ÖPÜCÜK SAYAN MELEKLER
Biricik Peygamberimiz Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) çocukları çok ama çok sever ve “Küçüklerimize şefkat etmeyen bizden değildir.” derdi. Allah Resulü çocuklara olan bu sevgisini her fırsatta gösterirdi. “Kokusu Cennet kokusudur.” dediği çocukları öpüp koklar, mübarek dizlerine oturtur, bağrına basar, başlarını ve yanaklarını sevgiyle okşayıp onlara dua ederdi. Bazen de yolda gördüğü çocukları bineğine alıp gezdirirdi.
Bu sevgi o kadar çoktu ki Sevgili Peygamberimizin yanında yetişen Hz. Enes (r.a):
- Çocuklara karşı Hz. Peygamberden daha şefkatli olan hiç kimseyi görmedim, demiştir.
Onun sevgisiyle şereflenmiş şanslı çocuklardan olan İbnu Rebîa anlatıyor: “Babam beni, Abbas da oğlu el-Fadl’ı Resûlullaha gönderdi. Yanına gittiğimiz zaman bizi sağlı sollu oturttu ve bizi öylesine sıkı kucakladı ki daha içten sarılanını görmedik.”
Sevgili Peygamberimizi torunu Hz. Hasan’ı öperken gören Akra’ İbnu Hâbis bunu tuhaf karşıladı ve: “Benim on tane çocuğum var. Fakat onlardan hiçbirini öpmedim.” dedi. Peygamber Efendimiz de ona bakıp şu cevabı verdi: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” Yani çocuğuna şefkat gösterip acımayana Allah da şefkat gösterip acımaz.
Bir keresinde de bedevîlerden (çöl Araplarından) bir grup Peygamber Efendimize gelip “Çocuklarınızı öper misiniz?” diye sormuştu. “Evet” cevabını alınca “Fakat biz Allah’a andolsun ki öpmeyiz.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?” buyurdular.
Sevgili Peygamberimiz, herkesi çocuklarını öpmeye teşvik etmiş ve şöyle demiştir: “Çocuklarınızı çok öpün. Zira her öpücük için size Cennet’te bir derece verilir. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin için yazarlar.”
MUSTAFA TOPÇU
Bu hikaye
1314 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
26 04 2006 / Son Yayın Tarihi :
03 05 2006 |
|
HAYAL KUŞU
Furkan yine televizyonun başına geçmiş, televizyondaki çizgi filmi seyrediyordu.
Çok uzun zamandır televizyonun karşısındaydı.
Annesi mutfaktan seslendi:
-Furkan, yeter artık. Biraz da derslerine vakit ayır. Yakında göz doktoruna gitmek zorunda kalacağız. Bu kadar çok televizyon seyredilmez ki.
Furkan her seferinde kendi kendine bu kadar çok televizyon izlemeyeceğini söylüyor; ancak televizyona bir daldı mı vaktin nasıl geçtiğini anlamıyordu. Saate baktığında babasının işten dönme vaktinin yaklaştığını fark etti. Seyrettiği çizgi film bitsin, hemen derslerinin başına geçecekti.
Bu arada çizgi filmdeki çocuk ağlayarak kaçıyor, koca başlı çirkin robot onu kovalıyordu.
Çocuk kaçtı, robot kovaladı. Robot kocaman adımlarıyla koştu koştu, bir uçurumun kenarına geldi. Oradan hop atladı ve şimdi
Furkan'ın yanındaydı.
Furkan korkudan donakalmıştı. Çizgi filmdeki koca başlı, çirkin robot konuşmaya da başlamıştı.
-Merhaba çocuk, dedi.
Furkan cevap veremiyordu. Dili tutulmuştu sanki. Sonra kısık bir sesle:
-Merhaba, ama sen nasıl geldin buraya, diyebildi.
Ben senin gibi çocukların arkadaşıyım. Hayâlinde beni nereye istersen oraya koyarsın.
Furkan, bunu hayâl etmediğini düşündü. Acaba hayâl etmiş miydi? Bilmiyordu.
Kafası karıştı.
-Ben hayâl ettiğim için mi geldin?
-Sen, dedi çizgi filmdeki robot. Televizyondaki çizgi filmleri ve kahramanlarını o kadar çok seviyorsun ki biz de senin yanına gelmek istedik.
-Ama ben, senin gelmeni istememiştim ki, dedi Furkan.
Sözünü yeni tamamlamıştı ki arkasından Daltonlar’dan biri konuşmaya başladı.
-Sen bizi hayâllerinde o kadar büyüttün ki, bizler de senin gibi oluverdik.
Furkan çizgi filmlerdeki kahramanları hayâlinde çok büyütür, onlarla yatar, onlarla kalkardı. Defalarca izlediği filmlerdeki kahramanların neler yapacağını önceden bilse de yine filmi izlemeye devam eder, derslerini ihmal ederdi. Şimdi odanın içinde, çizgi film kahramanları birer birer ortaya çıkıyordu.
Kırmızı Başlıklı Kız koşuyor, kurt onu kovalıyor; Temel Reis ve Kaba Sakal kavga ediyor; öbür tarafta Safinaz ağlıyor; Red Kid atı ile odada koşturuyor; Gargamel, Furkan'ın üzerine doğru geliyordu. Furkan, bunlardan bazılarını hiç sevmez, hep onların yenilmesini isterdi.
Şimdi çirkin robotlar, ne olduğu belli olmayan hayvanlar, çizgi film kahramanları odaya doluşmuş, bir oraya bir buraya koşuyorlardı. Furkan nasıl hareket etmesi gerektiğini kestiremedi. En sonunda kulaklarını kapayıp:
-Çıkın, dışarı. Odamı hemen boşaltın, diyerek avazı çıktığı kadar bağırdı. Furkan'ın bağırmasına mutfakta yemek hazırlayan annesi koştu. Furkan elleri kulaklarında bağırıyor, ağlıyordu. Televizyonun sesi iyice açılmıştı ve televizyonda çizgi film vardı. Furkan'ın annesi televizyonu kapatıp oğluna sarıldı.
-Furkancığım ne oldu yavrum? Bak ben yanındayım, diyerek neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Furkan dili tutulmuşçasına hiç konuşmadan annesine sarıldı ve bir süre öylece kaldı. Annesi bir yandan Furkan'ın başını okşuyor; bir yandan da: Kimleri odadan çıkardın oğlum, kimse yok ki, diye Furkan'ı sakinleştirmeye çalışıyordu. Furkan annesinin göğsünden başını kaldırıp odaya baktı. Gerçekten de etrafta kimsecikler yoktu. Çizgi film kahramanları, robotlar hepsi kaybolmuştu. Demek hayâl görmüştü.
O kadar uzun süredir televizyonda çizgi film seyrediyordu ki babasına dediği gibi hayâlle gerçeği birbirine karıştırmıştı. Oturduğu yerden kalkıp odasına yöneldi. Bir yandan da hem kendine hem de annesine söz veriyordu.
Bir an önce derslerimi bitireyim. Artık uzun süre televizyon seyretmek istemiyorum. Biraz da kitaplarıma vakit ayırsam iyi olacak, dedi kendi kendine. Annesi Furkan'ın arkasından bakarken neler olduğunu hâlâ anlamamıştı.
Yasemin TATAROĞLU
Bu hikaye
1776 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
16 04 2006 / Son Yayın Tarihi :
25 04 2006 |
|
İĞNEYİ UNUTMA
Safiye, her gece anasını rüyasında görür; rüyadan uyanınca büyük bir acı hissederdi. Gecenin al yalazında gözyaşları üşütürdü yüreğini. Yatak sıcaktı, ama gözyaşları buz gibiydi. Ne kadar özlemişti böyle. Birkaç hafta olmuştu anası bu dünyadan göçeli.
