ki.
Burada, bir hikâyeden bahsetmeden geçemeyeceğim: Bir hastane odasında, biri pencere kenarında olmak üzere üç yatak varmış. Pencere kenarındaki hasta öldüğünde, yerine yanındaki hastayı yatırıyorlarmış. Pencere kenarında yatan bir hasta, arkadaşlarına, dışarıda gördüğünü söylediği neşe dolu olaylar anlatarak; o karanlık odada bunalan arkadaşlarının moralini biraz olsun yükseltirmiş. Yanında yatan arkadaşı da, onun anlattıklarını kendi gözüyle görmek ve daha mutlu olmak için yanıp tutuşmaktaymış. Bir gece, arkadaşının ilaçlanın saklamış ve hastanın ilaçlarım içemediği için, ölmesine neden olmuş. Tabii, sıra ona geldiği İçin sevinmekteymiş. Onu pencere kenarına aldıklarımla, aylardır dışarı yüzü görmeyen bir insan sabırsızlığıyla, pencereden bakmış. Fakat pencerenin önünde siyah bir duvardan başka bir şey yokmuş.
Meğer ölen hasta; günlerce duvar seyrettiğini, o duvarın ardında neler olup bittiğini öğrenme isteğini bastıramadığı için üzüleceğine; kendi dünyasının aydınlık penceresinden gözlediklerini anlatmaktadır arkadaşlarına.
Siz, hayata daima mıknatısın güzellikleri çekecek tarafıyla yaklaşın. Bu da; güllerin arasında dikenler olduğu için üzülmek yerine, dikenler arasında güller yetiştiği için şükretmekle olacaktır.
Unutmayın; nesneler değişmez, yalnızca siz onların bakış açılarıını değiştirirsiniz.

Nur Gözde Demirkol

Bu hikaye 1082 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 19 05 2005 / Son Yayın Tarihi : 26 05 2005

AKREP



Yazdan kalma sıcak bir eylül günüydü. Yaşlı kadın ikindi namazı için camiye giden kocasının arkasından kapıyı sürgüleyip merdivene oturdu. İçinde bir sıkıntı vardı nedense? Bir müddet oturduktan sonra ezanın okunmasıyla ayağa kalktı, romatizmalı bacaklarını sürüyerek yukarı çıktı. Kocasının açık bıraktığı radyoyu kapattı. Gidip abdest aldı ve namaza durdu. Namazı bitince askerdeki oğluna, gelin kızına, kocasına, akrabalarına, bütün insanlara uzun ömürlü, hayırlı olmaları için uzun uzun dua etti...

Ağır ağır, istemeye istemeye ayağa kalktı ve mutfağa gitti. Bir tepsiye bir avuç kadar kırmızı mercimek koydu ve ayıklamak için mutfağın balkonuna çıktı. Daha akşama epeyce zaman vardı ama yemeği hazır edeyim diye düşünüyordu. "Bir gelinim olsaydı" diye iç geçirdi. "Kaç kişi vardı. Şu evde, çın çın çocuk sesleri çınlardı. Yemeğin tadına bile bakmadan bitirdikleri olurdu." diye düşündü. Sonra canlanıp, "Mercimeği ayıklayayım" dedi. Ama önce balkondaki kuzineyi yakmalıyım dedi. Hem mercimek çorbası yapacak, hem de patates haşlayacaktı. Bol soğanlı patates piyazını çok severdi kocası. Balkondaki naylon torbaların birinde çalı çırpı birindeyse tezek vardı. Önce kuzinenin külünü boşalttı. Sonra çalı çırpıyla ateşi tutuşturdu. Üstüne tencereyi oturturdu. "Patatesler haşlanıncaya kadar çorbayı da hazır ederim" dedi. Oturduğu yerden dönüp tepsiyi kucağıma alayım derken oda ne? Bir adım arkasında kocaman bir akrep, kuyruğunu kaldırmış, sanki parçalamaya hazır bir kaplan gibi tetikte beklemiyor mu? Yaşlı kadın gözleri faltaşı gibi açılmış, umulmadık bir hızla kuzinenin dibindeki maşayı kapıp, akrebi kuyruğundan tuttuğu gibi cayır cayır yanan ateşin içine attı. Akrep cızırdaya cızırdaya, kıvrıla büküle yandı...

Akşam olunca iki yaşlı insan yemeklerini yediler... Akşam namazını kıldılar. Kocanın çay faslı, yatsı namazı derken uyku zamanı geldi ve birbirlerine hayırlı geceler dileyerek yattılar.

Meydan gibi geniş bir yer. Kocaman bir ateş yakılmış, etrafta bir hayli insan var. Sanki bir törene gelmişler gibi merakla etrafa ve ateşe bakıyorlar. Yaşlı kadının elleri ardına bağlanmış, beyaz bir elbise giydirmişler. Yanında iriyarı, asık suratlı iki tane adam var. Getirip tam ateşin önüne dikiyorlar. Siyahlar giyinmiş bir adam gök gürültüsü gibi bir sesle bağırıyor;

"Bir insan yakmanın cezasının ne olduğunu biliyor musun? Biz de aynen seni öyle yakacağız." Yaşlı kadın ağlayarak yalvarıyor;

-Vallahi de, billahi de ben kimseyi öldürmedim, ben kimseyi yakmadım.Ben kimseye zarar vermedim." diretiyor siyahlı adam:

-Hayır,sen bir insan yaktın, biz de seni yakacağız, diye.

Kadıncağız diz çöküyor, ayakta duracak dermanı yok. Ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. "Yakmadım ben kimseyi" diyor. O sırada, ateşin biraz ötesinde, kömürleşmiş bir erkek cesedi gösteriyorlar. "İşte yaktığın kişi diyorlar. Kadın diretiyor, "Ben kimseyi yakmadım" diye. O sırada ceset yerinden doğruluyor, kömürleşmiş şehadet parmağını kadına doğru sallayarak;

-Beni sen yaktın, diyor.

Artık yaşlı kadın bir şey söyleyemiyor. Yere yığılıyor. İki yanındaki adamlar kollarından tuttukları gibi ateşe atıveriyorlar.

"Naciye, Naciye uyan! Rüya mı görüyorsun?" Yaşlı kadın kocasının sarsmasıyla uyandı. Elini kütür kütür atan kalbinin üstüne koydu. "Allah'a şükür rüyaymış" dedi. Kan ter içinde kalmıştı.

Rüyasını kocasına anlattı ve birden ateşe canlı attığı akrep geldi aklına. Ne büyük bir hata, ne büyük bir günah işlediğini anladı. Tereddüt bile etmeden akrebi canlı canlı ateşe atmıştı. Ceza vermenin, yakmanın sadece Yüce Allah'a mahsus olduğunu düşündü. Sabah ezanının okunmasıyla Kelime-i Şehadet getirerek yerinden kalktı, ter içindeki çamaşırlarını değiştirdi. Kocası camiye gitmişti. Yaşlı kadın yorgun bir vaziyette gitti abdest aldı, namazını kıldı. Allah'tan kendisini affetmesini istedi. Uzun uzun dua etti. Gözyaşı döktü. Ta ortalık ağarana, kuşlar cıvıl cıvıl sabah nağmelerine başlayana dek...






Bu hikaye 1512 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 11 05 2005 / Son Yayın Tarihi : 18 05 2005

ASIL FAKİRLİK



Günlerden bir gün bir baba ve zengin ailesi oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.

Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu,

"İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"

"Evet!"

"Ne öğrendin peki?"

Oğlu cevap verdi,

"Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."

Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı. Oğlu ekledi, "Teşekkür ederim baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!"




Bu hikaye 1649 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 05 2005 / Son Yayın Tarihi : 10 05 2005

MARANGOZ



Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. "Bu ev senin" dedi, "sana benden hediye". Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı!
Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zaman da, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.
Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap tasarımıdır" demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun.




Bu hikaye 1482 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 21 04 2005 / Son Yayın Tarihi : 30 04 2005

MİSKET



Yaşlı adam, bir konfeksiyon mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek:
- Küçüüük! diye seslendi. Bana biraz yardımcı olur musun?
Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, "tek kelimeyle" dökülüyordu.
Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra:
Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim, dedi. Bakalım üzerine uyacak mi?
Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi. Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyâda olup olmadığını, daha sonrada şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü. Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı.
Ama "her zaman hasta" dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. simdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala.
Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş olduğunu ilk defa farketti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi de omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı. Demek ki her bir cep, en az elli misket alabilirdi.
Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerin
paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara dönerek:

-Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım
için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan aynı
da...
Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi.
Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara fırlattığı eskileri giydi.
Adam, elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için çocuğa bir ciklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu isten sıkılmıştı.
Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı.
Arkadaşları :
- Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen
kazanmıştın.
- Çocuk, inci gibi yaslar süzülen gözlerini arkadaşlarından
kaçırmaya çalışırken:
-Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu
yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım.



Bu hikaye 1426 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 04 2005 / Son Yayın Tarihi : 20 04 2005

4 MAHALLELİ KASABA



Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede Evetama'lar yaşıyormuş. Evetama'lar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.

İkinci mahallede Yapıcam'lar yaşarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

Üçüncü mahallede yaşayan Keşkeci'lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup bittikten sonra. Keşke'cilerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise İyikiyaptım'lar otururmuş. Keşkeci'ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.

Yapıcam'lar Keşkeci'lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.

Evetama'lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.

İyikiyaptım mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!.


Bu hikaye 937 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 03 04 2005 / Son Yayın Tarihi : 09 04 2005

BIRAKIN IŞIĞINIZ YANIK KALSIN



Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi. Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alışveriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı.Adam bir yıl içinde bir dükkandan, Amerikanın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir oluşturdu.

Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı. Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı. Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: İçinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hakkettiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim. Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastahane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı. Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı.

Akşam geri döndüklerinde babaları sordu: "Birinci çocuğum, bir dolarla ne yaptın?" Çocuk cevap verdi: "Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım. Sonra odadan dışarı çıktı, saman balyalarını getirdi, açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.

Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum, sen paranla ne yaptın?" Yorgancıya gittim. İki tane yastık aldım. Bunu söyleyen çocuk, yastıkları içeri getirdi, açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.

"Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?" diye sordu adam. Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim. Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim. Dolarımın 50 centini İncil'de yazıldığı gibi çok değerli bir şeye verdim. 20 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım. 20 centte kiliseye verdim.Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım. Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı.

Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu. Baba memnundu; "Çok iyi oğlum. Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi, ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel.




Bu hikaye 1636 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 03 2005 / Son Yayın Tarihi : 02 04 2005

BİR HOŞGÖRÜ ÖRNEĞİ



11 yaşında bir çocuktu. İlkokulu bitirmiş ve din eğitimi yapan bir müessesenin eleme imtihanını kazanarak kaydını yaptırmıştı.

İlkokul öğretmeninin ona karşı ayrı bir ilgi ve alâkası vardı . O da öğretmenini seviyordu. Belki de ilk defa öğretmeninin isteğine uymamıştı. Buna uyamamıştı demek daha uygun olurdu. Öğretmeni yatılı okula gitmesini isterken o birazda ailesinin zoruyla Kur'an Kursu hüviyetindeki bir müesseseye kaydını yaptırmış, orada okumaya niyetlenmişti.

Halbuki ilkokul öğretmeni onu hangi telkinlerle yetiştirmişti. “ Sen büyük bir adam olacaksın“ onun alışageldiği iltifatlardan sadece biriydi. Ama şimdi o , büyüklüğe giden tüm yolları kendi elleriyle tıkamıştı... “ Yobaz ve gerici” yetiştiren bir yerde okuyacaktı...

Son görüşmesinde öğretmeni ona buna benzer laflar söylemişti...

Sanki havada bir kırbaç ıslık çalmış ve ardından gelip onun okuma hevesinin üstüne şaklamıştı.. Yaralanmıştı çocuk.. Büyük olma yolunun tıkandığına canı sıkılmış ve sebep olanlara kin duymaya başlamıştı..

Yatılı okul imtihanını kazanmış olmasına rağmen gidememek içine iyice işlemişti. Bir gün öğretmenine içini döktü... Ondan üniversiteyi bitirinceye kadar destek olma garantisi almıştı... Artık ailesi karşı çıksa da önemli değildi.. Öğretmeni ona her türlü desteği verecekti.

Kur'an kursundan kaçtı. Zorda olsa ailesini ikna etti. Ama kimliği , ilkokul diploması kursta kalmıştı... Onlarsız okula kaydolması imkansızdı...

Kurs'a gitti.Talebeler dersteydi. Kimseye görünmeden ikinci kata çıktı. Burası kursun yatakhanesiydi. Kimliği ve diploması bavulundaydı... Kurstan kaçarken dikkat çekmesin diye bavulunu yanına almamış, kimliğini ve diplomasını almayı da unutmuştu...

Acele acele alacaklarını aldı, bavulunu kapatıp eski yerine koydu . Nasıl olsa daha sonra gelir alırım , diye düşündü...

Merdivenlerden indi. Dış kapıdan çıktığı an iş bitmiş, hürriyetine kavuşmuş olacaktı...

Yüreği heyecandan bir güvercin yüreğine dönmüştü. Koşar adımla dış kapıya doğru yürüdü. Tam kapıdan adımını dışarı atacaktı ki , ensesine bir el yapışıverdi. Çırpınışları fayda vermedi, ensesindeki elden kurtulamadı...

Biraz sonra “ Hocasının “ huzuruna çıkarıldı. Meğer hocası emir vermiş . “ Gören yakalasın ve bana getirilmeden bırakılmasın “ demiş.. Görevlide vazifesini yapmış ve onu elinden tutup hocasının yanına götürmüştü...

Talebe, kendini buradan nasıl kurtaracağını düşünüyordu... Sonunda kararını verdi. Hocasına alabildiğine küstahlaşacak , o da böyle küstah talebe işe yaramaz diyecek ve onu kovacaktı. Böylece kurtulmuş olacaktı.

Düşündüğü gibi de yaptı.. Hocanın karşısındaki sandalyeye kuruldu , burnunu havaya dikip oturdu.

Uzun bir sessizlikten sonra hoca, birkaç kere tepeden aşağıya süzdüğü talebeye “ burada okumak isiyor musun? “ diye sordu. Mağrur talebe , haşin bir sesle “istemiyorum” dedi.. İkiside sustular. Hocası “ nerede okumak istiyorsun“

“Yatılı okulda “ diye cevap verdi talebe bu soruya...

Hocası sorusunu değiştirdi : “ Ne olmak istiyorsun “ diye sordu. “ Cumhurbaşkanı “ dedi talebe.

“Peki kaç sene yaşayacağını düşünüyorsun? “ diye bir başka soru sordu hocası “en fazla yüz sene “ cevabını verdi...

- Yüz sene yaşadın diyelim bunun kaç senesi uykuda geçer?

- “yaklaşık yarısı”

- Kaç sene cumhurbaşkanlığı yaparsın ?

- “Yedi sene, millet isterse bir yedi sene daha”

- Peki, 14 sene diyelim... Bunun kaç senesi uykuda geçer. İnsan uykuda da cumhurbaşkanlığı yapamaz ya? “

- “7 “ senesi

- Yani sen, en fazla 7 sene cumhurbaşkanlığı yapabilirsin, değil mi?

- “Evet”

- Hocası... “Ama Cumhurbaşkanı olacağında garanti de değil...

- “Elbette “

- Peki ya daha sonra...

Bu son soru kafasına balyoz gibi inmişti. Küçük bir çocuktu . Ama dindar bir ailede yetiştiği için “ sonra” nın ahirete yönelik bir tarafı olduğunu da biliyordu. Dememişti, açıklamamıştı, ama hocası bunu ima etmişti.

Sanki ona, önemli olan cumhurbaşkanı olmak değil, insan olmaktır, demek istemişti...

Kendisinin bir tahta kulubesinin olduğundan bahisle, fakat ben hayatımdan o kadar memnunum ki , şu anda bana cumhurbaşkanlığı dahi teklif etseler burayı bırakıp gitmem, demişti...