Herkes, anasını "Güllü" diye çağırırdı. Asıl adı, Gülfikâr uzun geldiği için böyle derlerdi. Rüyasında anasına doğru koşuyor, tam elinden tutacak gibi oluyorken birden uyanıyordu. Tekrar gözlerini sıkıca kapatıp, yeniden aynı rüyayı görmeye çalışıyordu. Ama dalmak ne mümkün. Gözlerine hasret kokan gözyaşlarından başka bir şey gelmiyordu.
...
Sabaha kadar anasının özlemiyle için için ağladığından, yastık ıslanırdı. Bunu da, küçük kardeşinden gizlemek zorundaydı. Çünkü; anası, Selim'i Safiye' ye emanet etmişti. Son görüşmelerinde ellerini avuçlarının içine alırken güzel bir seyahate çıkacakmış gibiydi. Avuçlarına ne zaman baksa, anasının sıcaklığı parmak aralarından düşüp kaybolacakmış gibi gelir, ellerini sıkı sıkı yumardı.
İşte sırf anacığına verdiği bu söz yüzünden gece sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslanan yastığını kardeşi Selim'den gizlerdi. Görürse: "Abla, niçin ağlıyorsun ki?" diyeceğinden ve ona cevap verememekten korkuyordu.
İş yapmak Safiye’yi hiç mi hiç yormuyordu. Akranları dışarıda oynarken o kazları suya götürmek, çamaşır yıkamak, kardeşine ve babasına yemek hazırlamakla uğraşıyordu. Bu işlerin yanında bir de uyurken altını ıslatan Selim'in yatağını bahçe duvarına asmak vardı.
Safiye, anasından kalan bütün eşyalara gözü gibi bakardı. Tertemiz kullanır, onlara zarar gelmemesi için özen gösterirdi.
Anasının en sevdiği gül desenli önlük, bir gün koyunları sağarken yırtıldı. İçi parçalandı. Âdeta önlükteki güllerin dikenleri yüreğine sürtünmüş de acı veriyordu. Yırtılma sesini duyar duymaz, koyunun memesini bıraktı. Donakaldı. Önlüğü incitmekten korkar gibi nazik hareketlerle kollarının arasına alıp iyice kokladı. Sanki hâlâ anasının kokusu vardı. Akşam saatleri olduğu için sökük tam görünmüyordu.
Önlüğü tamir etmeyi düşündü, ama akşam vakti iğneyi ipliği nereden bulacaktı. "Köydeki dükkânlarda da yoktur."diye düşündü. Ancak babasına söyleyecek, ilçeden almasını isteyecekti. Süt sağmayı yarım bırakmamak için işini tamamladı.
Sütü sağıp, elinde bakraçla içeri girdiğinde babası da kapıdan giriyordu. Safiye'yi gören Zihni Ağa:
- Benim güzel kızım nasılmış bugün.
- İyiyim baba.
- Bize hangi yemeği yapacaksın bu akşam.
- Süt çorbası baba.
Süt çorbasını duyunca Selim'in gözleri parladı:
- Benim de nicedir aklımdan geçiyordu. Anamın da en çok sevdiği yemek, deyince bir an için odayı bir sessizlik kapladı. Zihni Ağa bu durumu geçiştirmek için Selim'i kucağına alıp:
- Bugün kazları iyi otlattın mı bakayım? dedi.
Selim, sarı kaşlarını heyecanla kaldırıp:
- He ya baba! Hem de en yeşil yerlerde otlattım.
- Aferin, benim aslan oğlum.
Selim, büyük adam gibi konuşunca evin neşesi gelirdi. Yemek hazırlanırken Safiye babasına yaklaşıp:
- Baba, yarın ilçeye giden biri var mı?
- Hayırdır ne oldu ki?
- Önlük yırtıldı da... Dikecek iğne iplik lâzım oldu.
- Hııım!.. Hele bir sabah olsun, bakarız çaresine kızım. Elbet bir giden bulunur.
...
Safiye, bütün akşam yırtılan önlüğü düşündü. Bu düşünceyle uykuya daldı.
Rüyasında, annesini gördü. Yine güller arasında duruyordu. Bu kez, Safiye'yi yanına çağırıp:
- Kızım, iğne iplik arıyorsan, ocağın üstündeki taşta, iğne ve iplik var. Onları oradan al, ama kullandıktan sonra komşu Zehra yengene götür. İğneyi ondan emanet almıştım, dedi.
Safiye şaşkınlıktan sadece : "Peki ana." diyebildi.
- Aman emanetleri vermeyi unutma, diye ilâve etti, Güllü ana.
- Unutmam ana, dedikten sonra bir daha anasına sarılacaktı ki yorgana sarılmış bir şekilde uyandı. Bütün bunların bir rüya olduğunu anladı.
Rüya devam etsin diye ümitle gözlerini kapadı, ama nafile; uyku girmiyordu gözüne. Sabah ezanı da okunmaya başlayınca, kalkıp abdest aldı.
Bu arada babasının da uyandığını fark etti. Babası namaz için camiye gidecekti. Safiye, namaz kıldıktan sonra: "Hava aydınlanana kadar ocağı yakayım." dedi. Kibrit almak için ocağın üstündeki taşa baktı. Rüyasında anasının söylediği yerde burulu bir kağıt gördü. Aceleyle aldı. İçini açınca hayretler içinde kaldı. Anasının dediği gibi kağıdın içinde iğne iplik vardı. Kağıdı bir kelebek kanadının narinliği ile iyice göğsüne bastırdı. Anasına hasret gideriyordu.
Bu arada, birazdan babasının camiden geleceğini ve ocağı hâlâ yakmadığını hatırladı. Ocağı bir çırpıda yakıp üzerine akşamdan kalma çorbayı koydu. Ardından da önlüğün yırtığını özene bezene dikti. Ocaktan kor alıp, kömürlü ütünün içine koydu. Dikkatli bir şekilde ütüleyip dolaba yerleştirdi.
Zihni Ağa eve geri geldiğinde bütün olanları ona anlattı. Babası gözyaşlarını gizlemek için koyunları bahane edip odadan çıktı. Kahvaltı hazırlanırken, babası da koyunları köyün sürüsüne katmak için köy meydanına gitti. O da Selim'i uyandırmak için odasına gittiğinde, Selim'in uyandığını, suç işlemiş gibi bir köşede beklediğini gördü. Anlaşılan yine altına kaçırmıştı. Safiye, kardeşini daha fazla üzmemek için yanına gidip:
- A benim güzel kardeşim. Ne üzülüyorsun; asarız dışarıya öğleye kadar kurur, çarşafı da yıkadık mı mis gibi olur, dedikten sonra yorganı kucaklayıp dışarı çıktı.
Kahvaltıdan sonra anasının söylediği iğne ipliği alıp, komşularının yanına gitti. Ne diyeceğini bilemediği için sadece iğneyi ipliği uzatıp:
- Anam rüyama girdi. “Bunlar Zehra yengenindir, ona ver.” deyiverdi.
Daha fazla konuşamadı. Yutkundu ve yerinde kalakaldı. Duyduklarını, Zehra hanımın aklı almıyordu. Başındaki yaşmağı düzeltir gibi yapıp yaşmağın bir ucuyla da gözyaşlarını sildi. Başını iki yana sallayıp:
- Hey gidi rahmetli. Senin gibi komşu az bulunur, diyebildi ancak.
...
Safiye, evde işlerinin olduğunu söyleyip evden çıktı. Zehra Hanım da:
- Kızım buraya kadar gelip hemen mi gideceksin. Bari bir ayranımı iç, dedi.
- Başka bir zaman inşaallah.
Safiye, geriye dönerken anasının vermiş olduğu görevi yapmanın huzuru ile evinin yolunu tuttu. Yolda, Selim'i kazları suya götürürken arkadaşlarıyla şakalaşmasını görünce hüznünün biraz daha azaldığını hissetti. Artık o kadar hüzünlü değildi.
MURAT KAYA
Bu hikaye
2309 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
06 04 2006 / Son Yayın Tarihi :
15 04 2006 |
|
DEMİRDAĞ'IN LALESİ
Coşkun Bey sonunda istediği arsayı almıştı. Artık günlerce hayâlini kurduğu inşaata başlayabilirdi.
-Çok güzel olacak Coşkunkent, diye mırıldandı. Şehrin dışındaki bir tepenin üzerinde kurulacak bu sitedeki evleri bir yıla kalmaz satarım, diye düşündü.
Telefonun sesiyle hayâllerine ara vermek zorunda kaldı. İnşaat şefi heyecanla:
-Greyder bozuldu efendim. Getirmedik usta bırakmadık, bir türlü tamir edemediler, deyince Coşkun Bey kızdı:
-O tepe bugün düzenlenecek! Greyder bozulduysa hemen başka birini bulun!
Artık hayâl kuramazdı, büroda da duramazdı. Kalkıp inşaat sahasına gitti. Gördükleri karşısında şaşkınlığı arttı. İkinci greyder de bozulmuştu. Öfkeyle üçüncü ve daha sonra da dördüncü greyderin getirilmesini emretti. Onlar da getirildi, ama nafile.
Dört tane greyder, sarı bir lâlenin önünde çakılıp kalmıştı. Daha doğrusu lâleyi dört yandan koruma altına almışlardı. Coşkun Bey kızdıkça kızıyor, etrafa emirler yağdırıyordu. Emir demiri keser deseler de greyderlere etki etmiyordu. Ustaların burnundan tutsan canları çıkacak gibiydi. Herkesin yüzü asılmıştı. Sadece koruma altına alınan lâle sarı sarı gülümsüyordu güneşe karşı.
Sabahtan beri olanlara anlam veremeyen işçilerden biri:
-Bu akıl fikir işi değil efendim! Bu işte bir sır olmasın sakın, dedi korkarak.
Bu sözler üzerine Coşkun Bey çok eskilere gitti. Annesi de buna benzer sözler söyler, sonra da Yunus Dedenin yanına giderdi akıl danışmak için. Bunları düşünürken kararını verdi.
-Çalışmaları bırakın ve arabamı hazırlayın, dedi.
Yunus Dedeyi getirmesi için küçük kardeşini köye yolladı... Yunus Dede akşamüzeri inşaat alanındaydı. Olup bitenler hakkında bilgi aldıktan sonra sakalını sıvazlayarak düşünmeye başladı. Bir ara:
-Şunların yanına gidip hâl diliyle hâlleşelim, bakalım dertleri neymiş, diye mırıldandı.
Yunus Dedenin dediklerini duyan Coşkun Bey:
-İlâhî Yunus Dede! Orada cılız bir lâle, dört tane de demir yığını greyder var. Onlarla nasıl konuşacaksın, diyecek olduysa da bir bildiği vardır elbet, diye vazgeçti.
Yunus Dede gülümseyerek greyderlerin yanına doğru gitti. "Selamünaleyküm" diyerek oraya ilk gelen greyderin yanına oturdu. Gözlerini kapatıp başını sol tarafa doğru biraz eğdi. Yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi. Bu arada alışılmışın dışında, fısıltıya benzer sesler duymaya başladı. Lâleyle greyderin kepçesi konuşuyordu.
Lâle mutlu bir şekilde:
-Çok sağol kepçe kardeş! Bu yaptığın iyiliği hiç ama hiç unutmayacağım. Fakat niçin böyle davrandığınızı anlayabilmiş değilim, dedi.
Kepçe, derin düşüncelerden uyanmış gibi anlatmaya başladı:
-Lâle kardeş! Çiçekler çok güzel varlıklardır, ama demir deyip geçmemek gerekir. Sana garip gelebilir, ama demirden de olsa bizim de bir yüreğimiz var.
Lâle özür dileyince gülümseyen kepçe:
-Özür dilemenize de teşekkür etmenize de gerek yok. Biz yıllar önce verdiğimiz sözü yerine getirdik.
Lâle merakla:
-Hangi sözü, diye sordu.
-Bizler Demirdağında yaşayan madenlerdik. Ne bir kuş konardı yanımıza ne bir çiçek açardı üstümüzde. Otlar bile yüzümüze bakmazdı. Fakat bir gün nereden geldi, nasıl geldi bilinmez sarı bir lâle gülümsedi üzerimizde. Yılların yalnızlığını onunla bölüştük, onunla ağladık, onunla gülüştük. Baharı onunla karşıladık, yazı onunla uğurladık. Daha doğrusu yaşadığımızı, sevmeyi ve sevilmeyi ondan öğrendik. Dostluğumuz o kadar ilerledi ki bir gün:
İyi günler gitmesin,
Güneşimiz batmasın,
Aylar, yıllar geçse de
Dostluğumuz bitmesin, diye bir sevgi yemini ettik.
Aradan yıllar geçti. Bizi maden olarak demir-çelik fabrikalarına götürdüler, oradan başka fabrikalara gittik ve sonunda kepçe olduk. Buraları düzlerken tam senin önüne gelince sevgi yeminimizi hatırladım. Bütün moleküllerimle beraber demir yüreğim titremeye başladı. Benim duygularım, plastik bölümler hariç greyderin bütün demir bölümlerine yayıldı. Plastik düğmeye bizi çalıştırmak için ne kadar bassalar da biz çalışmadık. Diğer greyderler de aynı şeyi yaptılar. Kısacası lâle kardeş, biz burada olduktan sonra sana kimse zarar veremez...
Sevginin ve dostluğun gücü karşısında sarı lâlenin yanakları kıpkırmızı oldu.
-Anlattıklarınızın hepsi iyi de bu böyle süremez ki, diye lafa girdi Yunus Dede.
Kepçe öfkeyle sordu:
-Sen kim oluyorsun da bizim sohbetimize karışıyorsun!
Yunus Dede tatlı tatlı tebessüm ederek:
-Ey vefalı ve asil kepçe! Sen nasıl yıllarca önce verdiğin söze sadık kalmaya çalışıyorsan, biz de "Kâlû belâ"da verdiğimiz söze sadık kalmaya çalışanlardanız. Şeklimiz ve yüzümüz seninle farklı olsa da özümüz aynı sayılır.
Bu sözler üzerine kepçe biraz yumuşadı:
-Seni sevdim ey bilge kişi! Madem "Böyle süremez!" diyorsun, o zaman teklifin nedir?
Yunus Dede, yine derin düşüncelere daldı ve sakalını sıvazlamaya başladı. Kepçenin biraz sertçe söylediği:
-Evet, teklifini bekliyorum, sözleriyle kendine geldi.
Yavaş yavaş anlatmaya başladı Yunus Dede:
-Şey! Gördüğüm kadarıyla lâleyi çok seviyorsun. Bir de sevgi yemininiz var. Bu güzel bir duygu. Ama buraya da güzel evler yapılacak ve yüzlerce çocuk sıcacık bir yuvaya kavuşacak. Hem biliyor musun, çocuklar da birer insan çiçeğidir!
Kepçe yine sertleşerek:
-Peki bizim sevgi çiçeğimiz ne olacak, dedi.
Yunus Dede yumuşak ve içli bir sesle:
-Kızma be kepçe kardeş! Bizim insan çiçeği olan çocuklar da çiçekleri çok severler. Diyorum ki; bu lâle kardeşimizin çevresinde elli metre kare genişliğinde bir boşluk bırakılsa ve oraya çiçekler ekilse, geri çekilmeye razı olur musunuz?
Kepçe, kuşkulu bir tavırla:
-Ya biz geri çekilince sözünüzde durmazsanız?