Talebenin zihni önce allak bullak oldu.. Sonra karanlık sis bulutlarından aydınlığa kayıyor gibi hissetti kendini. Hocasının bir büyükle konuşurmuş gibi onu karşısına alıp konuşması, bütün küstah söz ve davranışlarına rağmen gayet hoşgörülü ve müsamahakar davranması içine ılık bir sevginin akışına sebep olmuştu...

Kararını verdi, burada kalacak, burada okuyacaktı...




Bu hikaye 1196 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 19 03 2005 / Son Yayın Tarihi : 25 03 2005

DUANIN GÜCÜ



Louise Redden isimli çok fakir giyimli bir kadın yüzünde derin bir hüzünle manava girer. Dükkan sahibine mahcup bir şekilde yaklaşır. Kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü ve yedi çocuğu ile birlikte aç kaldıklarını ve yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu söyler. John Longhouse isimli manav ona ters bir şekilde bakarak derhal dükkanını terk etmesini ister. Kadın ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek, “lütfen efendim” der, “paramız olur olmaz getirip borcumu ödeyeceğim.”

John kendisine veresiye mal veremeyeceğini, çünkü onun eski bir müşterisi olmadığını ve kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler. O sırada dükkanda bekleyen bir müşteri ikisinin arasında devam eden bu konuşmayı dinlemektedir. Kadının anlattıklarından etkilenen adam Johna yaklaşır ve ben o kadının almak istediklerine kefilim der. Ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver. Bunun üzerine manav çok isteksiz bir şekilde kadına döner ve bir alış veriş listen var mıydı diye sorar. Louise "Evet efendim" der.

"Tamam" der manav. “Şimdi onu terazinin şu kefesine koy, onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım!" diye de ekler alaycı bir tavırla. Louise bir an duraksar, sonra başını önüne eğer ve çantasını açarak üzerine bir şeyler karalanmış bir kağıt parçasını çıkartır ve manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakırken başı hala öne eğiktir. Manav terazinin diğer kefesini doldurmaya başlar. Ancak olanlar karşısında gözleri hayretle büyümüştür. Manav müşteriye dönerek, kısık bir sesle, "İnanamıyorum" der. Gerçekten de inanılacak gibi değildir. Manav kefeye bir çok şey doldurmuştur ama nafile, diğer kefeyi yerinden bile kıpırdamamaktadır.

Terazinin kefesi artık üzerindekileri almayacak kadar dolduğunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir.

Şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler çiziktirilmiş kağıdı eline alır ve okur. Bir de bakar ki kağıt alışveriş listesi değildir, sadece bir dua yazılıdır üzerinde.

"Allahım! Neye ihtiyacım olduğunu sen biliyorsun, kendimi senin ellerine teslim ediyorum."

Manav taş gibi bir sessizliğe bürünmüştür. Louise kendisine teşekkür ederek dükkandan ayrılır. Müşteri John'un eline bir elli dolarlık tutuştururken, “her kuruşuna değdi” der.

Daha sonra John Longhouse terazisinin kefelerinin kırılmış olduğunu görür. Bu nedenle duanın ne kadar ağır çektiğini Allah'tan başka kimse bilemez.


Bu hikaye 1126 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 12 03 2005 / Son Yayın Tarihi : 18 03 2005

GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ!



O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi’nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi. İstihkâm yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hâli dikkatini çekti ve yanına gidip:
“Ne var evlat ?” diye sordu.
Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.
“Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?”
O zaman nefer tok sesiyle “Üzülmeyin efendim.” diye cevap verdi. “Benim gözlerim göreceğini gördü.” (Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hâle getirilmişti.)
Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.

Bu hikaye 1816 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 05 03 2005 / Son Yayın Tarihi : 11 03 2005

BİR TOHUM



Sokakların kaldırımlarla, beton yığınlarıyla, model model arabalarla, modern tabir edilen insanlarla, korkuyla, ümitsizlikle dolduğu, mevsimlerin unutulduğu, selâmların tarihe karıştığı, cadde üzerlerinde birkaç tane ağacın ancak bulunabildiği, kalplerde neredeyse nokta kadar sevginin kalmadığı bir bahar sabahı; attı kendini unutulmaya yüz tutmuş, her ağacı her an birçok nedenle yıkılmaya mahkum, fakat güzelliğinden ve canlılığından henüz bir şey kaybetmemiş bir doğaya; ormana.

Önce sevgi tohumları ekti o kokusu unutulmuş, insandaki stresi, sıkıntıyı çekip alan, besin kaynağı, türlü türlü canlıları barındıran, atılan tohumlardan güzeller güzeli bitkilerin çıkmasını sağlayan mis gibi toprağa. Yüreğindeki sıcaklığı billur gibi akıttı sevgi pınarından, aklındaki tüm güzel düşünceleri boşalttı bu küçücük tohuma. Umuyordu ki artık düzeni bozulmuş, menfaat ilişkisiyle ayakta durmaya çalışan insanlığı biraz olsun neşeyle donatmak, ümit kapılarını aralamak, sevinç çığlıkları attırmak... Belki hayalleri gerçek olurdu; belki bir insana, belki de tüm insanlığa ulaşırdı o aslanlar gibi kükreyen umutlarla dolu sesi.
Yapayalnız olması onu ürkütmüyordu. İlk günkü neşesiyle, gülümseyen yüzüyle her gün o küçücük tohumu sulamaya gidiyordu binbir ümitle. Hergün bir parça sevgi, bir parça hüzün, biraz da ferahlık katıyordu suyuyla o tanaciğe. Tohum, kendisine gösterilen ilgiyle gelişiyor, geliştikçe güzelleşiyor, güzelleştikçe de görenleri kendine çekiyordu.

Gün geldi, tüm emeklere karşılık verilirmişçesine toplandı birer birer tüm sevgi ve saygılar, unutulmuş selâmlar, bakılsa da görülmemiş yüzler, saklanan gözyaşları, hüzünler ve umutlar; yeşeren, içine sığdırdığı onca güzelliği rengârenk çiçekleriyle, tatlı gülümseyişleriyle etrafına saçan bu gelişmiş tohumun çevresinde.

Zor değilmiş meğerse güzellikleri yaşanılır kılmak için sadece biraz inanç, biraz da sabır katmak gerekmiş. Yapayalnız fakat sevgi dolu bir yüreğin, ümit taşıyan güzel düşünceleriyle beslenen ufacık bir tohum neleri doğurdu da, kalbinin ahenkli ve hoş sesini dinlemeden hüküm veren insan yazık ki bunu çok geç fark etti. Neyse ki ekilen tohumun meyveleri gün geçtikçe çoğaldı, etrafına yeni umutlar aşılamak ve yepyeni güzellikler yaşatmak amacıyla içinde barındırdığı tohumlarını, yeni topraklarla ve yeni yüzlerle tanıştırmak için yola çıkardı...

Selma KARA



Bu hikaye 1285 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 02 2005 / Son Yayın Tarihi : 04 03 2005

PAYLAŞILAN IŞIK



“Adamcağız yine kitapları sırtlamış, geliyor.” diye fısıldarcasına söylendi, Hayriye hanım… Yanında bulunan Hatice teyze bakışlarını adamdan çevirmeden başını salladı. Kaçamak bakışlarla bir süre daha süzdüler adamı. Koltuğunun altında zar zor tuttuğu kitaplar olduğu hâlde yaşlı adam kadınların yanından geçip gitti. Adamın yüzlerine bile bakmadığı kadınlar biraz küskün biraz da kızgın sitem ederek “Ayol insan bir de selâm verir. Senelerdir bu sokakta kafasını yerden kaldırmaz. Ne biçim insan bu…” dedi Hayriye hanım. Diğeri tasdik ederek “Bizim bey söyledi. Kahveye falan da gittiğini gören olmazmış. Bir karısı ile evde otururmuş. Ne konuşurlar ne yaparlar bilen yok.”

Kadınları geride bırakan adam sokağın köşesinden dönerek gözden kayboldu. Az sonra iki katlı bir evin kapısından içeri girdi. Ayakkabılarını çıkartırken içeriden yükselen karısının sesine cevap verdi.

- İnşallah ben geldim, hanım… dedi. Karısı elinde sabun köpükleri olduğu hâlde gelen kocası için hole doğra çıktı.

-Şükür Allah’a Bey… Geldin demek… dedi. Adam elinde bulunan kitapları masanın üzerine özenle yerleştirdi. Karısı;

-Yine kitapları toplayıp gelmişsin. İçeridekiler yetmedi mi?

-Bunlar onlar değil hanım… Bu kitaplar hepsi birbirleri ile arkadaşlar, dedi. Biri birini destekler. Seninle ben gibi…

-Nasıl yani.

-Şimdi sen ev işlerini yapıyorsun, Yemek falan… Biliyorsun ben anlamam. Senin yaptığın yemekleri yiyerek bu ihtiyacımı karşılıyorum. Ben de dışarıda çalışıyorum. Evimizin rızkını elde etmeye çalışıyorum. Böylece sen dışarı çıkmadan ihtiyaçlarımız için para kazanmış oluyorsun. İşte bu aramızdaki görev dağılımı… Ya da yapmadıklarımızı yaparak birbirimizin eksiğini tamamlıyoruz. Kitaplar da böyle… Biri bir diğerinin eksiğini tamamlıyor.

-İyi ama bir oda dolusu kitap var. Hâlâ taşıyorsun. Hele onları bir bitir de…

-Tamam, hanım tamam. Seninle münakaşa etmek istemiyorum. Bunca yıldır alışamadın ya…

- Akşama senin çocuklar gelecekmiş. Haber saldılar.

Yaşlı kadının haberini verdiği çocuklar zaman zaman eve gelen lise ya da üniversite öğrencileri idi. Bu gençler ödevlerini yaparken kaynak kitap bulmak için Ömer beyin evine gelir giderlerdi. Ömer Bey onlara yardımcı olur, derslerini yapmaları için kitaplarının kullanılmasını sağlardı. Kitaplarda bulamadıkları bilgiyi de Ömer beye sorarlar, onun kafasındaki bilgilerden, deneyimlerinden yararlanırlardı.

Kıldığı akşam namazının son rekâtının selamını veren Ömer Bey, çalan kapı ziliyle yerinden doğruldu. Kulakları ağır işiten Hayriye Hanım her zamanki gibi zili duymamıştı. “Zaten mutfaktan da çıkmaz ki” diye söylendi. Ömer Bey… Kapıyı açtı. Karşısındaki dört genç gülümseyerek bakıyordu. Gençlerin her biri “selâmünaleyküm, hocam” diyerek eve girdiler. Ömer bey hepsinin selamına ayrı ayrı cevap verdi. Buyur ederek kitaplarının bulunduğu odaya geçtiler.

Gençler içeri girdiklerinde her biri Ömer beyin elini öpüp hatırını sordular. Hoş beşten sonra Ömer Bey “Haydi fazla vakit kaybetmeyin, derslerinize bakın.” diyerek odadan dışarı çıktı. Az sonra elinde çaydanlıkla içeri girdi. Hanımı da peşinden elinde bulunan kurabiyelerle geldi. Hanımı “Hoş geldiniz çocuklar… Bakın sizlere elimle kurabiye yaptım. Bunların hepsini bitireceksiniz.” dedi. Çocuklar bu ilgiden mahcup olmuş vaziyette yerlerinden kalkarak Firdevs hanımın elini öptüler. Firdevs Hanım eli öpüldükçe “Berhudar olun evlâtlarım. El öpenleriniz çok olsun, kuzularım.” diyerek dua etti.
Ömer Bey gençlerin istedikleri kitapları teker teker raftan çıkararak onlara verdi. İçlerinden Abdullah;
-Hocam benim ödevimi bulamıyorum. Bana yardımcı olur musunuz dedi
-Tabii evlâdım. Sorun neydi.
-Bilgi nasıl paylaşır. Bu konuda ne anlatabilirsiniz dedi

Ömer Bey hafifçe yerinden doğruldu. Gözleriyle çok uzaklara bakar gibi bir hal aldı. Ve yavaş yavaş konuşmaya başladı.

-Abdullah bilgi öyle bir nimettir ki elle tutulmaz gözle görülmez. Yazarsan, anlatırsan ortaya çıkan bir kavramdır. Rüya gibi. Uyursun rüya görürsün. Uyanırsın bir şey yok. Uyku gibidir. Elle tutulmaz. Ama çok değerli… Bilgiye paha biçilmez. Bazen bilmediğin bir yere gidersin bir adres sorarsın. Bilen birini rastladığında sana tarif ederek en kısa zamanda oraya ulaşmanı sağlar. Hasta olursun doktora gidersin. Bazen, tabii Aziz olan Allah’ın yardımıyla seni ölümden döndürür. Bazen bir istikbal olur. Yazılmış bilgi hazinelerinden faydalanırsın. Diploma sahibi olursun. Bilgi su gibidir, ekmek gibidir. Bilgi ışıktır. Bilgi güneştir. Bilgi aydınlıktır. Bilgi gelecektir. Bak Abdullah… Sen ve arkadaşların bilgi edinmek için yaşıyorsunuz. Neden daha iyi bir mevki sahibi olmak için. Bakınız Hz. Muhammed Aleyhisselam ne buyurmuş. “İlim ne kadar uzakta olursa olsun. Bulun. Oralara gidin” Ben yıllarımı verdim. Sizlerin iki–üç yaşınıza bedel kitaplar okudum. Şimdi onları sizlerle paylaşıyorum. Yolda okuma bilmeyen birini gördüğümde onunla paylaşıyorum. Eskiden okulda öğrencilerimle paylaşırdım. Hem birine öğrettiğimde kendim tekrar öğrenmiş oluyorum. Bilgi paylaşıldıkça artar. Bana soru soranlar sayesinde ben daha çok bilgiye kavuşuyorum. Bir mum düşünün. Elinizde bulunan tek bir kibrit çöpüyle bir mumu yakarsınız. Diğer mumları yakmak için yaktığınız o mumu kullanırsınız. Böylece tüm mumlar yanmış olur. Çevrelerine ışık olur. İşte ben de bilgimi paylaşarak çevremin daha çok bilgili insanlarla dolmasını sağlıyorum. Bilgiye ulaşanlarda diğerlerine ulaşıyor. Böylece bilgili bir toplum oluşmuş olur. Sizlerde bilginizi paylaşın. Sakın bilginiz saklamayın. Bilginin zekâtı bilgiyi paylaşmaktır. Bilgisini paylaşmayandan Allah-u Teala hesap sorar.

DİLARA NUR KARA

Bu hikaye 846 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 19 02 2005 / Son Yayın Tarihi : 25 02 2005

YOLDAŞ



“Babacığım ne zaman tezgâhını verecekler? diye sordu Halil çaresizce. Babası hüzünle “Bilmiyorum oğlum, her gün gidip soruyorum.” dedi.

Sokaklarda tekerlekli tezgâhıyla işporta malları satıyordu babası. Zabıta aniden basınca bütün mallarına el koyup, götürmüşlerdi. Bu yüzden babası bir aydan beri işe çıkamıyordu.

Halil aslında babasından para isteyecekti; ama bir türlü cesaretini toplayıp da isteyemiyordu. Öğretmenleri aidat, dergi, fotokopi parası diye sıkıştırıp duruyorlardı. Lakin babasında da para yoktu ki. Evin ihtiyaçlarını zor görüyordu.

Halil dışarı çıkıp, amaçsızca sokaklarda dolaşmaya başladı. Düşünürken birden aklına çalışma fikri geldi. Caddedeki dükkânlara girip çıkıp iş istiyordu. Halil’in boyuna bakıp “Ne yapacaksın burada, oyun mu oynayacaksın?” deyip başlarından savıyorlardı.

Halil, üzgün bir şekilde eve dönerken Osman amcayla karşılaştı. Osman amca emekli maaşını almak için bankaya gidiyordu. Ancak her seferinde karşıdan karşıya geçmek, ona çok zor geliyordu. Halil düşünceli bir hâlde Osman amcanın yanından geçerken “Ne o selâm yok mu?” diye takıldı Osman amca. Halil mahcup bir edayla “Affedersiniz Osman amca, nasılsınız?” dedi.