Bu sefer Yunus Dede sertleşti:
-Yok kepçe kardeş! O kadar da ileri gitme! Sen yüz yıl önce verdiğin sözü unutmuyorsun da ben bugün verdiğim sözü bir gün sonra niçin unutayım?
Sesini biraz yumuşatarak konuşmasına devam etti:
-Siz nasıl madenlerin en asiliyseniz biz insanlar da yaratılmışların en şereflisiyiz. Hem bizim güzel bir atasözümüz vardır: "Öl söz verme, öl sözünden dönme!"
İşi tatlıya bağlamak isteyen lâle:
-Kepçe kardeş! İnsanların bazısı yanlış işler yapsa da çoğu iyi niyetlidir. Hem benim içim ısındı bu bilge kişiye, dedi.
Yunus Dede çok duygulanmıştı. Oturduğu yerden yavaş yavaş kalkıp yaşlı ve gülen gözlerle Coşkun Beyin yanına gitti. Coşkun Bey çiçek bahçesi yapılmasına razı olduğunu söyleyince, şoförler direksiyon başına geçtiler. Greyderler tıkır tıkır çalıştı.
Yunus Dede ellerini açıp bir duaya başladı:
-Ya Rabbî! Dünyamızdan lâle çiçekleri, gönlümüzden sevgi çiçekleri eksik olmasın! Dostluk ve vefâ çiçekleri asla solmasın! İnsan çiçeği olan çocuklarımız da evsiz barksız kalmasın...
Orada bulunan canlı cansız bütün varlıklar kendi dillerince "Âmin!" dediler.
Bestami Yazgan
Bu hikaye
1886 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
29 03 2006 / Son Yayın Tarihi :
06 04 2006 |
|
DEVE KUŞU GİBİ
Erkan ailesiyle birlikte küçük ve şirin bir balıkçı kasabasında yaşıyordu. Babası sık sık eski bir tekne ile denize açılır, balık avlardı. Bu onların tek geçim kaynağıydı. Erkan her seferinde ona katılmak ister, ancak babası bunun tehlikeli olduğunu söyleyerek onu yanına almazdı.
“Bu iş göründüğü kadar kolay değil!” derdi.
“Yağmur var, fırtına var, hatta gidip de dönmemek var!”
“Ben artık büyüdüm!” dedi Erkan bir gün. “Denize açılacak yaştayım.”
Babası gülümsedi. “Öyle mi?” dedi. “O halde, buna hazır olup olmadığını anlamak için seni bir sınavdan geçireceğim.”
Erkan “Nasıl bir sınav?” diye sordu heyecanla.
“Babası “Zamanı gelince anlarsın,” demekle yetindi ve ağları onarmaya koyuldu.
Ertesi sabah, ezanlar okunur, horozlar öterken babası Erkan’ı uyandırdı. “Haydi oğlum, kalk. Birlikte sabah namazını kılalım!” dedi.
Erkan sıcak yatağını terk etmek ve tatlı uykusunu yarıda kesmek niyetinde değildi. Hem durup dururken bu da nereden çıkmıştı? “Aman baba…” diye sızlandı.
“Ben daha küçüğüm. Senin yaşına gelince kılarım…”
Güneş doğduğunda Erkan çekiç sesleriyle uyandı. Babası çatıyı onarıyordu. Kahvaltı saati çoktan geçmiş olmalıydı. Hemen yatağından fırladı ve üzerini giyindi. Bir dilim ekmek ve biraz peynir alarak bahçeye çıktı. Babasını çalışırken izlemeye bayılırdı. Badem ağacının iri gövdesine yaslanarak, babasının eski tahtaları yenisiyle nasıl değiştirdiğini gözlemeye hazırlanıyordu ki, “Buraya gel!” diye seslendi babası. “Şu tahta merdiveni kullanarak yukarı çık ve bana yardım et.”
Erkan’ın yapmak istediği bu değildi. “Bu iş benim için tehlikeli değil mi?” diye itiraz etti. “Henüz o kadar büyümedim ki!”
“Öyle olsun!.” dedi babası. “O halde bahçe çitlerini boyarsın.”
“Bu daha eğlenceli olabilir!” diye düşündü Erkan.
“Tamam!” diye karşılık verdi. “Gidip boya ve fırça getireyim.”
Eve doğru yönelmişti ki, arkadaşlarının sesini duyar gibi oldu. Onu sahilde yüzmeye çağırıyorlardı. Belki de, ılık meltemin getirdiği deniz kokusu Erkan’ı çağırıyordu ve buna karşı koyması imkânsızdı. “Ben gidiyorum,” diyerek bahçe kapısından dışarı çıktı. Babası “Çiti boyayacaktın…” diyecek oldu. Ancak Erkan çoktan uzaklaşmıştı.
Ertesi sabah babası denize açılmaya hazırlanırken, Erkan yine onun etrafında dolanıyor ve balığa çıkacak kadar büyüdüğünü tekrarlayıp duruyordu. Babası iskele kenarına oturup Erkan’ı yanına çağırdı. “Bir karar versen iyi olur!” dedi. “Büyüdün mü, büyümedin mi?”
Erkan bu soruya bir anlam veremedi. Babasının gözlerine baktı.
“Devekuşu gibisin!” dedi babası. “Deve kuşuna
“Kanatların var, uç.” demişler. Kanat¬larını sıkıca kapamış. “Ben deveyim,” demiş. “Madem devesin, yük taşı.” demişler bu kez. İşine gelmemiş. Hemen kanatlarını açmış. “Ben kuşum,” demiş. Kendi haline bırakmışlar. Yalnız ve savunmasız gezerken bir avcının tuzağına yakalanmış. Bu durumda ne yapmış biliyor musun?”
“Ne yapmış?” diye sordu Erkan. Hikâyeyi ilginç bulmuştu.
Babası,“Başını toprağa sokmuş!” diye cevap verdi.
“Neden?” diye sordu Erkan bu kez şaşkınlıkla.
“Avcı görmesin diye!” dedi babası.
“Boşuna kuş beyinli dememişler.” dedi Erkan gülerek.
Babası anlatmaya devam etti. “Başı toprakta, koca gövdesi dışarıda imiş. Avcı için kolay bir hedef olmuş.”
Erkan “Bunun benimle ilgisi ne?” diye sordu. Hikâye güzeldi, ama babasının kendisine yaptığı devekuşu yakıştırması pek hoşuna gitmemişti.
“Sen de işine nasıl geliyorsa öyle davranıyorsun.” dedi babası. “Allah’a ve ailene karşı sorumluluklarını yerine getirmeye gelince küçük, gezi ve eğlenceye gelince büyük oluyorsun. Bu durumda, başkasını değil, sadece kendini kandırıyorsun.”
Erkan ufka doğru dalıp gitti. Babası yanılmıyordu. Erkan her durumda kendini rahatlatacak bir bahane buluyordu. Ama bu nereye kadar sürecekti?
“Gerçeklerden ve sorumluluklardan kaçılmaz!” dedi kendi kendine. “Meğer bu şekilde sorumsuzca davranarak, Allah’ı ve insanları değil, sadece ve sadece kendimi kandırıyormuşum. Tıpkı devekuşunun yaptığı gibi!”
Nur Pakdemirli
Bu hikaye
2001 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
19 03 2006 / Son Yayın Tarihi :
28 03 2006 |
|
SOĞUK GAZOZ
İçerisi oldukça sıcaktı. Sıcaktı demek de az olur. Yazın kavurucu sıcağının yanında bir de iş yerinin alçak, basık tavanı altında nefes almak zordu. Gürültü, boya ve vernik kokusu da karışınca hâliniz kalmıyor.
Fırçayı kutuya batırdım, önümdeki sandalyenin tahtasına sürdüm. Alnımdan kayan ter, yanaklarımı ıslattı. Boynumdaki mendille sildim. Böyle olmayacaktı. İşi bıraktım. Öğlenin sıcağı insanı bunaltıyordu. Şöyle soğuk bir gazoz olsa da içsek, ciğerimiz soğurdu.