“İyiyim evlâdım.” deyip vızıldayarak geçip giden arabalara baktı. “Halil beni karşıya geçirebilir misin?” dedi. Halil gülümseyerek “Tabii Osman amca.” deyip Osman amcanın elinden tutup karşıya geçtiler.

“Ne yapıyorsun buralarda?” dedi Osman amca merakla.

“İş arıyorum.” dedi Halil başını yere eğip.
“Ama sen çok küçüksün Halil.” dedi Osman amca.

“Zaten onlarda öyle söylüyor.” dedi Halil.
“Baban ne yapıyor, çalışmıyor mu?” dedi Osman amca.

“Tezgâhı halen zabıtaların elinde. Bu yüzden de işe çıkamıyor. Benimde okul masraflarım birikiyor.” dedi Halil.

“Anlıyorum.” dedi düşünceli bir hâlde Osman amca.

Osman amca yalnız yaşayan, emekli maaşıyla geçinen yaşlı bir adamdı. Çocukları çok uzakta olduğu için onlarla çok fazla görüşemiyordu. Osman amcanın aklına aniden bir fikir geldi. Halil’in paraya, kendinin de bir yardımcıya ihtiyacı vardı.

“Halil biliyorsun ben çok yaşlı bir adamım. Ne karşıdan karşıya yalnız geçebiliyor, ne de vasıtalara yardımcısız binebiliyorum.” dedi. Osman amca “Benim bu işlere yardımcı olacak birine ihtiyacım var. Ne dersin bana çalışır mısın?” dedi.

Halil’in gözleri parlamıştı. Sonunda kendine göre bir iş bulmuştu. Osman amca gülümseyerek “Beni karşıdan karşıya geçirirsen sana 1 lira veririm. Tabii bu en asgari.” dedi.

Halil bu teklifi hemen kabul etti. Osman amca Halil’e ilk ücretini vermişti. Halil o gün 1 lira kazandı. Bundan sonra Osman amcanın yoldaşı olmuştu Halil. Okuldan kalan zamanlarda Osman amcayla birlikte bankaya, fatura yatırmaya, alışveriş yapmaya gidiyordu. Haftanın belirli günlerinde Osman amcanın elinden tutup, ona yardım ediyor, karşılığında para kazanıyordu.

Osman amca Halil’den çok memnundu. Halil onun için hem yoldaş, hem de destek olmuştu.
Dilek DİNÇER/ANKARA


Bu hikaye 0 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 12 02 2005 / Son Yayın Tarihi : 18 02 2005

BEDELİ ÇANAKKALE’DE



Üç aylık bir tâlimden sonra Mehmed Muzaffer, 'zâbit namzeti' olarak Çanakkale'de idi. Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale'de uğradıkları mağlûbiyetlerden ve verdikleri yüz elli bin zâyiattan sonra Boğaz'ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915'in son haftasıyla 1916'nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip, çıkıp gitmişlerdi.

Muzaffer, Çanakkale'ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman, İmroz-Bozcaada'da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da, 1915 Nisan'ından Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı bağuşmalara kıyasla bu bombardımanlar 'hiç' mesâbesindeydi. Çanakkale'deki birliklerin büyük bir kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edileceklerdi. Hazırlanma ve noksanları ikmâl emri aldılar.

Muzaffer, birliğinin alay karargâhında vazifeliydi. Alayın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlarsa ancak İstanbul'dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübâyaalar için açık artırma yapmak, ilanlarda bulunmak, ne âdetti, ne de bunlarla kaybedilecek vakit vardı. Her şey itimatla yürütülürdü. Muzaffer, açıkgöz ve becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan, karargâh, gerekli malzemenin temin ve mübâyaasına onu memur etti. İcab eden paranın kendisine i'tâsı için de Erkân-ı Harbiye Riyâseti'ne hitâben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.

O yıllar İstanbul'da otomobil ve kamyon, nâdir rastlanan vâsıtalardı. Bunların lastikleriyse yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı.

Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy'de bir Yahudi’de istediklerini buldu. Fiyatlar pek pahalıydı, ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lâzım gelen parayı almak üzere Erkân-ı Harbiye'ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havâle ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam (yarbay)'ın huzurundaydı. Kaymakam, uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazır olda duran ihtiyat zâbit namzetine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan:

'Ne alınacak?' dedi.

'Oto ve kamyon lastiği' cevabı verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer'e dik dik baktı:

'Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun! Haydi yürü git, insanı günaha sokma... Para mara yok!' dedi.

Muzaffer selâmı çaktı, dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin bahçesinden dış kapıya ağır ağır yürürken, ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere alayın ihtiyacı vardı. Eldeki iki kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemeler de mutlaka lâzımdı. Kendisi, bulur alır diye vazifelendirilmişti.

Malzemeyi bulmuştu, fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lâzımdı.

Muzaffer bunları düşüne düşüne Bâyezid Meydanı'na vardı. Birden durdu, kendi kendine güldü. Aradığı çareyi bulmuştu! Doğru tüccar Yahudi’ye gitti:

'Paranın tediye muâmelesi akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale'ye kalkıyor, yetişmem lâzım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin...'

Tüccar

'Peki' dedi.

Muzaffer tam ayrılırken ilâve etti:

'Altın para vermiyorlar, kâğıt para verecekler.'

Yahudi yine:

'Peki' dedi.

Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Komutanlığı'ndan araba ve neferle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar, malları hazırlatmıştı. Havagazı fenerinin yarım yamalak aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer, bir yüz liralık kâğıt para verdi. Araba dörtnal Sirkeci'ye yollandı. Malzeme şat'a, oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.

Üç gün sonra Yahudi, elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası'na gitti. Bozmadılar… Zira elindeki para sahte idi.

Muzaffer evrâk-ı nakdiyenin basımında kullanılan kâğıdın aynısını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefâsette taklit para yapmıştı. Tüccara verdiği para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerinde yazılar arasında bir de şöyle ibâre bulunurdu:

'Bedeli Dersaâdette altın olarak tesviye olunacaktır.' Muzaffer yaptığı taklit parada bu ibâreyi şöyle yazmıştır. 'Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır.'

Onun burada altın dediği, Çanakkale'de Mehmetçiğin akıttığı, altından da kıymetli kanı idi...

Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi, bilinmez. Ancak hâdise bütün İstanbul'a yayıldı. Dünyada emsâli olmayan ve olmayacak olan bu hâdise Şehzâde Abdulhalim Efendi'nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu.

Yüzlük taklid evrâk-ı nakdiyeyi, bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti.


Bu hikaye 1153 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 05 02 2005 / Son Yayın Tarihi : 11 02 2005

İSTANBUL’UN SUYU



Osmanlı devleti Kanuni dönemini yaşamaktadır. İstanbul’un imarı için birçok çalışma yapılmıştır. Fakat İstanbul devamlı bir su problemi içindedir. Kanuni bu problemi çözmek için mimarbaşı Sinan’ı çağırır; “Mimarbaşı halkımız su sıkıntısı içinde. Bir at yükü suya çok miktarda akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için bir şeyler düşünmez misin? der.
Mimarbaşı Sinan; Sultanım müsaade buyurunuz, ben İstanbul’un çevresini bir dolaşayım, dışarıdaki mevcut suları İstanbul’a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim ve ondan sonra size bir cevap vereyim.” der.
Ve Koca Sinan atına atlar, Çekmece’den başlayarak tüm İstanbul kıyılarını dolaşır. Beşiktaş’a kadar İstanbul’un kıyılarında denize akan suları tespit eder. Ve bu sulardan nasıl yaralanabileceğinin hesabını yapar. Sonra da Kanuni’nin huzuruna çıkar.
Sultan: “Mimarbaşı İstanbul’a su getirmek mümkün müdür?” diye sorar. Mimar Sinan; Evet, sultanım diye cevap verir. Ve nasıl mümkün olduğunu anlatır. Padişahtan onay alınca da suyu getirmek için çalışmalara başlar.
İlk önce İstanbul dışındaki suları Kağıthane civarında belli yerlere toplar, oradan da dere içlerine büyük geçitler yaparak İstanbul’a getirir ve şehrin belirli meydanlarına umumi çeşmeler yaparak suyu halkın hizmetine sunar. Bu çeşmelerin tamamı kırk kadardır. Sinan’ın gayretleriyle Kırk Çeşme suları akmaya başlar.
O güne gelinceye kadar musluk kullanma gibi bir adet olmadığı için sular boşa akıp durmaktadır. Bu kadar zorluklara getirilen suyun böyle boşu boşuna akıp gitmesi insanları rahatsız etmiştir ve ilk defa İstanbul’da lüle denilen musluk çeşmelere takılır. Ve böylece suyun boşa akması engellenmiş olur.
Bu dönemde Sultan Kanuni de su kıymet kazanmaya başladığı için bir ferman çıkarır. “İstanbul meydanlarındaki umumi çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice evine su alamayacaktır.” diye fermanında belirtir.
Fakat bu umumi kaidenin bir istisnasını da koyar Kanuni. O da özel olarak Sinan’a iletilir. Denilir ki “Sen İstanbul’a böylesine güzel bir çalışma sonunda kırk çeşme sularını getirdin. Sen evine özel olarak bir lüle su alabilirsin.”
Ve Süleymaniye civarındaki meydan çeşmesinden Sinan’ın evine özel olarak su yol yapılır ve böylece Mimar Sinan evinde özel suyu olan tek kişi olur.
Mimar Sinan bu olaydan sonra yıllarca Osmanlı imparatorluğuna hizmet eder. Şehzadebaşı’yı, Süleymaniye’yi ve Edirne’deki Selimiye Camii’ni yaptıktan sonra yaşlanır. İtibarının yüksekte olduğu devirde, kendisinin kıymetini takdir edenler bir bir dünyadan göçmüşlerdir. Kanuni vefat etmiştir, yerine başka padişahlar geçmiştir. Ve Sinan 99 yaşına gelmiştir. Çevresindeki dostları göçtüğü için de İstanbul’da âdeta yapayalnız kalmıştır. Ve yeni bir nesil yetişmiştir.
Bir gün Mimar Sinan’ın kapısına birisi gelir. Kapıyı çalar. Sinan bastonuna dayanarak kapıyı açar. “Buyurun.” der.
Gelen kişi, “Ben Topkapı Sarayı’nın postacısıyım. Sizi divana çağırıyorlar. Herhâlde bir soruşturmaya tabi tutulacaksınız.” der.
Sinan Ağa, bu ihtiyar hâlinde, dostlarının tümünün göçüp gittiği, kendisini eserleri inşaat halindeyken görenlerin kalmadığı bu ihtiyar dünyada, “Acaba Topkapı Sarayı’na niye çağırılıyorum?” diye düşünerek Topkapı Sarayı’na varır.
Saraya girer, orada bir soruşturma heyeti kurulmuştur: Kadılar, ulemalar, müftüler, o günün vükelası oradadır. Sinan’a şöyle derler: “Sinan Ağa, hakkında şikayet var. Eve su almak yasak olduğu, hiç kimse evine özel olarak su almasın, diye padişah fermanı olduğu hâlde, sizin evinizde özel su varmış.”
“Evet,” der. “Cihan Padişahı bana öyle özel olarak müsaade etmişti. İstanbul’a yaptığım, su hizmetinden dolayı sadece benim şahsıma su almamı müsaade etmişti de almıştım.”
“O zaman şu müsaadenizi, fermanı görelim de ses çıkarmayalım. Kimseye verilmemesine rağmen, sizinki devam etsin.” derler.
Sinan’ın cevabı şu olur: “Ben o zaman Cihan Padişahından ferman istemekten hicap etmiştim. Fermanım falan yok, ama su benim evimde akıyor.”
Divan müşkül durumda kalır, konuşmalar olur: “Sinan büyük hizmetler etmiştir, evinde suyu aksın.” Oradan başkaları cevap verir: “Bu Âl-i Osman’a hizmet eden sadece Sinan mı? Sinan gibi daha nice hizmet edenler vardır. Ya onların da evine özel su verilsin, ya da Sinan’a da bu ayrıcalık tanınmasın.”
Divanda uzun münakaşalar olur, son olarak verilen karar şudur: “Sinan gibi diğer hizmet edenlerin de evine su bağlanamayacağına göre, Sinan’a verilen su kesilmeli, fakat şimdiye kadar kullandığı su fermansız kullandığı için bir cezaya mucip olmamalıdır.”
Ve bu karardan sonra Sinan evine gelir. Üzgün, bezgin fakat fazla müteessir değildir. Çünkü Sinan hizmetini Allah için yapmıştır. Kendisine bir ayrıcalık tanınsın, özel bir mükafat verilsin diye değil.
Ve Sinan 100 yaşına girerken hastalanır yatağa düşer. Vefat sırasında bir bezi suya batırıp da dudağına çalmak isterlerken bakarlar ki, evindeki musluktan su akmıyor. İstanbul’a su getiren Sinan, susuz evde vefat eder. Vefat sırasında, bu olayı başında konuşanlara, verdiği cevap enteresandır:
“Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükafatını da ahrette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz.”

Derleyen: Ersin Osman Söğütlü


Bu hikaye 992 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 29 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 04 02 2005

ORMANCI



Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor, ne de öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Akşamları da arkadaşından birkaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş.
İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.
Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş.
Bu sonuç karşısında birinci adam öfkelenmiş:
"Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken işe başladım, senden daha geç işi bıraktım. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu işin sırrı ne?"
İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş:
"Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir."
Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için çaba göstermektir. Bu zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur. Delhi’deki ünlü tapınakta Sokrates'in şu sözü yer alır:
"'İnsan Kendini Tanı" Kendini tanımak, şu anda olduğumuz noktayla olmak istediğimiz nokta arasındaki yoldur. Kendini tanımak, kendimizi nasıl gördüğümüz ile başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında fark olmaması anlamına gelir. Bireysel ve iş yaşamımızda başarılı, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız.


Bu hikaye 951 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 22 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 28 01 2005

HIZLA BÜYÜYEN ÇOCUK



Kasabanın ilkokulunda öğretim yılı yeni başlamıştı. Birinci sınıftaki sarışın çocuk bir hafta içinde okumayı, matematiği öğrenmişti; hatta roman okumaya başlamıştı. Fiziki olarak da büyüyordu. Öğretmeni çocuğu 2. sınıfa geçirdi. Buradan da bir hafta sonra 3. sınıfa geçti. Böylece çok hızlı bir eğitimle 1.5 ayda ilkokulu bitirdi ve hemen ortaokula yerleştirildi.
Gazeteler olayı yakın takibe aldı. Bütün yurt olayı izliyordu.
Okula beraber başladığı arkadaşları hep ona imreniyor, kıskanıyorlardı.
Gazeteler, 2. dönem başladığı zaman çocuğun liseden mezun olduğunu yazmışlardı.
İkinci dönem başında özel üniversitelerden birisi çocuğu üstelik de yüksek bir burs vadederek aldı ve üniversite eğitimine başlattı. Sarışın çocuk, siyasal bilgilerde okuyordu. O, artık çocuk değildi gerçi.
Üniversiteye gelince birazcık gençlik rüyâların kapılmış olmalıydı ki, hızı kesildi. Rahat bir nefes aldı belki de.
1. yılın eğitimi tamamlandığı zaman üniversitede 3. sınıfa geçmişti.
Yaz tatilinde gazeteciliğe el atmıştı. Yazarlık yaptığı gazetenin tirajı akıl almaz şekilde artmıştı. Gazete baskıyı yetiştiremez olmuştu. Aynı zamanda gazete turistlerin en çok uğradığı yer olmuştu. Herkes onu ziyaret ediyordu.
O, gayet sağlıklıydı. Turizmde patlama olmuştu o yaz.
Okullar açıldı ve hızla girdi okula. İki ay içerisinde de mezun oldu.
Tayin olduğu valilikten bir hafta sonra istifa edip siyasete atıldı. Parti kurdu. Herkes onun partisine üye olabilmek için yarışıyordu.
Bahar geldiğinde seçime gidildi ve tek başına iktidara geldi.
Artık başbakandı. Bütün dünyanın gözü üstündeydi.
Barış taraftarıydı ve hiçbir savaşa girmediği gibi, devam eden savaşların durmasını sağlamak için yoğun çalışmalar yaptı ve bunda da başarılı oldu.
Bütün yurtta huzur vardı, ama başbakan zaman zaman hüzünleniyordu.
Özellikle de oyuncakçı dükkânlarının yanından geçerken ve parklarda oynayan çocukları görünce.
Başbakanlıkla cumhurbaşkanlığını da birleştirerek ülkenin başkanı oldu.
Başkan olduktan sonra rahat rahat oturuyor, huzur içinde yaşayan ülkesini seyrediyor, hızlı bir gelişim göstermiyordu artık.
Erişebileceği, hayâl ettiği bütün makamlara erişmişti.
İlkokula beraber başladığı arkadaşlarının en büyük zevkleri ve en önemli işleri gazete haberlerinden arkadaşlarını takip etmekti.
Bir gün sabah okula bütün çocuklar hüzünlü geldiler.
Arkadaşları olan başkanları vefat etmişti.
Önce imrenip kıskandıkları arkadaşları şimdi ölüydü artık.
Bütün makamlara erişmişti, ama yaşamıyordu.
Hayatı çok kısa geldi onlara.
Bunları düşündü çocuklar ve kendilerinin yaşıyor olmalarından dolayı sevindiler.
Bir gün kendileri de aynı yollardan geçip o makamlara gelebilirlerdi.
Arkadaşları gelmemiş miydi?
O gün derslerine daha azimli çalıştılar, öğretmenlerini daha dikkatli dinlediler.