Asmanın altındaki çeşmeyi açtım. Biraz serinler mi diye bekledim. Babam seslendi:
- Boşuna bekleme soğumaz. Hele bu öğle sıcağında.
Avucuma aldığım suyu dudaklarıma götürdüm. Ilıktı. İçtikçe susuzluğum arttı. Vazgeçtim. Bol suyla yüzümü yıkadım. Hasan Usta da çıktı.
- Çok sıcak, içeride çalışılacak gibi değil. Akşam devam etsek. Hem serinlikle daha çok iş yapılır.
Babam çeşmeye eğildi. Yüzüne su çarptı.
- Biliyorum. Ama işi hafta sonuna bitirmeliyiz.
Biz kendi aramızda konuşurken karşı caddeden kahveci çırağı geçti. Elinde taşıdığı tepside buz gibi gazozlar vardı. İstemeden iç geçirdim. Eğilip ılık sudan birkaç yudum daha içtim. Babamla Hasan Usta atölyeye geri dönüyordu. Arkalarından seslendim.
- Baba, buzdolabını tamir ettirsek. Ciğerimiz yanıyor. Soğucak su içerdik.
Esmerleşmiş yüzü sıkıntılı bir hâl aldı.
- Şu yatak odasını teslim edelim yaptırırız, diye üzüntülü bir sesle cevapladı.
Boş caddeden taksi geçti. Gelip gidenler seyrekleşti. Sıcakta kimse alışverişe çıkmıyordu. Beton binaların arasından gökyüzüne buhar çıkıyordu. Tam bunlara dalmışken:
- Hüseyin, gelir misin, dedi içerinin gölgesinden başını çıkaran babam.
Hemen yanına koştum. Cebinden çıkardığı parayı uzattı. Islak ellerimi kuruladım. Bu ne der gibilerden baktım. "Acaba gazoz mu aldıracak?" dedim içimden. Konuşmasına devam edince:
- Nalburdan vernikle tutkal alıver. Şu paralar yeter.
Kâğıt paralar elimde kaldı. Sıcaktan boğazım çoktan kurumuştu. Bir gazoz parası istemek geçti aklımdan. Ama bir türlü söylemeye dilim varmadı.
Karşıya geçiyordum ki babam seslendi.
- Biz camide olacağız. Sen de gel, dedi.
Elimi kaldırdım.
- Anladım, dedim. Esnaf, dükkânlarının gölgesine çekilmiş sessizce müşterilerin gelebileceği ikindi vaktini, havanın serinlemesini bekliyordu. Trafik ışıklarına doğru giderken karşımdan çırak geldi.
- Soğuk ayran, soğuk gazoz var, diye bağırdı. İstemeden cebimdeki paraları çıkardım. Acaba bir şişe gazoz alsam mı? Çok susadım. Bir gazoz parası, acaba alsam babam fark eder mi? Çırak yanımdan gelip geçti. Arkasından bakıp kaldım.
İki sokak ötedeki nalbura girdiğimde içeride bir müşteri vardı. Bekledim. Yaşlı nalbur müşteriyi kapıdan uğurladı. Geri dönerken beni gördü.
- Hava da amma sıcak. İnsanın buzdolabına giresi geliyor, dedi. Tezgâhın arkasına geçti.
- Buyur, oğlum. Ne istiyorsun?
Elimdeki kâğıttan istenilenleri okudum. O, gözlerini küçültüp beni dinledi.
- Birer birer oğlum. Aklımda kalmıyor. İhtiyarlık. Ne edersin bizde unutkanlık başladı, deyip istediklerimi hazırlamaya başladı.
İçeriye küçük bir deniz meltemi girdi. Sanki yüzümüze can geldi.
- Yüzümü sıvazladım. Başımı salladım.
Birer birer aldıklarımı zihinden hesaplayıp poşete koydu. Azıcık serinleten meltem çoktan gitmiş içerisini tekrar boğucu sıcak doldurmuştu.
Uzattığım parayı saydı. Kasayı açtı. Paraları yerleştirdi. Poşeti elime almıştım ki:
- Buyur oğlum. Babana da selâm söyle dedi.
İki elimdeki poşetleri yere bıraktım. Avucumun içindeki paralara bakıp kaldım. Beni düşünceli görünce:
- Ne o bir şey mi unuttun, diye sordu. Derin bir nefes aldım, içerinin sıcağından aklım durmuştu.
- Yok, dedim. Sıcakta başım pişti.
Gün, öğleye doğru çıkıyordu. İyice kısalmış gölgelere sığınmaya çalışarak caddede yürüdüm. Poşetin sapı elimi kesmişti. Kaldırımda durdum. Avucumun içi kıpkırmızıydı. Yere eğilip poşetlerin sapından tutacaktım ki karşı kaldırımda kahveci çırağının sesini duydum.
- Soğuk gazoz, ayran!
Tam karşıya geçecektim ki aklıma nalburun verdiği para geldi. Aceleyle poşetleri koydum. Terli ellerimle parayı saydım. Fazla vermişti. Aldıklarımı tekrar hesapladım. Gerçekten fazlaydı. Ne yapacağımı düşünürken gözüm pastahaneye kaydı. Çocuklar birikmiş, kimi dondurma alırken kimi de gazoz içiyordu. Bir nalburun bulunduğu caddeye bir de pastahaneye bakındım. Yavaşça eğilip çantaları avuçladım. Biraz sonra dudaklarımı ıslatacak buz gibi gazozu düşünerek karşıya geçtim. Hem kimin haberi olacaktı. Babam alacağımız malzemeler kadar para vermişti. Ne yapalım canım, nalbur da iyi hesaplasaymış. Baksana şu gazoz içen çocuklara. Bu sıcak günde de ancak insanı gazoz serinletir.
…
Boğucu sıcağın altında dükkâna girdim. Küçük bir camdan içerinin aydınlandığı dükkâna göz gezdirdim. Rafların arkasından öksürük sesi geldi. Önüne düşmüş gözlüğünü taktı. Beni tanıyınca:
- Hayrola evlâdım. Bir şey mi unuttum.
Kurumuş boğazımla yutkundum.
- Hıhı, unuttuğum bir şey var, dedim nalbura. Çantaları bir köşeye bırakıp parayı uzattım.
- Fazla vermişsiniz. Hesapladım.
Ayrıca elimdeki listeyi uzattım. O dikkatlice listeyi gözden geçirirken kapıdan dışarı adımımı atmıştım. Zorluklar yürürken karşımdan kahveci çırağı geldi. Elindeki tepsiye bile bakmadan yanından geçtim. Bir adım atmıştım ki:
- Hey, küçük bakar mısın, dedi yaşlı adam. Geri döndüm. Nalbur kahveci çırağına bir şeyler söylüyordu. Eliyle işaret etti. Ben geri dönerken yaşlı nalbur içeriden iki tabure çıkardı.
- Hele şöyle otur bakayım.
Taburenin birini bana uzattı. Otururken çırağa:
- Aç bakalım birer tane şu soğuk gazozlardan da içimiz serinlesin, dedi.
Yutkundum ve elime gazoz şişesini aldım.
"Şükürler olsun Allah'ım sana!" deyişimi istemeden yaşlı amca da duymuştu. O ise elinde şişeyle beni seyrediyordu. Âdeta benim içmemden büyük bir zevk alır gibi gözlerinin içi parıldıyordu.
- İç iç, sen bunu hak etin, dedi.
Buz gibi soğuk gazoz kurumuş boğazımı ıslatırken öğle ezanı okunmaya başladı.
Nalbur yavaşça yerinden kalktı.
- Camiye gidiyorum. Sen rahat rahat iç, dedi.