Mustafa OĞUZ

Bu hikaye 1073 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 15 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 21 01 2005

BİR BAŞKA DÜNYA



Sınıfa girdiğimde üzerime çevrilmiş gözlerde hep bir manâ arardım. Onların pınarlar kadar duru, süt kadar saf bakışlarında hiçbir aldatmaya, yalana yer almadığını gayet iyi bilirdim. Kirlenmemiş denizler kadar sonsuz, yalan değmemiş gönüller kadar muhabbet dolu olurdu gözleri. Çocuklarla içiçe olmanın verdiği bir “tecrübeydi bu. Her bakış, her göz göze geliş kendi iç dünyasını yansıtırdı. Güne nasıl başladıklarını, derslere nasıl çalıştıklarını, sorular karşısında nasıl bir tavır takınacaklarını daha ilk bakışlarında belli ederlerdi. Çocukların o masum dünyasında sahtekârlığa asla yer yoktu. Bambaşka bir dünya idi çocukların dünyası.
Bu okula geleli henüz bir ay olmuştu. Kalabalık olan sınıfta hâlâ adını öğrenemediğim çocuklar vardı, ama bunun uzun sürmeyeceğini biliyordum. Onların bana yaklaşımları, benim onlara gösterdiğim sevgi, kısa zamanda aramızdaki çekingen havayı dağıtmıştı.
Güzel havalarda sınıfla birlikte bahçeye çıkıyorduk. Teneffüslerde ise ip atlarken onlara katılıyor, bazen de oynadıkları futbol oyununda hakemlik yapıyordum. Çocuklarla çocuk olmak onların dünyasına girmenin tek yoluydu. Öğretmenler odasına girdiğimde diğer öğretmenlerin alaya kaçmayan şaka dolu sözlerine hedef oluyordum. Kalabalık bir öğretmen kadrosu vardı. Tek sınıflı bir köy okulundan şehrin en büyük okuluna gelen bir kişi benim yaşadığım tedirginliği mutlaka yaşamıştır. Bahçede neşeli neşeli oynayan öğrenciler, fırtına zamanlarında hırçınlaşan dalgalar gibi görünür insanın gözüne. Öğretmenler odasındaki her biri en az kendi öğretmenin olabilecek kadar yaşlı ve tecrübeli meslektaşların arasında ne oturacak bir yer bulabilirsin ne de konuşacak bir söz. Ama onlar hayat tecrübeleriyle çabuk ısındırırlar yeni gelenleri ortama.
Okulu, öğretmen arkadaşları, hele öğrencileri çok sevmeye, onlara karşı sımsıcak hisler duymaya başlamıştım. Öğretmenlerin arasında hele bir Bekir Bey vardı ki, her konuşmasında insan bütün günün yorgunluğunu atıyor; yeniden yaşama aşkıyla doluyordu. Emeklilik yaşını çoktan geçmesine rağmen neden hâlâ çalışıyor diye merak etmiştim. Benim kalbimden geçenleri anlamış olacak ki yüzüme tatlı tatlı bakıp: “İki tane üniversite de okuyan çocuğum var. Emekli olup da aç mı kalayım! demişti. Haklıydı. Bu memlekette emekli olup da rahat eden adam zaten olmamıştı ki.
Geldiğim günün hemen ertesi gününde dikkatimi çeken bir öğrenci olmuştu. Sınıftaki durgunluğu, teneffüslerdeki yalnızlığı, herkesten, her şeyden uzak kalmaya gayret eder gibi davranması dikkatimi çekmişti, ama geçici bir durumdur diye düşündüğüm için üzerine fazla düşmemiştim. Aradan bir iki ay geçince öğrencide hiçbir değişiklik göremeyince onu daha yakından izlemeye başladım. Hiç kimseyle konuşmuyordu. Teneffüslerde yapayalnız kuytu bir köşeye çekiliyor, iki yüzünü ellerinin arasına alarak öylece düşünüyordu. Zaman zaman gözlerindeki donuk bakışlar, zihninde büyük fırtınaların koptuğunu haber veriyordu. Dokunsan ağlayacak, içindeki bu fırtınada kendisi de boğulacak, dokunanı da boğacak bir hüzün vardı gözlerinde.
Bazen ona doğru yaklaşır, onu gözlemliyordum. Onun dikkatini çekmeye çalışıyordum. Ama nafile. Kendi dünyasına o kadar dolmuştu ki ne bahçede hiç durmadan koşuşan diğer öğrencileri görüyor ne de benim farkıma varıyordu. Sınıfa girdiğimizde de pek farklı davranmıyordu. Yine kendi köşesine çekilmiş, sınıfın en köşesindeki sırada tek başına oturuyordu. Sormasam bir tek derste bile parmak kaldırıp söz almayacaktı. Ama soru sorduğumda da her sorunun cevabını en güzel şekilde veriyordu. Oldukça başarılıydı fakat durgundu. Acaba kendisine sorsam bana durumunu anlatır mıydı? Elbette onunla kalabalıkların arasında konuşamazdım, belki rencide olur da bir daha hiç konuşmaya cesaret edemezdi. Evine gitsem ailesi hoş karşılamazsa netice almam zorlaşırdı. Küçük ela gözlerindeki gizemli bakışlar, solgun yüzündeki hüzünle gözümün önünden gitmez olmuştu.
Artık hep o öğrencimi düşünüyordum. Onun düşünmeden geçen bir anım bile yoktu. Rüyalarıma bile girer olmuştu. 10-11 yaşlarındaki bir çocuğun dünyasını bu derece meşgul eden, onun yaşama sevdasını alıp götüren, onu hüzne boğan ne olmalıydı? Bu ipek tatlığındaki saçları, yumuk yumuk küçük elleri, esmer yüzü ve sıska bedeniyle bütün dünyamı doldurmuştu. Mutlaka, ama mutlaka onun derdini öğrenmeli ve onu bu dertten kurtaracak çareler aramalıydım.
Ertesi gün sınıfa girdiğimde ilk baktığım yer onun sırasıydı. Yoktu. İçimin birden ezildiğini hissettim. Aklıma gelebilecek olan tüm olumsuz düşünceler bir yıldırım hızıyla zihnimden geçti. Hâlbuki evden çıkarken öğrencimin dünyasına bugün mutlaka girmeyi amaçlamıştım. “O, bugün köye gitti öğretmenim. Yarın gelecekmiş.” denildiğinde o bedbaht düşüncelerden sıyrılmanın serinliği çöktü içime. Gerçi bütün hesaplarım, onun dünyasına girme adına yaptığım planlar, alt üst olmuştu, ama geç olması hiç olmamasından daha iyiydi. Çocuklarla bir günü daha geride bırakırken içimde garip duygular vardı.
Bir sonraki gün ertelenmiş düşüncelerimi gerçekleştirme umuduyla girdim sınıfa. Çocuklar hazır halde beni bekliyorlardı. Öğrencim, köyden dönmüş, her zamanki hüzün bulutları arasında yerine oturmuştu. Oldukça bitkin görünüyordu.
-Çocuklar, bugün kompozisyon yazmanızı isteyeceğim. En çok istediğiniz şeyleri yazacaksınız. En güzel yazanınki sınıf gazetesine asılacak.
Elbette en güzel yazanınki ödüllendirilecekti. Ama benim asıl maksadım günlerdir gözüm üzerinde ola öğrencimin neler yazacağını öğrenmekti. Onun gizli dünyasının kapılarını bana açacak belki de bu kompozisyon olacaktı. Çocuklar kompozisyonları yazarken ben de masamdan onları izliyordum. Yanlarına varmak, aralarda dolaşmak onları telaşa sokabilirdi. Ve öğrencim yazmasını istediklerimi yazmakta zorlanabilirdi. Herkes masanın üstüne yazdıklarını koyarken, onun isteyerek işi ağırdan aldığını fark ettim. Bütün arkadaşları kağıtlarını verip dışarı çıktıkların da yavaşça yanına sokuldu.
- Öğretmenim sizden bir ricada bulunabilir miyim? Sesinde belirgin bir telaş seziliyordu.
- Elbette Mesut. Söyle bakalım nedir rican?
Mahcubiyetinden al al olmuş yüzünü benden saklamaya gayret ederek ağlamamak için bastırılan titrek bir sesle;
- En güzelini ben yazmış olsam da benim yazımı sınıf gazetesine asmayın. Ben sadece sizin bilmeniz için yazdım. Başkaları okumasın.
Ta yüreğimin ortasına bir bıçak saplanır gibi oldu. Boğazım gıcıklamaya, dudaklarım kurumaya başladı. Neden diye sormaya cesaret edemedim. Çünkü; bu soruyu sorsam ikimiz de gözyaşlarımıza engel olamayacaktık. Her ne kadar da konuşmuş olmasak bile Mesut anlıyordu kendisiyle ilgilendiğimi. Ben de Mesut’un içinde bulunduğu durumu, onun hüznünü anlıyordum. Yavaşça başını okşadım; ve “Elbette.” dedim. “Elbette senin istediğin gibi olacak.”
Eve geldiğimde daha elbiselerimi bile çıkarmadan masamın başına oturdum, kağıt torbamı açtım. İçinden Mesut’un yazdığı kağıdı buldum. Heyecanla okumaya başladım.
“Ben en çok neyi istediğimi bilecek bir çocukluk yaşamadım ki. Daha anne sıcaklığını bile tam olarak tatmadan annemle babam ayrıldılar. Doya doya sarılacağım bir anne kucağına hasret kaldım. Diğer arkadaşlarım anneleriyle babalarıyla gelirken ben sırtımda çantam ve içinde öksüzlüğümü taşıdım. Bir kere olsun çocukça bir şımarıklıkla bugün hastayım okula gitmek istemiyorum, diyebileceğim bir annem olsun istedim. Bana kızsın, beni tehdit etsin hatta beni dövsün, istedim. Anne şefkatiyle saçımı tarasın istedim. Geceleri herkes uyurken benim sessiz sesiz ağlayışımı duysun istedim. Bayramlarda harçlık vermese bile, yeni yeni ayakkabılar almasa bile elini öpeceğim, bana yavrum diye sarılacak bir annem olsun istedim. Kırdığım bardak için beni azarlayacak, kirlettiğim önlüğüm için bana kızacak bir anne... Anne sıcaklığı nasıldır sen bilir misin öğretmenim. Fırından yeni çıkmış ekmek sıcaklığında mıdır? Yoksa dudaklarımı yakan çay sıcaklığından mı? Ben hiç tatmadığım anne sıcaklığını. Hiç duymadığım anne sesini isterim. Bir anne isterim, güzel olmasın isterse, güldüğü zaman gözlerinde ışıl ışıl ben, ağladığı zaman yanaklarında damla damla ben, nefes alışında, uykusunda hep ben olan bir anne. Eve gittiğimde kapıda karşılayan öksüzlüğüm olmasın isterim. Ben de annemin babamın elinden tutup bir kerecik parkta gezmek isterim. Biliyor musun benim hiç oynayacağım oyuncağım olmadı. Tahtadan arabalar yaptım. Bezden bebekler yaptım. Anne sıcaklığını onlar yaşasın diye. Çok şey mi istemişim acaba?
Okurken, nice Mesut’ların masum isteklerle dolu dünyaları, içimi yakar olmuştu. Parçalanan ailelerin geriye bıraktıkları ağlamaya bile hasret çocukları, aynı isteklerle sorgular olmuştu beni. “Çok şey mi istiyorum?” derken aslında istedikleri çok şey değildi. Havanın sıcaklığından mı olacak yoksa Mesut’un o bir başka dünyasındaki hüzünden mi yanaklarımda sıcacık damlalar akar olmuştu. Fırından yeni çıkmış ekmek sıcaklığında değil, dudağımı yakan çay sıcaklığında hiç değil. Bir anne, bir baba sıcaklığında...





Bu hikaye 1583 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 08 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 14 01 2005

NE PENCEREDEN SÜZÜLEN...



Ne pencereden süzülen sabah güneşi, ne de bahçedeki kokulu akasyanın dallarına tünemiş serçelerin kendilerini yırtarcasına hep bir ağızdan söyledikleri şarkılar, içerideki kasvetli havayı dağıtmaya yetmiyordu. Duvarda sarı badananın üzerine boyanmış çizgi kahramanlar, ayıcıklı perdeler, balonlarla süslü pespembe iki karyola, üzeri oyuncak dolu komidinler ... Hiçbir şey buranın bir hastane odası olduğunu unutturmuyordu. Balonların ardına saklanmış serum şişesinin öbür ucu, soldaki yatakta şaşkın ve korku dolu gözlerle oda arkadaşını seyreden üç dört yaşlarındaki kel kafalı, çelimsiz ve bitkin görünüşlü oğlanın kolundaydı. Neler olduğunu anlamaya çalışıyor ama sesini çıkarmaya cesaret edemiyordu.
Küçük kız sanki çıldırmış gibiydi. Hem tiz bir sesle avazı çıktığı kadar bağırıyor, kömür gözlerinden akan billurlar birbirini kovalıyor, hem de gözyaşlarını tutamayarak kendisini sakinleştirmeye çalışan annesinin upuzun, yılların çilesine rağmen ak düşmemiş simsiyah saçlarını tutam tutam koparıyordu. O anda küçücük kafasından neler geçiyor kimbilir... İntikam alması gerekenin annesi olmadığını biliyordu. Ama bir şekilde öfkesini boşaltması lazımdı ve en yakınında annesi vardı. Zaten kendisine nisbet yapar gibi uzun saçlarıyla karşısında duran annesini bir süredir kıskanıyordu.
Olanları anlamıyordu. Neden hastanedeydi, neden her gün onca ilaç ve serum alması gerekiyordu, nedendi dayanılmaz ağrılar ve bulantılar... Ve neden beline kadar uzanan, gece karası lepiska saçlarına veda etmek zorunda kalmıştı... Tedavi başladıktan sonra yastığına neredeyse tutam tutam dökülen saçları, kalbinde yaralar açıyor ve dökülen her tel yanına küçük kızın gülücüklerini de alarak ondan uzaklaşıyordu. Artık ne bir tek tel saçı, ne de -zoraki de olsa- bir tebessümü kalmamıştı. Işık vurduğunda parlayan kel kafasının süslediği yeni görüntüsünden nefret ediyordu. Eskiden her sabah annesinin kah okşayarak, kah koklayarak taradığı saçlarını seyrettiği aynalar, artık ona düşmandı.
Bu kabus iki ay önce başlamıştı. Neriman Hanımın peşpeşe gelen üç erkek çocuktan sonra, nice dualar ve adaklarla kavuştuğu ve gözünden sakınarak yedi yaşına getirdiği biricik kızı son zamanlarda iyice halsizleşmiş, zayıflamış ve rengi solmuştu. Gene o kem gözlü Bahriye Hanımın nazarı değmiş olabilirdi. Dört çocuk doğurmasına rağmen hâlâ çok güzeldi ve kızıyla bir örnek giyinip, aynı uzunlukta olan saçlarına aynı şekli verip el ele dışarı çıktıklarında bu kadına rastlamışlarsa, o gün kızcağızın başına mutlaka bir şey gelirdi. Bu sefer sanki o kadar basit değilmiş gibi bir his kapladı içini. Eşiyle konuştuğunda onun da bu durumu farkettiğini anladı ve zaman geçirmeden kasabadaki hastaneye götürmeye karar verdi.
Hastanenin genç ama dikkatli hekimi, küçük kızın hastalığının ciddi olabileceğini ama kesin tanı için daha deneyimli bir hekimin görmesi gerektiğini söyleyince, vakit geçirmeden büyük şehrin yoluna düştüler. Gerçekten mi kasvetliydi bu büyük şehir denilen yığın, yoksa sıkıntılarından dolayı mı onlara öyle geliyordu... Taş binanın soğuk koridorlarındaki koşuşturmalar ve sonu gelmeyecekmiş gibi süren bekleyişler sonrasında tahliller tamamlandı. Doktor hanım karşılarındaki düşmanı bütün açıklığıyla anlattı. Bu bir kabus olmalıydı. Birden hava karardı, odada bir nefeslik oksijen kalmadı, dünyadaki bütün çiçekler boynunu büktü, bütün kuşlar sustu... Donup kalmışlardı adeta. Kömür gözlü kızlarının sesiyle kendilerine gelmeye ve gözlerinden süzülen yaşları gizlemeye çalışarak sevgiyle gülümsediler nartanesine.
Bir süre bu kasvetli şehrin hastanesinde misafir olmaları gerekiyordu. Ancak bu durum küçük kızın hiç hoşuna gitmiyordu. Çünkü kendisini misafir edenler her gün serum takıyor, kan alıyor, belinden ilaç veriyor, kısacası canını çok acıtıyorlardı. Nartanesi evine, yuvasına, bahçesine, kedisine, köpeğine, tombul ninesine dönmek istiyordu. Saçlarını geri istiyordu...
Klinikteki doktor ablası onun saçsız daha güzel olduğunu söylüyordu. Buradaki diğer çocukların da büyük çoğunluğunun saçları dökülmüştü. Doktor her sabah muayenesinde çocuklarla şakalaşır, sonra da kel kafalarına bir öpücük kondururdu. Zaten yanaktan öpmek yasaktı, ağzını ve burnunu kapatan maskeyi çıkarmak da... İnanmak istiyor doktorun sözlerine, ama saçları aklına geldiğinde gözleri doluyor ve sonra kendini kaybediyordu.
Neyse ki sakinleşmiş ve gözlerinden dökülen yaşlarla sırılsıklam olmuş yastığında, hıçkırıklar arasında uyuyakalmıştı. Uyurken hâlâ iç çekiyordu. Bir ara Neriman Hanım gözden kayboldu. Dönene kadar teyzesinin başında kalması için izin almıştı hemşireden. Odada kimseden çıt çıkmıyordu. Oda arkadaşı her gün yaptığı mızmızlıkları unutmuş, kızcağız rahatsız olmasın diye yatakta hareketsiz yatıyor, koridorda herkes başparmakları dudaklarında birbirlerini uyarıp fısıltıyla anlaşıyorlardı. Neredeyse serum şişelerinin damlaları duyulacak kadar sessizdi ortalık. Birkaç saat sonra uyandığında annesi henüz içeri giriyordu. Sevgiyle gülümseyen gözleri nemliydi Neriman Hanımın. Güzel kızını bağrına bastı önce. Başındaki eşarbı çıkardığında herkesten acı bir çığlık yükseldi. Fedakar kadın, kızının ızdırabını paylaştığını ona göstermek için kendince bir çözüm bulmuş, saçlarını kazıtmıştı... Nartanesi önce donakaldı, sonra göz pınarları doldu. Ne diyeceğini bilemedi, bakakaldı anneciğinin yüzüne. Ama evet, doktor ablası haklıydı, annesi böyle de güzeldi, hem de daha güzel... Güzellik saçlardan ibaret değildi, asıl güzel olan gözlerden ışıldayarak akan sevğiydi... Sımsıkı sarıldı anacığına; artık ağlamayacaktı...

Serpil Özsaraylı

Bu hikaye 1634 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 01 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 07 01 2005

İLAYDA’NIN KİTAP SEVGİSİ



İlayda, ilköğretim 7. sınıfa giden çok zeki, akıllı ve terbiyeli bir kızdı. Kitap okumayı çok sever, kendisini geliştirmenin yolunun kitap okumaktan geçtiğini ve kitapların cehalete ışık tuttuğunu düşünürdü.

Okumak, onun için alışkanlık olmuştu. Kitap okumadan yapamıyordu.
Ailesinin maddi durumu pekiyi olmadığı için, aldığı harçlıkların hepsini kitaplara yatırıyordu. Kitaplarına çok özen gösterir, onları odasının en güzel köşesinde muntazam bir düzenle saklardı. Gece olunca, tasarruf yapmak için kitaplarını mum ışığında okurdu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamazdı bile...

İlayda’nın arkadaşları, onunla alay ediyorlar, onun kafasını boşuna yorduğunu söylüyorlardı. Çok okumanın fayda getirmeyeceğini, İlayda’nın çabalarının yersiz ve anlamsız olduğunu söyleyerek kalbini kırıyorlardı. İlayda, bu duruma pek aldırış etmiyor gibi görünse de arkadaşlarının yanlış düşündüklerini ve bu şekilde devam ederlerse hayatlarında hiçbir başarıya ulaşamayacaklarını düşünüyordu. İlayda’nın bir amacı vardı. Kendisine hedef belirlemişti. Ve bu hedefine ulaşmak için planlı-programlı çalışıyordu. Ama arkadaşları bunları göremiyorlardı. Bu durum İlayda’nın tertemiz yüreğini incitiyordu.

İlayda bir gün okuldan dönüyordu. Karşısına arkadaşları çıktı. Ona takılmayı ihmal etmediler... Sevcan:

-İlayda, hiç değişmeyeceksin değil mi? Bunalmadın mı kitap okumaktan, ders çalışmaktan. Hayatında bazı şeyleri hareketlendirmelisin, değişiklikler katmalısın, bu hâlin hiç iyi değil, dedi alaycı bir ses tonuyla... İlayda:

-Ne varmış benim hâlimde. Ben hayatımdan memnunum. Hem söylermisiniz, kitap okumak ne zamandan beri zarar oluyormuş? Yanlış düşünüyorsunuz, eğer siz bu düşünceyle giderseniz hayatta hiçbir başarıya ulaşamazsınız, dedi.

Arkadaşları İlayda’dan böyle ani bir tepki beklemiyorlardı. Onun bu sözlerine sinirlendiler ve hiç bir şey söylemeden yanından ayrıldılar.
...
Zaman geçtikçe İlayda’nın başarısı arttı. Arkadaşları şaşkınlık içinde kalmışlardı. Onların hayatlarında hiçbir değişiklik yoktu. İlayda’ya hak vermeye başladılar. Ama herşey çok geçti. Onlar hem İlayda’yı hem de başarıyı kaybetmişlerdi.
...
Aradan yıllar geçti. İlayda istediği hedefine ulaşmıştı. O artık edebiyat öğretmeniydi. Yıllar önce onunla alay eden arkadaşları da istedikleri başarıya ulaşamamışlardı.

İlayda, herşeyini kitaplarına ve azmine borçluydu. Planlı ve programlı çalışmak onun hayatının parçasıydı. Kitapları, onun can dostu olmuştu. Ve cehalete ışık tutmaya devam edecekti.

İlayda, şimdi kendisi gibi cehalete ışık tutacak, insanlara faydalı olabilecek nesiller yetiştiriyor...

AYŞE SENA ASLANOĞLU

Bu hikaye 2002 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 25 12 2004 / Son Yayın Tarihi : 31 12 2004

BEKLENMEYEN YARDIM



İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde oturuyordu. Her gün sabah dokuzda Anadolu yakasında çalıştığı iş yerine gider ve akşam iş bitiminde aynı güzergahı takip ederek evine geri dönerdi.
O gün yine her zamanki saatte iş yerine gitmişti. Yapılması gereken işleri bitirmiş ve akşam üzeri evine dönmeye hazırlanıyordu. Hazırlığını bitirdi ve iş yerinden ayrıldı. İşyeriyle otobüslerin geçtiği durak arasında epey mesafe vardı. Bu mesafeyi her gün yürürdü. Ama yürümekten hiç sıkılmazdı. Çünkü çoğu zaman yürürken güzel şeyler düşünür, aklına yepyeni fikirler, projeler gelirdi. Yanında kalem kâğıt varsa hemen aklına gelen projeleri, fikirleri not ederdi. Hatta bir keresinde aklına güzel bir şiir gelmiş, yolda bulduğu bir taşın üstüne oturup, o şiiri kaleme almıştı. Acele etmesi de yerindeydi; çünkü ilham kuşu her zaman kanatlarından yakalanmıyordu. Yine bu yolu yürümeye başlamıştı. Epey yürüdükten sonra otobüslerin geçtiği durağa gelmişti. Otobüsü beklemeye başladı. Anadolu yakasından Avrupa yakasına giden otobüsler beklediği duraktan çok nadir geçerdi, o da çoğu zaman Altunizade’ye kadar başka bir otobüsle gelir ve oradan geçen otobüslere binerdi. Yine aynı şekilde yapmış, başka bir otobüsle Altunizade durağına kadar gelmişti. Durağa varınca otobüsün düğmesine bastı ve açılan kapıdan aşağıya indi. Karşı tarafa giden otobüsleri beklemeye başladı. Uzun bir bekleyişten sonra nihayet otobüs gelmişti. Durakta bekleyen diğer yolcular gibi o da otobüsün kapısına doğru hızlı adımlarla yaklaştı. Otobüsün merdivenlerinden çıktı, elini arka cebine attı. Cüzdanını her zaman arka cebinde taşırdı. Paraları ve seyahat etmek için kullandığı kartı cüzdanında dururdu. Elini cebine atar atmaz cüzdanının olmadığını fark etti. Ve otobüsten geri indi. Cüzdanını çantasına koymuş olabileceğini de düşünerek çantasının içine göz attı. Fakat cüzdanı orada da yoktu. Acaba yolda düşürmüş olabilir miydi? Durakta dolaştığı yerlere yeniden bir göz attı. Fakat cüzdanını bulamamıştı. Cüzdanı olmadan karşıya da geçemezdi. Düşünmeye devam ederken ceplerini şöyle bir yokladı. Cebinden bir miktar para çıktı. Sevinçle otobüs durağında bilet satılan gişeye vardı. Bilet sordu. Fakat orada da bilet kalmamıştı. Elinde olan parayla ancak bir bilet alabilirdi. Ama hiçbir yerden bilet bulamamıştı. Biraz düşündükten sonra aklına bir fikir gelmişti. Duraktan geçen otobüslerin birisine binecek, şoföre son durakta ineceğini ve son duraktan bilet alıp atacağını söyleyecekti.

İlk gelen otobüse bindi ve aynen düşündüğü gibi yaptı. Fakat otobüs şoförü bu teklifi kabul etmemiş ona durakta duran seyyar satıcıyı göstermişti. Otobüsten tekrar inmek zorunda kaldı. Biraz daha bekledikten sonra gecenin iyice kararmakta olduğunu fark etti. Biraz daha beklerse otobüs kalmayacak ve yollarda kalacaktı. Bu düşünceler içinde bileti gişedeki fiyatından biraz pahalıya satan seyyar satıcının yanına yaklaştı. Amca bileti bana şu kadardan satar mısın? dedi. Bu sözü işiten seyyar satıcı teklifini kabul etmeyerek başladı hayat hikâyesini anlatmaya. Bu arada satıcıyla aralarındaki konuşmaya şahit olan bir adam ikisinin yanına gelmişti. Ona karşı dönerek, nereye gideceğini ve bilet almak için ne kadar paraya ihtiyacı olduğunu sordu. Satıcıya biraz sitemkâr bir tavırla bakarak gerekli olan parayı uzattı. Satıcı da bileti verdi. Bileti alır almaz kendisine yardım eden adama teşekkür etmek için arkasına döndü. Ama adam yoktu. Tüm durağı dolaştı ama adamı bulamadı. Durakta yaklaşık 10 dakikadır otobüs de geçmemişti yani otobüse de binemezdi. Çok şaşırmıştı. Zorda kaldığı bir durumda hiç tanımadığı birisi gelmiş ve onu bu zor durumdan kurtarmıştı. Ama işin garibi yardım eden adam aniden gözden kaybolmuştu. Birkaç dakika sonra gelen otobüse binerek evinin yolunu tuttu. Otobüste olanları düşünürken bütün bunların Allah’ın bir lütfu olduğunu düşünerek Rabbine şükrediyordu. Eve geldiğinde olanları eşine ve çocuklarına da anlattı. Daha olayı bitirmeden hepsinin gözlerinden yaşlar boşalmaya başlamıştı bile.
ERSİN OSMAN SÖĞÜTLÜ

Bu hikaye 1872 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 12 2004 / Son Yayın Tarihi : 24 12 2004

KÜÇÜK BİR TEBESSÜM



Küçük bir kasabada dertlerini kucağına almış yaşlı bir adam sabahın ilk saatlerinde yürüyüşe çıkmıştı. Kasabanın okulunun yanından geçerken küçük bir kızın ona gülümsediğini gördü. Bu gülümsemeyle kendine gelen adam kendini iyi hissetmeye başlamıştı. Hüzünden mutluluğa değişen bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen cebinden kâğıt ve kalem çıkararak bir not yazdı, arkadaşına yolladı. Notu yolladığı arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı. Garson kız hayatında ilk defa bu kadar yüksek bir bahşiş alıyordu. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasın her zaman geçtiği yolun köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı. Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki üç gündür boğazından doğru dürüst bir şey geçmemişti. Hemen bir lokantaya giderek karnını güzelce doyurdu. Karnını doyurduktan sonra, bir apartmanın bodrumundaki tek kişilik odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görünce kucağına aldı ve epey bir süre onu okşadı. Daha sonra onu evine götürdü. Küçük köpek yavrusu gecenin soğuğundan kurtulduğu için o kadar mutluydu ki ilk sıcak odada sabaha kadar koşuşturup durdu. Gece yarısından sonra beklemedik bir olay olmuş, apartmanı dumanlar sarmıştı. Bu bir yangın başlangıcıydı. Dumanı koklayan köpek yavrusu öyle bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı. Sonra da bütün apartman halkı... Anneler, babalar, dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.
Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir Tebessümün sonucuydu.