- Ben de gideceğim, dedim.
Gölgeleri kısacık binaların önünden geçip camiye giderken yüreğim serinlemişti. Nasıl serinlemez, buz gibi bir şişe gazoz içmiştim. Yüzümde mutlu bir gülümseme belirdi cami avlusuna girerken.
Erdoğan Tücan
Bu hikaye
2280 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
10 03 2006 / Son Yayın Tarihi :
18 03 2006 |
|
AFFETMEK BÜYÜKLÜKTÜR
Ayşe, o gün eve oldukça sinirli bir hâlde geldi. Çantasını yatağına fırlatıp, odasının kapısını hızlı bir şekilde kapattı. Bu davranışı annesinin dikkatini çekmişti. Kızının sinirli olduğunu anladığı için biraz sakinleşmesini bekledi ve daha sonra odasına gitti. Ayşe gerçekten çok öfkeli görünüyordu. Annesi yanına yaklaşıp saçlarını okşayarak:
- Benim güzel kızımı bugün birileri çok üzmüş anlaşılan. Bakalım kızım annesine anlatacak mı, dedi. Ayşe:
- Anne, öğretmen bugün bir kompozisyon ödevi verdi, dedi. Annesi
- Seni böyle üzen ve kızdıran şey bu mu, diye sorunca Ayşe:
- Hayır, kompozisyonun konusu beni sinirlendirdi. Affetmek büyüklüktür, cümlesinin bize düşündürdüklerini yazacakmışız, dedi. Annesi:
- Öğretmeniniz gerçekten çok güzel bir konu seçmiş, ama senin üzüntüne bir anlam veremedim, dedi.
- Anne bugün sıra arkadaşımla çok kötü kavga ettik. Babasının hediye ettiği kalemi kaybetmiş. Beni hırsızlıkla suçladı. "Kalemimi sen almışsın." dedi. Yemin ettim, inanmadı. Çok kırıcı sözler söyledi. Ben ona küstükten sonra kalemini çantasındaki defterlerinin birisinin arasında buldu. İyi bakmadığı için görememiş. Sonra gelip benden özür diledi. Sınıfta çok yaramaz bir arkadaşımız var. O sıra arkadaşım Aslı'ya kalemini benim aldığımı gördüğünü söylemiş. Aslı bu nedenle beni suçlamış. Yine de bana inanmaması ve güvenmemesine çok kırıldığım için bütün sınıf arkadaşlarımın önünde Aslı'ya kendisini asla affetmeyeceğimi, söyledim. Arkadaşlarım bu olayı öğretmenimize anlatmışlar. Öğretmenimiz de bu yüzden böyle bir konu seçti. Aslı'yı affetmek istemiyorum anne. Affetmezsem "Affetmek büyüklüktür." cümlesi ile ilgili ne yazabilirim ki? Şimdi neden üzgün ve sinirli olduğumu anlıyor musun, diye sözlerini bitirdi.
Annesi şimdi kızını ve hissettiklerini anlayabiliyordu. Onu kırmadan ve daha fazla öfkelendirmeden bazı şeyler söylemeliydi. Önce:
- Kızım sen sıra arkadaşın Aslı'yı sever miydin, diye sordu. Ayşe:
- Evet sınıfta en çok onu severdim. Zaten bu nedenle ona çok kırıldım, dedi. Annesi:
- Onun seni suçlamasının seni çok kırması gayet normal. Fakat her insan zaman zaman hata yapar. Bazen yanlış kararlar alabilir, bazen hiç düşünmeden hareket edebilir ve bazen de bazı yalan söyleyenlere inanıp sevdikleri kişileri kırabilirler. Aslı, eminim ki seni suçlamak istememiştir. Çok sevdiği kalemini kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindeyken kendisine söylenen bir yalana düşünmeden inanmış ve ona göre hareket etmiş. Belki onun yerinde sen olsaydın sen de aynı şekilde davranırdın. Hem arkadaşının daha sonra pişman olup özür dilediğini de sen söyledin. Öyle değil mi kızım, dedi.
- Evet ama anne ben çok kırıldım. En sevdiğim arkadaşım beni böyle suçlamamalıydı. Onu affetmem imkânsız.
- Böyle söyleme kızım. Sen tabiî ki haklısın, ama kendini biraz da arkadaşının yerine koy. Bir anlık bir hatayla sevdiğin birini kırsan ve sonra pişman olup özür dilesen, fakat affedilmesen bu hoşuna gider mi? Ayrıca nefret etmeyi, küsmeyi ve asla affetmemeyi herkes başarır. Bunlar kimsenin zorlanmayacağı, herkesin kolayca yapacağı şeylerdir. Zor olan affetmektir. Şimdi öğretmeninizin verdiği cümlenin ne anlama geldiğini anlayabiliyor musun, dedi. Ayşe bir süre düşündükten sonra:
- Haklısın anne, affedilmemek hiç hoşuma gitmezdi. Bu beni çok üzerdi. Ayrıca söylediklerinden sonra affetmenin neden büyüklük olduğunu anlayabiliyorum. Şimdi çok güzel bir kompozisyon yazmaya çalışacağım. Yarın okuldan seni çok mutlu edecek haberlerle döneceğim. Seni seviyorum anne. İyi ki varsın, dedi ve annesine sarılıp yanaklarından öptü.
Ayşe bütün akşamını kompozisyonuna ayırdı. Ertesi gün sınıfta öğretmen en yüksek notu Ayşe'nin kompozisyonuna verdi ve Ayşe'den yazdıklarını yüksek sesle okumasını istedi. Ayşe kompozisyonunu okudu:
“Dün hepinizin iyi bildiği bir olay yaşadım. En sevdiğim arkadaşım beni asla yapmadığım ve yapmayacağım bir davranışla suçlamıştı. Sonra pişman olup özür dilemişti; fakat ben onu affetmek istememiştim. Çünkü nefret etmek, küçük şeyleri sebep edip küsmek kolay olan yoldu ve ben kolay olanı tercih etmiştim. Bunu sürdürecek olursam çok sevdiğim bir dostumu kaybedeceğim. Annem kolay olanı yani küsmeyi, tercih etmenin doğru olmadığına anlattı ve ben de ısrar etmenin yanlış olduğuna karar vererek arkadaşımı affettim. Affetmenin büyüklük olduğunu da çok iyi anladım.”
Hilal ACAR
Bu hikaye
1578 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
13 02 2006 / Son Yayın Tarihi :
21 02 2006 |
|
MERAKLISINA TURŞU
Gözleri iyice bozulduğundan, yeni gözlük alması gerekiyordu. Uzağı rahat görememesi canını sıkıyor; sıkıntısından başı ağrıyordu. O gün gözlükçüden yeni gözlüklerini alacaktı. Yatağına uzandığı yerden bulanık gözlerle tavana bakıyor, kendi kendine:
- Nereden çıktı şu göz bozukluğu. Bu yaşta dedeler gibi... Olmaz ki... Niye hep beni bulur böyle dertler, anlayamam. Başkası yok mu, diye söyleniyordu.
Kendi kendine söylenmesini annesinin:
- Efendim, bana bir şey mi söylüyorsun Harun, sözleri böldü.
Harun, gözlerini ovuşturarak:
- Yok bir şey anne. Kendi kendime söyleniyordum, dedi.
Oğlunun dertli dertli durması annesini üzüyordu. Acaba canı neye sıkılıyor, diye düşündü. Harun ters cevap verir, diye soru sormaktan çekiniyordu. Ne zaman bir şey sorsa: "Yok bir şey anne!" diye kestirip atıyordu. Bunu bildiği için üstüne fazla gitmemeye çalışıyordu.