Bu hikaye 1731 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 11 12 2004 / Son Yayın Tarihi : 17 12 2004

ŞİFA VEREN DOSTLUK



Hasta, yatağında ateşler içerisinde kıvranıyordu. Kaç gündür ağzına bir parça yiyecek girmemişti. Sevdiği hafif mayhoş yayla çorbası bile, onun iştahını açmamıştı. İbrahim üç gündür ter ve ateş içerisinde, hâlsizlik ve çaresizlikle mücadele ediyordu. Doktorun vermiş olduğu ilâçlar çok fayda vermemişti. Annesi Elif Hanım, bir an olsun oğlunun yanından ayrılmıyordu. O bir anaydı; merhametinin yanında şefkatiyle çocuğunun iyileşmesi için Yaratıcıya dualar ediyordu. O, çocuğu nasıl küçükken, gece sabahlara kadar uyumadan ninniler söylediyse, aynen onun gibi yine oğlunun başucundaydı. İbrahim anne ve babasının gözünde hiçbir zaman büyümemişti. 8. sınıfı okuyordu, ama o hâlâ çocuktu. Bizim toplumumuzda çocuklar kaç yaşında olursa olsunlar onlar ana babalarının yanında yetişkin olmazlar. İbrahim, bazen fenalaşıyor sayıklamaya başlıyor, derin derin nefes alıp veriyordu. Babası Mahmut Bey ise, bir sürü işinin arasında sık sık evini arıyor, oğlunun durumunu soruyordu. Evde herkes onun iyileşmesi için seferber olmuştu. Bazen kardeşi Suzan’la yaptığı tatlı kavgalar, rekabetler unutulmuştu. Suzan, İbrahim’in kardeşi olduğunu daha çok hissetmiş, yüreği yanmıştı. O kendi kendine: “Kardeşimi sevebilmem için hasta olması mı gerekirdi?”diyerek kızıyordu. “Hem abla olacaksın hem de kardeşini rakip gibi göreceksin, bu olmaz.” diyordu. İbrahim‘in yataktaki hâli belki de en çok ablasını etkilemişti. Kardeşinin iyileşmesi için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Okuldan koşarak geliyor, hiçbir yere uğramadan doğruca İbrahim’in yanına koşuyordu. Bu hastalık vesilesiyle abla olduğunu anlamıştı. İbrahim hastalığı esnasında bin bir duygu içerisinde kalıyordu. En sevdiği arkadaşlarının yanında olmasını arzu ettiği gibi, fazla diyalog içerisinde olmadığı arkadaşları bile gözünde tütüyordu. O her şeyi özlemişti, öğretmenlerini, arkadaşlarını, okulunu, hizmetlileri kısacası, her şey onun gözünde buram buram tütüyordu. İbrahim okulunu bu kadar sevdiğini bilmiyordu. Tatil günlerinde bu duyguları yaşamamıştı. Eğitim-öğretimin olduğu günler okulda olamaması onun için müthiş bir ızdırapdı. Fazla ateşli olduğu zaman yarı uyku, yarı uyanık olduğu durumlarda öğretmenlerini, arkadaşlarını sayıklıyor, sık sık babasının ve annesinin yanında olmasını istiyordu. Bu arada öğretmenleri ve arkadaşları peyder pey ziyaretine gelmeye başlamışlardı. Onların yanına gelmeleri onu çok mutlu etmişti. Çok samimi olduğu arkadaşı İhsan’a her şeyi soruyordu. Sanki bir aydır okula gitmemişti. İhsan’ın gözlerinin içerisine derinden derine bakıyor, hem de konuşuyordu.
-İhsan matematikten, fenden, sosyalden ve diğer derslerden ne kadar ilerlediniz?
-Hastasın, bir an önce iyileşmene bakman lazım, dersleri nasıl olsa telafi edersin.
-Haklısın, ama bedenen şu yataktayım, fakat hayalen sıramda dersteyim, sizlerden ayrı olmak bana çok zor geliyor, üç gündür yatıyorum. Doktor dinlenmemi söyledi.
-İbrahim, doktor doğru söylüyor, sağlık olmadan hiçbir şeyin tadı tuzu yok.
İbrahim bir an hayal âlemine dalıyor, İhsan bu dalgınlığı bozuyor.
-Yine daldırdın, ne düşünüyordun?
-Öğretmenlerimizin uyarılarını hatırladım da, bir anda ne kadar haklı olduklarını anladım. Onlar bize giyimimize dikkat etmemizi, terliyken ve yorgunken soğuk su içmememizi söyledikleri hâlde kulak vermez ya da aldırmazdım.
-Haklısın, insanın başına bir şey gelmeyince uyarılara fazla kulak vermiyor. İbrahim’le arkadaşı bir saate yakın konuştular, aylardır görüşmeyen iki dost gibi. İhsan konuştukça İbrahim açıldığını, rahatladığını hissediyordu. Bu tabloyu gören Elif Hanım fırsattan istifade İbrahim’e bir şeyler ikram etmenin faydalı olacağını düşünerek sofra hazırlamıştı. Bu arada ziyarete gelmeyen arkadaşları ve öğretmenleri telefonla arayıp geçmiş olsun diyorlardı. Öğretmenlerinden birisinin konuşması onu çok rahatlatmış, hatta yataktan kalkmasına sebep olmuştu. İbrahim’in kulaklarında yankılanan ve ona tesir eden cümlelerin birkaçı şunlardı: “Hastalığa teslim olayım deme, zorlada olsa yataktan çık ve biraz dolaş, odanı havalandır, ben iyiyim diyerek hareket et, eminim ki kısa sürede iyileşeceksin.” Gerek arkadaşlarının ziyareti, gerekse öğretmenlerinin arayıp sorması, aileden de yakın ilgi olunca İbrahim kısa sürede iyileşmişti. Bu hastalığı bir hafta gibi okuluna gitmesine engel olmasına rağmen ablasıyla güzel bir iletişim kurmuş, onu daha fazla sevmeye başlamıştı. Hele öğretmenleri ve arkadaşları gözünde çok büyümüşlerdi. Kendini candan sevenleri bu hastalık sayesinde tanımıştı. “Dost sıkıntılı anlarda belli olur.” sözünün manasını da daha iyi anlamıştı.
CEMALETTİN YAZICI

Bu hikaye 1347 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 12 2004 / Son Yayın Tarihi : 10 12 2004

BİR KIŞ HİKÂYESİ



Ayşe ve Gül, yedi sekiz yaşlarında, çok iyi kalpli iki çocuktu. Evleri birbirine yakındı. Aynı okulda, hatta aynı sınıftaydılar. Her dakikaları birlikte geçen bu dünya güzeli kızlar çok iyi arkadaştılar.
O kış çok çetin geçiyordu. Her taraf bembeyaz bir örtüyle kaplıydı. Aşırı soğuklar nedeniyle pek çok insan gibi Ayşe de hasta olmuş, evde ateşler içinde yatıyordu. Hasta olduğuna değil, diğer çocuklar gibi karda oynayamadığına üzülüyordu. Arkadaşlarının cıvıl cıvıl seslerini duydukça üzüntüsü artıyor, yatağından doğrulup iç çekerek onları pencereden izliyordu. Annesinin sözünü dinleyip, okuldan gelirken iyice giyinmiş olsaydı hastalanmayacağını düşündükçe üzüntüsü arttı. Ama olan olmuştu. Bundan sonra daha dikkatli olup, annesinin onun iyiliği için söylediklerine uymaya karar verdi.
Ayşe dalgın dalgın arkadaşlarını seyrederken kapı çalındı. Gelen can dostu, sevgili arkadaşı Gül’dü. İyi kalpli Gül, arkadaşının yalnız kalmasına dayanamamış, gelip onu evde eğlendirmeye karar vermişti. Ayşe çok sevindi. Dışarıda diğer çocuklarla birlikte kartopu oynamak, kızak kaymak yerine, arkadaşı onun yanında olmayı tercih etmişti. Çok duygulandı. Böyle bir arkadaşa sahip olduğu için şükretti. Ama bencil olamazdı. Arkadaşının onun yüzünden oyundan ve eğlenceden mahrum kalmasına gönlü razı olmadı. Üstelik hastalığı Gül’e bulaşabilirdi. Gül’e teşekkür etti ve eğer kendisini seviyorsa onun yerine dışarıda çocuklarla oynamasını rica etti. Rica ile yetinmeyip o kadar çok ısrar etti ki, Gül arkadaşını kıramadı. Ama arkadaşı hastayken oyun oynamak gelmiyordu içinden.
Sonunda aklına parlak bir fikir geldi. Eldivenlerini eline geçirdi ve çabucak küçük bir kardan adam yaptı. Kömürden gözlerini, havuçtan burnunu ve beresini de unutmadı. Sonra kaptığı gibi küçük kardan adamı Ayşe’lere koştu. Ayşe’nin annesinden bunu küçük kızın penceresinin dışına koymasını istedi ve arkadaşlarının yanına döndü. Artık gönül rahatlığıyla eğlenebilirdi. Çünkü can dostu yalnız değildi. Başını kaldırdığında Ayşe’nin gülümseyen yüzünü gördü. İçinde iyi bir iş yapmanın verdiği gurur vardı.


Bu hikaye 1319 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 27 11 2004 / Son Yayın Tarihi : 03 12 2004

CAMİDEKİ FATİHA



Geçenlerde bir vesileyle yanına uğramıştım ki, namaz kılarken gördüm. "Rabbim! Sen nelere kadirsin!" deyiverdim o an. Gençliğinde bir kere olsun ağzından "Allah" kelamı çıkmamasıyla övünen Kenan Amca, o ihtiyar haliyle "Allahüekber" deyip namaza duruyordu.
Doğrusunu Allah bilir ya, şahsen gördüğüm kadarıyla kıldığı namaz eksik ve hatalıydı. "Allahüekber" diyerek rükuya varıyor, "Subhanallah" diyor, akabinde "Allahüekber" diyerek secdeye varıyor, secdede yine "Subhanallah" diyordu. Neyse; "Subhanallah" diyerek selâm verdi ve namazını tamamladı!
"Allah kabul etsin Kenan Amca!"
Beni yeni fark etmişti.
"Hoş geldin doktor bey oğlum." dedi, peltek konuşmasıyla.
Geçen sene beyin kanaması geçirdiği günlerde hastanede tanımıştım Kenan Amca’yı. Bir Fatiha'dan bile mahrum edilmiş hâlde yaşadığı onca yılın ezikliği vardı üzerinde.
Koluna girerek, oturmasına yardım ettim:
"Nasılsın bakalım?"
"Yürümemdeki aksaklık dışında, iyiyim çok şükür."
"Maşallah Kenan Amca! Namaz bile kılıyorsun."
Ondaki bu değişikliğe çok sevinmiştim.
Sohbet ederken, "Evlât" dedi utana sıkıla, "Sana bir şey sormak istiyorum."
Buyur Kenan Amca."
Meraklanmıştım.

"Ben namazda ne okunacağını bilmiyorum. Okumam yazmam da yok. Namaz kılıyorum ama..."
Her yanını hüzün kaplamış, sözün devamı boğazında kalmıştı. Ne kadar acı bir tabloydu bu böyle. Namaz kılmak istediği hâlde namazın nasıl kılınacağını, namazda ne okunacağını bilememek…
"Öğrenirsin inşallah. İstersen ben sana yardımcı olurum."
"Felç geçirdikten sonra hafızam iyice zayıfladı. Çok uğraştım, ama bir türlü aklımda bir şey kalmıyor."
Ümitsiz kelimeler dökülmüştü yine felçli dudaklarından. İçim burkulmuş, ona bir çıkar yol göstermeyi çok istemiştim.
"Hiç olmazsa Fatiha'yı öğrenmek zorundasın Kenan Amca. Fatiha'sız namaz olmaz. Ne yapıp edip onu öğrenmen gerekiyor."
"Biliyorum yavrum. Ama ne yaparsam yapayım, hafızama girmiyor."
Fatiha'sız geçen yıllara kızgın ve kırgın bir hâlde söylüyordu bunu. Bu dertli ihtiyar için yapılabilecek bir şeyler olmalıydı. İçimden, "Madem namaz kılma ameliyesi ömür bitmediği sürece, akıl baştan gitmediği sürece düşmüyor. Bu amcamıza nasıl bir yol göstermeli." diye düşünürken, çok şükür bir çözüm yolu da bulmuştum:
"İyisi mi sen namazlarını cemaatle kıl Kenan Amca. Eğer vakit namazlarını camide kılacak olursan, imama uyman yeterli olacak. O zaman namazların salim olur inşallah."
Bu çözüm karşısında Kenan Amca’nın her yanını sevinç ve memnuniyet kaplamıştı. Hani, ayakları sağlam olsa kalkıp oynayacaktı!
O gün bugündür, Kenan Amca namazlarını camide kılıyor. İmama tâbi oluyor ve selametle namazlarını eda ediyor.
Ben de onu ağır aksak camiye giderken her görüşümde imama uymanın ve cemaat sırrına tâbi olmanın ne demek olduğunu daha iyi kavrıyorum.
Velhasıl, bir Fatiha'yı bile öğrenememiş ve öğrenemeyecek birisinin beş vakit dört başı mamur namazlar kılışına şahit oluyorum.
Hem de, cemaatle…



Bu hikaye 1261 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 20 11 2004 / Son Yayın Tarihi : 26 11 2004

BİR SAAT



Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken bulmuş.
Çocuk babasına:
"Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun?" diye sormuş. Zaten yorgun gelen adam "Bu seni ilgilendirmez." diye cevaplamış.
Bunun üzerine çocuk:
"Babacığım lütfen bilmek istiyorum." diye cevap vermiş. Adam,
"İlla ki bilmek istiyorsan 20 dolar kazanıyorum." diye cevap vermiş.
Bunun üzerine çocuk,
"Peki bana 10 dolar borç verir misin?" diye sormuş. Adam iyice sinirlenip:
"Benim, senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi derhal odana git ve kapını kapat." demiş. Çocuk sessizce odasına çıkıp kapısını kapatmış. Adam sinirli sinirli bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşünmüş. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmiş ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşünmüş. Belki de gerçekten lazımdı, diye geçirmiş içinden. Yukarı çocuğun odasına çıkmış ve kapıyı açmış. Yatağında olan çocuğa:
"Uyuyor musun?" diye sormuş. Çocuk,
"Hayır." demiş.
"Al bakalım istediğin 10 doları. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm, ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim." demiş. Çocuk sevinçle haykırmış:
"Teşekkür ederim babacığım."
Yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkarmış adamın suratına bakmış ve yavaşça paraları saymış. Bunu gören adam iyice sinirlenerek:
"Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?" demiş. Çocuk,
"Ama yeterince yoktu." demiş ve paraları babasına uzatarak:
"İşte 20 dolar, 1 SAATİNİ BANA AYIRIR MISIN?" demiş...

Bu hikaye 996 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 11 2004 / Son Yayın Tarihi : 19 11 2004

GERÇEK HAZİNE



Ali, uzun yıllar boyunca dedesinden bir hikâye dinleyerek büyümüştü. Hikâyede bir defineden bahsediliyordu. Define altınla dolu bir sandıktı. Ama bu sandığa ulaşmak öyle kolay değildi. Başka define hikâyelerinden farklıydı bu hikâye. Kâğıtların üstüne çizilmiş esrarengiz haritalar yoktu ortada. Altın sandığına ulaşmak için ilginç bir yol izlenmeliydi. Kırk iyilik yapmak gerekiyordu bunun için. İyiliklerin her birinin kırkar canlıya yönelik olması gerekti.
Ali, dedesinden dinlediği hikâyenin tesirinde öyle kalmıştı ki, dedesinin vefatının üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, bunu unutmamıştı. Kararını vermişti; bu defineye ulaşmak zor olsa da, deneyecekti. Üç yıl boyunca bu iyilikleri yapmak için çok uğraştı. Kırk fidan dikti. Kırk çocuğu giydirdi. Kırk hastaya baktı. Kırk yaşlının işlerine koştu. Yaptığı iyilikler sayesinde etrafta çok sevilen biri olmuştu. O da bu durumdan memnundu. Adı yörede "Hızır Ali"ye çıkmıştı.
Tam otuz dokuz kez kırkar canlıya iyilik etmişti. Şimdi kırkıncı kez farklı bir iyilik yapmalıydı. Ama bir türlü aklına yaptıklarının dışında bir şey gelmiyordu. Haftalarca düşündü bulamadı. Sonunda gidip bir yol kenarına oturdu. Yoldan gelip geçen insanlara soracaktı. Ali, kime yapması gereken son iyiliğin ne olabileceğini sorduysa, ya onu deli sanıp cevap vermediler ya da yine yaptığı iyiliklerden birini söylediler. Ali, çaresizlik içindeydi.
O gece yine sıkıntıyla yola çıkıp bir kenara oturmuştu. Yıldızlarla dolu gökyüzü, dolunayın da tesiriyle ortalığı aydınlatıyordu. Düşüncelere dalmıştı. Uzaktan uzağa köyün tek tek yanan ışıkları görünüyordu. Arada bir köpek havlamaları duyuluyordu. Tam o sırada birisi seslendi:
- Hey evlât, gel bana yardım et.
Ali, sesin geldiği yöne irkilerek döndü. Oldukça yaşlı, saçı-sakalı bembeyaz bir ihtiyar adam orada duruyordu. Sırtındaki çuvalı ağır ağır yere bırakıp yorgun sesiyle tekrar seslendi.
— Evlâdım! Şu çuvalı tepedeki kulübeye çıkarmam gerek. Ama gücüm kalmadı. Uzun yoldan da geliyorum. Hadi bir yardım et de çıkaralım.
Ali, aylardır düşünüp durduğu iyilik için bir fırsat olabilir mi diye bir an düşündü. Ama hemen bu düşüncesinden vazgeçti. Nihayetinde karşısındaki tek bir kişiydi. Oysa onun iyilikleri kırkar canlıya olmalıydı.
Ali yine de:
- Peki olur, dedi yaşlı adama. Sana yardım edeceğim.
Çuvalı sırtına aldı. Ve tepeye çıkmaya başladılar. Yaşlı adam sordu:
- Orada oturmuş, öylece ne düşünüyordun evlâdım?
- Ah, ah! Bir bilseniz, dedi ve hikâyesini anlattı.
Yaşlı adam gülümsedi:
- Senin için çok mu önemli altınlar?
- Elbette, dedi Ali. Çocukluğumdan beri bu hikâyedeki altınlara ulaşma hayaliyle büyüdüm. Ama işte bir türlü yapmam gereken kırkıncı iyiliği bulamıyorum.
- Biraz değişik bir hikâye, dedi yaşlı adam. Dedenin doğru söylediğinden emin misin? Nihayetinde bu sadece bir hikâyedir belki.
- Ali'nin yüzü ciddileşti.
- Dedem dediyse doğrudur. O hiç yalan söylemezdi. Mutlaka altın sandığı var. Ve ona ulaşmanın yolu da bu.
Yaşlı adam yine gülümsedi:
- Peki öyleyse. Yarın akşama kadar benimle kalırsan sana bu kırkıncı iyilik için yardım ederim.
- Ali, sevinçle kabul etti. Kısa süren bir yolculuktan sonra tepedeki kulübeye varmıştılar. Ali, çuvalı yaşlı adama teslim eti. Adam da kapıyı açtı. Ona yatacak yer ve biraz da yiyecek verdi.
- Yarın, dedi, erken kalkacağız. Biraz uyusan iyi olur.
- Ali söyleneni yaptı. Ertesi sabah erkenden kalktılar. Yaşlı adam çuvalı genç Ali'nin sırtına verdi, birlikte aşağıdaki köye indiler. Ev ev dolaşmaya başladılar. Sabahın bu saatinde ortalıkta kimse yoktu. Her evin kapısının önüne geldiklerinde yaşlı adam çuvaldan bir paket çıkarıp bırakıyordu. Böylece tam kırk kapı dolaştılar. Son kapıya da bir paket bırakınca yaşlı adam Ali'ye dönerek:
- İşte istediğin oldu, dedi.
Ali merakla:
- O paketlerde ne vardı?, diye sordu.
- Her pakette kitap vardı. Ama her eve orada oturan kişinin ihtiyaç duyduğu kitapları bıraktık. Meselâ kalbi katılaşan bir adamın evinin önüne merhametle ilgili, cimri bir kadınınkine cömertlikle ilgili, sakatlığı yüzünden hayata küsen bir çocuğunkine aslında ne çok şeye sahip olduğuyla ilgili kitaplar koyduk. Böylece tam kırk kişiye iyilik yapmış olduk. Artık altın sandığına ulaşabilirsin. İşte sana dün gece kaldığımız kulübenin anahtarı. O kulübede masanın altını kaz. Sandık orada gömülü, senindir.
Ali kulaklarına inanamıyordu. Sevinçle:
- Nihayet hayalime kavuşuyorum, dedi. Anahtarı aldığı gibi kulübeye koştu. Bir kazma bulup denilen yeri kazdı. Gerçekten de altın dolu sandık oradaydı. Sevinçle sandığı çıkarıp altınları bir çuvala doldurdu. Altınlarla aşağı inince; yaşlı adamın onu beklediğini gördü.
- Artık altınlara kavuştun, dedi yaşlı adam. Şimdi onlarla ne yapacaksın.
- Ne mi yapacağım, canım ne isterse onu alacağım. Arabalar, evler, güzel giysiler, daha neler neler. Krallar gibi yaşayıp mutlu olacağım.
- Demek böyle mutlu olacağını düşünüyorsun. Peki öyleyse sana yardım etmeme karşılık bir isteğimi yapar mısın?
- Elbette, dedi Ali.
- Tam bir yıl sonra burada buluşalım.
Ali, kabul etti. Gerçekten de Ali altınlarına kavuşunca önce çok güzel ve büyük bir ev aldı, sonra arabalar. Tatillere çıktı, dünyayı dolaştı. Güzel kıyafetler aldı. Ama tüm bunlar olurken, ilk günlerin heyecanı geçtikçe, Ali bir şey fark etmeye başlamıştı. Aklına gelen her şeyi alıyordu ama mutlu olamıyordu. Bir türlü yüzü gülmüyor, aksine etrafındaki bu şatafat onu sıkıyordu. Bir yıl böylece çabucak geçti.
Ali, mutsuz bir şekilde, yaşlı adamla buluşacağı yere geldi. Yaşlı adam biraz daha bükülmüş beliyle onu bekliyordu.
- Ne oldu evlât, mutlu olabildin mi? diye sordu.
Ali:
- Hayır, dedi. Canımın her istediğini aldım. Böyle mutlu olacağımı düşünmüştüm. Ama şimdi anlıyorum ki yanılmışım.
Yaşlı adam gülümseyerek Ali'nin sırtını sıvazladı:
- Evlâdım, dedi. Geçen yıla kadar ki hayatını hatırla. Hani hep iyilik yapıyordun. Her iyilik yaptığında, her ağlayan yüzün gülmesine, her ihtiyaç sahibinin ihtiyacının giderilmesine vesile olduğunda kalbinde beliren duygu sence neydi?
-Evet, dedi Ali. Hatırlıyorum. Ben hazineme ulaşmak için her iyilik yaptıktan sonra mutlu olduğumu hissederdim. Canlılara yardım ettikçe onların yüzlerindeki gülümseme bana da geçerdi. Yüzüm ışıldardı.
- İşte, dedi yaşlı adam, dedenin ulaşmanı istediği hazine bunu anlamandı. Ancak iyilik yaparak mutlu olabilir, çevrene faydan dokundukça yaşarsın. Kulübede bulduğun altınlar ise sadece benim yerini bildiğim altınlardı. Dedenle bir ilgisi yoktu. Bana hikâyeni anlatınca senin mutluluğun sırrını anlaman için böyle davrandım.
Ali şaşkınlıkla dinlemişti tüm bu sözleri. Demek dedesi onun için böyle bir hikâye anlatıp durmuştu.
Yaşlı adam:
- Şimdi ne düşünüyorsun?, diye sordu.
Ali gülümseyerek cevap verdi:
- Size çok teşekkür ederim, dedi. Bana gerçek hazinenin iyilik yaparak mutlu olmak olduğunu öğrettiniz. Tüm hayatım boyunca bunu unutmayacağım. Ve artık bunun için uğraşacağım.

Ayşegül Aygün

Bu hikaye 1215 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 11 2004 / Son Yayın Tarihi : 12 11 2004

AZİM



Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti.
Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu.
Hoca ilk dersinde çocuğa karsısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı.
Çocuk bir gün hocasına "hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek" dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu. Bir gün hoca elinde bir kâğıtla geldi kâğıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu.
Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, "Hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim." Hocası ise "Sen sadece hareketi yap" cevabını verdi.
Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu, ama yine bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.
Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu "hocam nasıl olur anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum." Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, "senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden biridir.

Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutması.


Bu hikaye 1324 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 30 10 2004 / Son Yayın Tarihi : 05 11 2004

SEVGİ, ZENGİNLİK, BAŞARI



Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine davet etti:
"Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de kesinlikle acıkmış olmalısınız." dedi. "Lütfen içeri gelin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım."
Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu.
Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı: "Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz." dedi.
Aksam eşi geldiğinde kadın, karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı. "Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler." dedi. Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının eşi üzüldü. "Bir bakıversene dışarı." dedi. "Hâlâ oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve." Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki bembeyaz sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı.
"Eşim geldi, şimdi evde." dedi ve onlara davetini yineledi:
"Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?" Kadının davetine, yaşlılardan biri yanıt verdi: "Biz hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz." dedi. Ve kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı:
"Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zenginliktir." dedi. "Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Başarı, benim adım ise Sevgidir.
Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi, kadına ilginç bir öneride bulundu: "Şimdi evinize gidin ve eşinizle baş başa verip, bir karara varın dedi. "İçimizden yalnızca birimizi davet edebilirsiniz evinize. Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin."
Kadın, Sevgi’nin önerisini eşine anlattığında adam, sevinçten göklere fırladı.
"Aman ne güzel, ne güzel." dedi.
"Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginlik'i davet ederiz ve evimiz de bir anda Zenginlik'e kavuşmuş olur. Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi. "Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi: "En doğru karar, Sevgi'yi davet etmek değil midir?" dedi. "Düşünsenize, evimiz bir anda Sevgi'ye kavuşacak.' Gelinin bu önerisi, kayınpederinin de, kayınvalidesinin de çok hoşlarına gitti.
"Tamam, en doğru karar bu olacak dediler. "Sevgi'yi davet edelim..."
Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu: "İçinizde hanginiz Sevgi'ydi?" dedi. "Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun..." Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı.
Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevgi’nin arkasından, onlar da eve doğru yürümeye başladılar. Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlik'le Başarı'ya sordu: "Siz niçin geliyorsunuz?" dedi.
"Ben yalnızca Sevgi'yi davet etmiştim. Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler: "Eğer içimizden yalnızca Zenginlik'i ya da Başarı'yı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda bekleyecektik." dediler. "Fakat siz Sevgi'yi davet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize." Ve kadının "Niçin?" diye sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:
"Çünkü Sevgi'nin olduğu her yerde, biz Zenginlik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz."

Bu hikaye 1147 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 23 10 2004 / Son Yayın Tarihi : 29 10 2004

İKİ KARDEŞ



Erkek kardeşlerin ikisi de babalarından kalma çiftlikte çalışırlardı. Kardeşlerden biri evliydi ve çok çocuğu vardı. Diğeri ise bekardı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi.
Günün birinde bekar kardeş kendi kendine:
"Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil" dedi, "Ben yalnızım ve pek fazla ihtiyacım yok." Böylelikle, her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başladı. Bu arada evli olan kardeş, kendi kendine:
"Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil, üstelik ben evliyim, bir eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardeşimin kimsesi yok, yaşlandığı zaman hiç kimsesi yok bakacak." diyordu.
Böylece evli olan kardeş her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki kardeş de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar, çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu. Sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda olan biteni anladılar.
Çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucakladılar. Hayattaki en yüce mutluluk, sevildiğimize inanmaktır.

Bu hikaye 1399 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 10 2004 / Son Yayın Tarihi : 22 10 2004

RADARA YAKALANAN SEVGİ



Yavaşlamadan önce ön panele baktı, hız limitinin 50 olduğu yerde 73 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi? Polis arabasını sağa çekti. "İnşallah şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer." diye düşünüyordu. Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi.
—Merhaba beyefendi.
—Bu polis, hafta sonları gittiği dernekten değil mi? Şöfor iyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Tanıdığı bir polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.
—Merhaba arkadaşım. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç.
Polis de: “Merhaba.” dedi, ama gülümsemiyordu.
—Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın.
—Evet öyle.
Polis umursamaz görünüyordu.
—Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca eşim bana bu akşam özel bir yemek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyor musun?
—Evet, ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum, diye cevapladı polis.
Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli, diye düşündü aracın içindeki adam. Arkadaşına:
—Beni kaç ile giderken yakaladın, diye seslendi.
—Yetmiş. Lütfen arabana girer misin, dedi polis memuru.
— Bir dakika lütfen. Sizi gördüğüm anda takometreye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum.
—Lütfen, arabanıza girin, diye üsteledi polis memuru.
Bu duruma canı sıkılan adam kaygılı bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Ardından da elindeki not defterine bir şeyler yazıyordu.
"Niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatını istemiyor ki?" diye düşündü hatalı şoför. Ne olursa olsun bundan sonra dernekte bu adamın yanına oturmaktansa, birkaç hafta sonu derneğe gitmeyecekti. Polis memuru kapıyı tıklatıyordu. Adam arabasının penceresini açtı. Dernekten tanıdığı polis memuru ona bir kâğıt verdi ve gitti.
Ceza değil bu, diye kendi kendine söylendi adam. Bir anda sevinmişti.
Bu bir yazıydı ve kâğıtta şunlar yazıyordu:
—Beyefendi, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben... Ben kızımı tekrar koklayamam. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kere de başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hâlâ kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et, tek bir oğlum kaldı."
Adam 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve eşine sıkıca sarıldı.



Bu hikaye 1199 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 09 10 2004 / Son Yayın Tarihi : 15 10 2004

İYİ İLE KÖTÜNÜN MÜCADELESİ



Yaşlı adam kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.
Yaşlı adam, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.
"Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlât."
"Neyin simgesi?" diye sordu çocuk.
"İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları."
Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
"Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"
Bilge adam, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:
"Hangisi mi evlât? Ben hangisini daha iyi beslersem o!"


Bu hikaye 1281 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 10 2004 / Son Yayın Tarihi : 08 10 2004

KAPINIZA GELENLER



Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne olduğu belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkânsızdı. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı. Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu.

Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam" dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."

"Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın.. "Anıt değil... Belki, Harvard'a bir bina yaptırabiliriz". Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı..."

Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?" Rektör'ün yüzü karmakarışıktı. Yaşlı adam başıyla onayladı. Bay ve Bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya, Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u.

*****

Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle...

Bu hikaye 1104 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 25 09 2004 / Son Yayın Tarihi : 01 10 2004

Huzur




Bir gün bir kral, ama halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder.

Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar birbirinden güzel resimler yaparlar.

Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir.

Resimlerden birisinde sükûnetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyorlardı.

Resme kim baktı ise onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu.

Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden yağmurlar boşanıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısaca resim hiç de huzurlu gözükmüyordu.

Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası görünüyordu.

Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kuruyordu.

...harika bir huzur ve sükûn örneği.

Ödülü kim kazandı dersiniz.

Tabiî ki ikinci resim. Kralın açıklaması şöyle idi:

- Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmaması ve sıkıntının olmadığı yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir.

Bu hikaye 810 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 09 2004 / Son Yayın Tarihi : 24 09 2004

EN SEVDİĞİM ÖĞRETMEN



Bu, çok yıllar önce bir ilkokul öğretmenin başından geçen bir hikâyedir. Adı Bayan Thompson' dur. Bayan Thompson bütün çocukları çok seviyordu, fakat orada ilk sırada, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci olan Teddy Stoddard dikkatini çekti. Bu küçük öğrenciyi daha çok sevdiğini hissetti.
Bir önceki yıl, Bayan Thompson, Teddy' yi gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü. Ve Teddy mutsuz da olabilirdi.
Çalıştığı okulda Bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti. Ve Teddy' nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı.
Çünkü birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve
çok iyi huylu... ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.
İkinci sınıf öğretmeni: "Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor." diyordu.
Üçüncü sınıf öğretmeni: "Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek." diye yazmıştı.
Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: "Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti.
Şimdi Bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Ve öğrenciler ona güzel kâğıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş Noel hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy' nin armağanı kaba kahverengi bir kese kâğıdına beceriksizce sarılmıştı.
Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi. Bazıları paketten çıkan bazı taşları düşmüş ve sahte taşlardan yapılmış bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.
O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.
Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vazgeçerek onları
eğitmeye başladı.
Teddy' ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekâsının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu. Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum sözüne karşılık Teddy onun en sevdiği öğrencisi olmuştu.
Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy' dendi. Tüm yaşantısındaki en sevdiği öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu.
Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. O notta liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve Bayan Thompson' un hâlâ hayatında gördüğü en sevdiği öğretmen olduğunu yazıyordu.
Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy' den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiğini yazıyordu. Ve Bayan Thompson hala onun hayatında tanıdığı en sevdiği öğretmendi.
Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Ve çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve hala Bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F. Stoddard Tıp Doktoru.
Bu hikâye burada bitmedi. Sonra ilkbaharda bir mektup daha aldı Bayan Thompson. Teddy evleneceğini yazmıştı. Ve babasının birkaç yıl önce öldüğünü ve Bayan Thompson' un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu, tabii ki oturabilirdi.
Ve tahmin edin ne oldu? O törene giderken birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı ve tabii ki Noel'de Teddy' nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümü de sürmeyi ihmal etmedi. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler Bayan Thompson, Beni önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için." diye fısıldadı.
Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Ben sana teşekkür ederim Teddy" dedi. "Sen yanılıyorsun. Ben sana değil, sen bana öğrettin. Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum.!"