Harun, tavana bakmaktan yorulmuş olacak ki yastığı başının altından alıp gözlerinin üzerine bastırdı. Canının sıkıntısı geçmiyordu. Gözleri, içine parmakla bastırılıyormuş gibi ağrıyordu. Bir süre sonra böyle beklemenin de çare olmadığını anladı ve yerinden doğruldu. "İki saat sonra gel." demişti gözlükçü.
Ceketini alıp kapıya yöneldi. Annesi:
- Hayrola, nereye gidiyorsun? diye sordu.
Harun, ceketini giyerken:
- Gözlükçüden gözlüğümü almaya, dedi.
Dışarıya çıktığında yağmurun çiselediğini fark etti. Gökyüzünden düşen yağmur tanelerini görebilmek için kendini zorladı ve ardından:
- Hııh! Bir bu eksikti. Gözün ağrısın, az göresin, canın sıkılsın... Yetmiyormuş gibi bir de yağmur... Yahu neden her şey üst üste gelir? Neden sıkıntı olmadan bir hayat yaşanmaz? Neden bu acı, gibi sorular takıldı aklına.
"DÜNYAAA DÖNEEER! DÜNYA DÖNEEER!" sesleri daldığı düşüncelerden sıyırdı onu. Ne yapalım döner döner; bunda bağıracak ne var. Dünya değil mi!
Sesin geldiği yöne doğru ilerleyince bir garsonun, nasırlı ayağına basılmış gibi, bağırdığını gördü. O zaman, bir dönercinin önünde olduğunu anladı. Yanlış anladığı için kendi kendine güldü. Bu arada karnının acıktığını da hissetti. O zamana kadar fark etmediği bu lokantanın önünde bir garson etrafa seslenip müşterileri etkilemeye çalışmaktaydı.
Lokantaya yaklaşıp zar zor görebildiği vitrinin önündeki yazıları okumaya çalıştı.
"Şe-ker-pa-re-dö-dö-ner" kelimesini zorlukla okuyunca afalladı. Gözlerini ovaladı, bir daha vitrine baktı. Aynı şeyi okuyunca: "İlginç! Yeni bir döner çeşidi galiba." dedi içinden.
Biraz sonra diğer yemek isimlerini de okuyunca hayreti daha da arttı.
BAL LAHMACUN
BAL ÇİĞ KÖFTE
PEKMEZLİ ADANA KEBAP
PEKMEZLİ TURŞU
Daha fazla bakamadı.
- Yok! Yok! Bugün bir gariplik var. Yahu bu ne biçim lokanta yiyecek tek bir acılı-tuzlu yemek yok, diye söylendi gözlerini kısıp.
Adı gibi yemekler de garip gelmişti Harun'a.
İçeriye girip garsona sormaya çekindi; garsonun dalga geçeceğini düşündü. Acısı, tuzu, olmayan bir lokantanın önünde durup düşünmek komik geldi. Ağrıyan gözlerini unutmuştu.
Bu arada onu beklerken gören garson bağırmayı bırakıp gayet nazik bir şekilde: "Buyur abim, sıcak çorbalarım var!" deyip Harun'a içeriyi gösterince:
- Ya tabiî! Mis gibi reçelli çorbanız da tadından yenilmiyordur, deyiverdi.
Bağırmaktan kulakları az işitir olan garson Harun'a doğru eğilip:
- Ne buyurdun abim, dedi.
- Yok bir şey! Bak sen işine… Ben ne dediğimi bilmiyorum, deyip geri geri yürümeye başladı.
Garson eliyle selâm verip:
- Olur güzel abim, sıkma sen tatlı canını, deyince Harun:
- Bak ya, şimdi de tatlı can falan demeye başladı, diyerek adımlarını hızlandırdı. Hızlı hızlı giderken de: "Acıyı özler oldum; hey gidi hey, ne garip hâllere kaldık!" diye mırıldandı. O, yolda ilerlerken garson çığırtkanlığa devam edip tekrar: "DÜNYA DÖNEEER! DÜNYA DÖNEEER!" diye bağırmaya devam etti.
Saat, su gibi akıp gitmişti. Lokantanın önünden uzaklaşırken: "Tam aradığım dünya bu olmalı. Hiç acı yok. Baksana adamlar turşunun bile tadını kaçırmışlar, pekmezli turşu yapmışlar." dedi, ama dediğini kendi midesi bile kaldırmadı. Bütün bunları hemen unutmaya çalıştı.
Gözlükçüye vardığında gözlüğünün yapıldığını gördü. Gözlüğü gözüne takar takmaz âdeta ağrılarının hafiflediğini hissetti. Şimdi daha rahattı. Görmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu ve bunun farkına ancak gözlerinin ağrımasından sonra vardığını düşündü.
Geri dönerken yağmurun şiddeti biraz daha artmıştı. 'DÜNYA DÖNER SALONU'nun önüne gelince gözleri yemek listesine tekrar takıldı. Az önce gördüğü garip yemek isimlerinin öyle olmadığını fark etti.
PASTA
TURŞU
ADANA KEBAP
SABAH KAHVALTISI (Bal, pekmez, reçel, tereyağı…) kelimelerini ayrı ayrı okumadığını, hepsini birleştirdiğini anladı.
Kendi kendine gülüp eve doğru yöneldiğinde yağmur iyice şiddetlenmişti. Ama artık yağmurdan şikâyet etmiyor; hatta yağmurun ıslatması hoşuna gidiyordu.
Aklına sabahki şikâyetleri gelince: "Bu dünyada tatlı gibi acının da; güzel günler gibi acı günlerin de; sağlıklı bir vücut kadar rahatsızlığın da ne kadar önemli olduğunu anladı."
Yağmur, akşama ve düşüncelerine pıtırtı melodisini söylerken huzur, geldi kondu gönül evine. Ardından şükretti acı ve tatlı her şey için Rabb'ine.
Murat KAYA
Bu hikaye
1895 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
04 02 2006 / Son Yayın Tarihi :
12 02 2006 |
|
Gökkuşağının Ardındaki Ülke
Serhat ile Murat, hafta sonları ailelerinden izin alarak kırlara açılmayı, derede balık avlayıp piknik yapmayı alışkanlık hâline getirmişlerdi.
Bir bahar sabahı çiseleyen yağmurdan sonra toprak kokusunu ciğerlerine çekerek patika yolda ilerlediler. Dereye indiklerinde bir sürprizle karşılaştılar. Orman kıyısında tabiatı, yedi rengiyle kucaklayan muhteşem bir gökkuşağı belirmişti.
İki arkadaş bu güzel manzarayı izlediler. Daha sonra Murat: "Haydi, gökkuşağının başladığı yere gidelim." dedi heyecanla.
Serhat itiraz etti: "Onun göründüğü gibi yakın olduğunu mu sanıyorsun?" dedi.
"Biliyorum, ama bu sıradan bir gökkuşağına benzemiyor." diye karşılık verdi Murat ve bisikletini gökkuşağının başladığı yere doğru sürdü.
Serhat: "Balık avlamayacak mıyız?" diyecek olduysa da Murat çoktan uzaklaşmıştı.
Serhat, ilerledikçe gökkuşağının uzaklaşacağını düşünüyordu, ama öyle olmadı. Nihayet gökkuşağının başladığı yere ulaştılar.
"Bu gerçekten de diğerlerine hiç benzemiyor." dedi Serhat. Bakışlarında şaşkınlık ve endişe belirmişti.
Murat ise oldukça neşeliydi. Yıllardır yaşadığı bu sakin ve küçük kentte nihayet sıra dışı bir olay yakalamıştı. "Haydi, içinden geçelim." dedi ısrarla.
"Dur! Neler olacağını bilmiyoruz." diye bağırdı Serhat arkasından.
Murat onu dinleyecek durumda değildi. Bisikletini renk cümbüşünün ortasına doğru sürdü ve ona dokunduğu anda gözden kayboldu. Serhat gördüklerine inanamıyordu; ama arkadaşı her nereye gittiyse o da gitmeliydi. Onu yalnız bırakması doğru olmazdı.