Bu hikaye 612 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 11 09 2004 / Son Yayın Tarihi : 17 09 2004

YOKSUL ÇİFÇİ



İskoçya’da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming'di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.

Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.

''Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum.'' dedi. Yoksul ve onurlu Fleming ;

''Kabul edemem!'' diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.

''Bu senin oğlun mu?'' diye sordu aristokrat. Çiftçi gururla ''Evet!'' dedi. Aristokrat devam etti ;

''Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.''

Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming'in oğlu Londra'daki St. Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu.

Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreye yakalandı. Onu ne mi kurtardı?
Penisilin!
Aristokratın adı: Lord Randolp Churchill' di...
Oğlunun adı ise: Sir Winston Churchill.
Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.
Hiç acı çekmemiş gibi sevin.
Hiçbir şey beklemeden verin.
Karşılığını mutlaka bir gün alırsınız...

Bu hikaye 461 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 09 2004 / Son Yayın Tarihi : 10 09 2004

YOLUMUZDAKİ ENGELLER



Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak?

Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.

Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı, ama kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.

"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir." diyordu kral.

Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders vermişti.

"Her engel, hayat şartlarımızı daha iyileştirecek bir fırsattır."

Bu hikaye 671 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 28 08 2004 / Son Yayın Tarihi : 03 09 2004

YUSUF



Onu ilk gördüğümde oldukça çirkin gelmişti gözüme. Küçücük bir et yumağı gibiydi. Henüz birkaç haftalıktı. Biraz büyüyüp palazlanınca bizim olacaktı.

Şimdi annesine ihtiyacı vardı. Babası ve annesi inanılmaz güzellikte mavi tüylere sahiptiler. Ondan önceki yavru ise müthiş bir eflatun renginde idi. Meraklanıyorduk. Acaba bizim muhabbet kuşumuz ne renk olacaktı... Karbeyazdı. Doğduğunda aylardan Ağustos'tu. Bize geldiğinde ise Ekim. Eşime doğum günü armağanıydı o. Oldum olası severdi kuşları.

Hemen kafeslerin en güzeli, yemlerin en kalitelisi bulundu, alındı. Ben özgür bir ruhun hapsedilmesine karşıydım hep. Bu, kuş bile olsa, salarım diyordum.

Salarsan ölür, kargalara yem olur. Hayatta kalması için bu gerekli deyip ikna ettiler. Erkek dedi, bize onu veren arkadaşımız bizde ona isimler aramaya başladık. Her ismi söylüyor tepkisini bekliyorduk. Karbeyazdı. Albino imiş cinsi. Pamuk dedik yok,
kardelen dedik yok. Yusuf dedi eşim. Tepki verdi. Ben, olamaz derken yeniden ve yeniden. Adı Yusuf oldu kuşumuzun. Koca Yusuf.
Bir kuşa verilecek en garip ad. Aylar geçtikçe onu konuşturmaya uğraştık durduk.

Sonunda oldu. İlk sözü cici babacık, ardından aşkım, canım ve şimdi hatırlayamadığım bir çoğu. Bize öyle alışmıştı ki, cam açık bile olsa uçmaz gezinirdi evde. O bizim akıllı kuşumuzdu.

İki yıl olmuştu evimize neşe katalı, bir gün ben hamile olduğumu öğrendim. Her türlü riske karşı onunla aynı ortamda bulunmamalıydım.

Anneme gönderdik içimiz acıyarak. Doğumdan sonra ise dayım istedi onu. Dayım yalnız yaşardı. Bana arkadaş olur, demişti. Öyle de oldu.

Kelimelerine bir de dayıcık eklenmişti şimdi. Dayım mutlu, o mutlu Çınarcık'ta yaşıyorlardı.

Bir gün beni arayıp Yusuf ile marketten geldik dedi. Hem kafes, hem alış-veriş zor değil mi dedim.

Ne kafesi! Yusuf gömlek cebimde gitti geldi. Biz aylardır böyle dolaşıyoruz. O benim oğlum dedi. Mutlu olmuştum. Eşim de ben de oğlumuzun doğumuyla pek aramaz olmuştuk Yusuf'u.

O geceye kadar iyiydi her şey. O gece 03:02'ye kadar. Açık olan pencereden kaçabilecekken buna imkânı varken kaçmayan o kuş sarsıntı ile harabeye dönen evde ölümü seçmişti yeni sahibi ile.
Bu cins kuşların depremi çok önceden hissettiklerini öğrendim sonradan. Son görüşmemizde Dayım Yusuf bugün deli gibi bir içeri bir dışarı uçup duruyor demişti. Anlamış sahibini uyarmak istemişti.

Ama kim depremi düşünüyordu ki, kimin aklına geliyordu.
Ve Yusuf gitmemişti, bırakmamıştı sahibini. Koyun koyuna buldular onları sonra. Dayım ve cebinde Yusuf.


Esra ÖZKAN

Bu hikaye 441 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 21 08 2004 / Son Yayın Tarihi : 27 08 2004

ZAMAN YÖNETİMİ



Aşağıdaki gerçek hikâye Kellog Business School'da (Northwestern Üniversitesi) İş İdaresi mastır öğrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasında geçer...

Profesör sınıfa girip karşısında duran dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, "Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız." dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan, kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve
"Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Öğrenciler hep bir ağızdan "Doldu." diye cevapladılar. Profesör "Öyle mi?" dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha
"Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Bir öğrenci "Dolmadı her hâlde" diye cevap verdi. “Doğru." dedi profesör ve yine kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü. Yine öğrencilerine döndü ve
"Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Tüm sınıftakiler bir ağızdan "Hayır." diye bağırdılar. "Güzel." dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek "Bu deneyin amacı neydi?" diye sordu. Uyanık bir öğrenci hemen
"Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır." diye atladı. "Hayır." dedi profesör, "bu deneyin esas anlatmak istediği eğer büyük taşları baştan yerleştirmezseniz küçükler girdikten sonra büyükleri hiçbir zaman kavanozun içine koyamazsınız gerçeğidir." Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti:
"Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayâlleriniz, sağlığınız, bir eser yapmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiçbir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne de çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir iş adamı, gerçekte de iyi bir adam olamayacağınızı gösterir." Profesör, ders bittiği hâlde konuşmadan oturan öğrencileri sınıfta bırakarak çıktı gitti...

Bu hikaye 365 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 14 08 2004 / Son Yayın Tarihi : 20 08 2004

BİR HOŞGÖRÜ ÖRNEĞİ



11 yaşında bir çocuktu. İlkokulu bitirmiş ve din eğitimi yapan bir müessesenin eleme imtihanını kazanarak kaydını yaptırmıştı.
İlkokul öğretmeninin ona karşı ayrı bir ilgi ve alâkası vardı. O da öğretmenini seviyordu. Belki de ilk defa öğretmeninin isteğine uymamıştı. Buna uyamamıştı demek daha uygun olurdu. Öğretmeni yatılı okula gitmesini isterken o biraz da ailesinin isteğiyle Kur’ân Kursu hüviyetindeki bir müesseseye kaydını yaptırmış, orada okumaya niyetlenmişti.
Hâlbuki ilkokul öğretmeni onu hangi telkinlerle yetiştirmişti. “Sen büyük bir adam olacaksın “ onun alışageldiği iltifatlardan sadece biriydi. Ama şimdi o, büyüklüğe giden tüm yolları kendi elleriyle tıkamıştı... “Yobaz ve gerici” yetiştiren bir yerde okuyacaktı...
Son görüşmesinde öğretmeni ona buna benzer laflar söylemişti...
Sanki havada bir kırbaç ıslık çalmış ve ardından gelip onun okuma hevesinin üstüne şaklamıştı… Yaralanmıştı çocuk… Büyük olma yolunun tıkandığına canı sıkılmış ve sebep olanlara kin duymaya başlamıştı…
Yatılı okul imtihanını kazanmış olmasına rağmen gidememek içine iyice işlemişti. Bir gün öğretmenine içini döktü... Ondan üniversiteyi bitirinceye kadar destek olma garantisi almıştı... Artık ailesi karşı çıksa da önemli değildi… Öğretmeni ona her türlü desteği verecekti.
Kur’an kursundan kaçtı. Zorda olsa ailesini ikna etti. Ama kimliği ilkokul diploması kursta kalmıştı… Onlarsız okula kaydolması imkânsızdı...
Kurs’a gitti. Talebeler dersteydi. Kimseye görünmeden ikinci kata çıktı. Burası kursun yatakhanesiydi. Kimliği ve diploması bavulundaydı... Kurstan kaçarken dikkat çekmesin diye bavulunu yanına almamış, kimliğini ve diplomasını almayı da unutmuştu…
Acele acele alacaklarını aldı, bavulunu kapatıp eski yerine koydu. Nasıl olsa daha sonra gelir alırım, diye düşündü...
Merdivenlerden indi. Dış kapıdan çıktığı an iş bitmiş, hürriyetine kavuşmuş olacaktı...
Yüreği heyecandan bir güvercin yüreğine dönmüştü. Koşar adımla dış kapıya doğru yürüdü. Tam kapıdan adımını dışarı atacaktı ki, ensesine bir el yapışıverdi. Çırpınışları fayda vermedi, ensesindeki elden kurtulamadı...
Biraz sonra “Hocasının“ huzuruna çıkarıldı. Meğer hocası emir vermiş. “Gören yakalasın ve bana getirilmeden bırakılmasın.” demiş. Görevlide vazifesini yapmış ve onu elinden tutup hocasının yanına götürmüştü...
Talebe, kendini buradan nasıl kurtaracağını düşünüyordu... Sonunda kararını verdi. Hocasına alabildiğine küstahlaşacak, o da böyle küstah talebe işe yaramaz diyecek ve onu kovacaktı. Böylece kurtulmuş olacaktı.
Düşündüğü gibi de yaptı… Hocanın karşısındaki sandalyeye kuruldu, burnunu havaya dikip oturdu.
Uzun bir sessizlikten sonra hoca, birkaç kere tepeden aşağıya süzdüğü talebeye: “Burada okumak istiyor musun?“ diye sordu. Mağrur talebe, haşin bir sesle “İstemiyorum.” dedi. İkisi de sustular. Hocası “ Nerede okumak istiyorsun?“
“ Yatılı okulda “ diye cevap verdi talebe bu soruya...
Hocası sorusunu değiştirdi: “Ne olmak istiyorsun?“ diye sordu. “Cumhurbaşkanı “ dedi talebe.
“Peki, kaç sene yaşayacağını düşünüyorsun?” diye bir başka soru sordu hocası: “En fazla yüz sene” cevabını verdi...
- Yüz sene yaşadın diyelim bunun kaç senesi uykuda geçer?
- “ Yaklaşık yarısı”
- Kaç sene cumhurbaşkanlığı yaparsın?
- “ Yedi sene, millet isterse bir yedi sene daha”
- Peki, 14 sene diyelim... Bunun kaç senesi uykuda geçer. İnsan uykuda da cumhurbaşkanlığı yapamaz ya? “
- “ 7 “ senesi
- Yani sen, en fazla 7 sene cumhurbaşkanlığı yapabilirsin, değil mi?
- “ Evet”
- Hocası... “Ama Cumhurbaşkanı olacağında garanti de değil...
- “ Elbette “
- Peki ya daha sonra...
Bu son soru kafasına balyoz gibi inmişti. Küçük bir çocuktu. Ama dindar bir ailede yetiştiği için “sonra” nın ahirete yönelik bir tarafı olduğunu da biliyordu. Dememişti, açıklamamıştı, ama hocası bunu ima etmişti.
Sanki ona, önemli olan cumhurbaşkanı olmak değil, insan olmaktır, demek istemişti...
Kendisinin bir tahta kulübesinin olduğundan bahisle, fakat ben hayatımdan o kadar memnunum ki, şu anda bana cumhurbaşkanlığı dahi teklif etseler burayı bırakıp gitmem, demişti…
Talebenin zihni önce allak bullak oldu. Sonra karanlık sis bulutlarından aydınlığa kayıyor gibi hissetti kendini… Hocasının bir büyükle konuşurmuş gibi onu karşısına alıp konuşması, bütün küstah söz ve davranışlarına rağmen gayet hoşgörülü ve müsamahakâr davranması içine ılık bir sevginin akışına sebep olmuştu... Kararını verdi, burada kalacak, burada okuyacaktı...

Bu hikaye 444 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 07 08 2004 / Son Yayın Tarihi : 13 08 2004

ASLA ÇOK GEÇ DEMEYİN



Çok geç diye bir zaman yoktur!

Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra;
"Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi.
Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu.
Döndüm.

Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu.
"Ben Rose" dedi.


"Benim adım Rose, yakışıklı. 87 yaşındayım.


" Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye
geldin" diye şaka yaptım.


Minik bir kahkaha ile yanıtladı: "Buraya zengin bir eş bulmaya geldim.
Evlendikten sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.." Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestre boyunca Rose kampüsün gülü oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. iyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını anlamlı yaşıyordu.


Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu.. Sömestre sonunda, Futbol balosuna davet ettik, Rose'u.. Konuşma yapması için.. Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok.. Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi..


"Ne kadar beceriksizim, değil mi? Özür dilerim. Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye biraz içecek aldım. Sonucu görüyorsunuz. şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?" Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı: "Yaşlandığımız için, evlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz. Evlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır. Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak. Bir rüyanız olmalı mutlak. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz.


Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok. Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır.

Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü.


Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır."

Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi.


Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.


Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.
"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu. Rose'un
öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:

"Çok geç diye bir zaman yoktur!.."

Bu hikaye 492 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 31 07 2004 / Son Yayın Tarihi : 06 08 2004

ASLA ÇOK GEÇ DEMEYİN



Çok geç diye bir zaman yoktur!

Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra;
"Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi.
Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu.
Döndüm.

Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu.
"Ben Rose" dedi.


"Benim adım Rose, yakışıklı. 87 yaşındayım.


" Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye
geldin" diye şaka yaptım.


Minik bir kahkaha ile yanıtladı: "Buraya zengin bir eş bulmaya geldim.
Evlendikten sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.." Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestre boyunca Rose kampüsün gülü oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. iyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını anlamlı yaşıyordu.


Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu.. Sömestre sonunda, Futbol balosuna davet ettik, Rose'u.. Konuşma yapması için.. Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok.. Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi..


"Ne kadar beceriksizim, değil mi? Özür dilerim. Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye biraz içecek aldım. Sonucu görüyorsunuz. şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?" Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı: "Yaşlandığımız için, evlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz. Evlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır. Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak. Bir rüyanız olmalı mutlak. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz.


Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok. Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır.

Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü.


Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır."

Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi.


Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.


Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.
"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu. Rose'un
öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:

"Çok geç diye bir zaman yoktur!.."

Bu hikaye 119 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 24 07 2004 / Son Yayın Tarihi : 30 07 2004

BAHÇE



Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi. Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı. Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi.

Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi.

Büyük ağaç, iyice kasılarak:

—Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz.

Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu.

Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk.

Tohumların teklifini kabul ederken:

—Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz.

Büyük ağaç bu işten hoşlanmamıştı. Fakat küçük olanı:

—Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece.

Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.

Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu. Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu.

Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı.

Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu.
CÜNEYD SUAVİ


Bu hikaye 346 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 17 07 2004 / Son Yayın Tarihi : 23 07 2004


Toplam 2 sayfadan / Sayfa : 1
[ 2 ] [ Sonraki Sayfa ]