Gökkuşağının ardında onları bambaşka bir ülke bekliyordu.
Serhat ve Murat, bahçelerin arasından geçerek şehre girdi. İnsanlar onlara garip garip bakıp aralarında fısıldaşsalar da kim olduklarını dahi sormadan işlerine devam ettiler. Hepsi de oldukça iyi giyimli ve güler yüzlüydü. Bakımlı ve neşeli çocuklar, parklarda doyasıya eğleniyordu.
İki arkadaş, iki yanında dükkânların sıralandığı ana caddeye girdiler. Telâşlı kalabalığın hareketlendirdiği çarşıda yok, yoktu. Her şeyin en kaliteli malzemelerden özenle hazırlandığı belliydi.
Murat daha önce hayâl dahi edemediği bu zenginliği görünce kendini kaybetti. Gördüğü her şeye çılgınca el atmaya, her yiyeceğin tadına bakmaya başladı. Güzelim pastaların her birinden bir dilim koparıyor, dondurmaların her çeşidinden bir külah alıyor, yiyemediğini ceplerine dolduruyordu.
Serhat, arkadaşındaki bu beklenmedik değişiklik karşısında çaresizdi. Aslında kendisi de bu nefis yiyecekleri tatmak istiyordu, ama her şeyin bir bedeli vardı. Hem bu temiz ve nazik insanların önünde açgözlülük etmek uygun olmazdı. "Ne yaptığını sanıyorsun?" diye söylendi Murat'a. "Bu yaptığın büyük bir kabalık. Üstelik başımızı derde sokacaksın! Seni cezalandıracaklar ve belki de bu yüzden eve geri dönemeyeceğiz."
Murat, "ceza" sözünü duyar duymaz elindekileri bıraktı. Ürkek bakışlarla çevredeki insanları süzmeye başladı. O anda her ikisi de, daha önce farkına varmadıkları garip bir şeyler olduğunu sezdiler. Hiç kimse ne yaptıklarıyla ilgilenmiyor ve onlara ilişmiyordu. Hatta bu uçsuz bucaksız çarşıda ve donanmış dükkânlarda bir tek satıcı dahi görünmüyordu. Sanki koca şehir gelip geçilen, konup göçülen sahipsiz bir handan ibaretti.
Murat'ın endişesi geçti ve cesareti daha çok arttı. Ama artık hiçbir şey yiyecek durumda değildi. Serhat'ı çekiştirerek bir kuyumcu dükkânının önüne getirdi. Sonra da: "Ömrümüzün sonuna kadar yetecek bir servet duruyor karşımızda!" dedi heyecanla. "Haydi, içeri girip ceplerimizi dolduralım!"
Serhat: "Hayır, bu doğru olmaz." diye itiraz etti.
Murat: "Görmüyor musun? Burada her şey sahipsiz, hesap soran da yok!" diye karşılık verdi.
Görünüşte öyle, dedi Serhat. İzlendiklerine dair garip bir his vardı içinde. "Hiçbir şey sahipsiz değildir. Şimdi bize ilişmiyorlar; ama zamanı gelince hesap sormayacaklarından nasıl emin olabiliriz?"
Murat'ın ona aldırdığı yoktu. Altın ve mücevherleri alıp bisikletinin sepetine yerleştirdi. Serhat, hâlâ ona engel olmaya çalışıyordu. Sonunda tahammülü kalmadı ve: "Senin yüzünden benim de başım belaya girecek!" diye bağırdı öfkeyle. "Görmüyor musun, burası son derece mükemmel ve düzenli bir ülke. Belli ki dikkatli ve adaletli bir yöneticisi var. Her yerde olan biteni gizlice gözleyen ve ona haber veren memurları ya da askerleri olduğundan eminim.
Serhat'ın korktuğu başına geldi. Çok geçmeden, nereden çıktığı belli olmayan askerler çevrelerini sardı. Murat'ı yaka paça tutup zindana götürdüler. Serhat şimdi ne yapacaktı? Murat'ı burada bırakıp dönemezdi. Onu affetmeleri için askerlere yalvardı. "Affetme yetkisi sultanımıza aittir." dedi içlerinden biri.
Murat ağlıyordu. Demek ki Serhat haklıydı. Her şeyin bir sahibi vardı ve yaptıkları için herkese hesap soruluyordu.
"Bu şehir, sultanın yolcular için hazırlayıp donattığı büyük bir handır." dedi bir başka asker. "Misafirlerini ağırlar, çeşitli işlerde çalıştırır, sonra da saraya, huzuruna çağırıp ücretlerini verir. Haddini aşanları da cezalandırır. Burada hiçkimse başıboş değildir!"
Murat: "Bize bir şans daha veremez misiniz?" dedi yalvarırcasına.
Asker: "Kimsenin ikinci bir şansı yoktur!" diye cevap verdi sertçe.
Ancak bu sırada içeri giren bir görevli askerleri etrafına topladı. Arada bir Serhat ve Murat'a bakarak bir şeyler anlattı ve çıkıp gitti.
Askerlerin tavrı değişmişti. İçlerinden birisi açıklama yaptı: "Buraya nasıl geldiğinizi bilmiyorum, ama bizim dünyamıza ait olmadığınızı ve kurallarımızı bilmediğinizi öğrendik. Yaşınızın küçük olması da dikkate alınırsa gasbettiğiniz eşyaları alıkoyup sizi serbest bırakmaktan başka çaremiz yok! Hanın malı handa kalır! Derhâl, geldiğiniz yere geri dönün!"
Serhat ve Murat'ın sevincine diyecek yoktu. Hiç vakit kaybetmeden bisikletlerine atlayıp geldikleri yoldan geri döndüler. Gökkuşağı artık silinmek üzereydi. Eğer ona zamanında yetişemezlerse geriye nasıl döneceklerini bilemiyorlardı. Olanca güçleriyle pedal çevirdiler ve son anda kendilerini gökkuşağının diğer tarafına attılar. Onlar orman kıyısındaki çimenlerin üzerine düşerken bisikletler dereye yuvarlandı. Gökkuşağı kaybolmuştu.
"Yaşasın, kurtulduk!" diyerek birbirlerine sarıldılar.
Murat, bir şey hatırlamışçasına ceplerini yokladı. Sonra "Altınlar!" dedi şaşkınlıkla. "Ceplerimdeki altınlar yok olmuş!"
Serhat: "İşte buna hiç şaşırmadım." dedi gülerek. "Ne demişti asker: Hanın malı handa kalır!"
"Bu söz bana bir şey hatırlatıyor." dedi Murat. "Dünya malı dünyada kalır! Her neyse, bir daha gökkuşağının ardına geçmek mi? Düşünmek bile istemiyorum." Sonra da bisikletini dereden alıp patika yola çıktı.
Oysa Serhat hâlâ olduğu yerde duruyor ve kırlara, ormanlara, yaşadığı kente doğru bakıyordu. Murat'ın onu çağırdığını duyunca "Görmüyor musun?" dedi. "Biz zaten o ülkedeyiz!"
Murat: "Ne demek şimdi bu?" diye sordu şaşkınlıkla.
"O ülke ile dünya arasında hiçbir fark yok!" diye cevap verdi Serhat. "Dünya da bir misafirhanedir. İnsanlar konar, göçer, ahirete gider. Allah'ın huzurunda yaptıklarından hesap verir. Ya cennetle ödüllendirilir, ya da cehennemle cezalandırılır!"
Murat, arkadaşının ne demek istediğini şimdi çok iyi anlıyordu. Onun sözlerine ilâvede bulundu: "Ve dünya malı dünyada kalır."
Nur PAKDEMİRLİ
Bu hikaye
2016 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
27 01 2006 / Son Yayın Tarihi :
04 02 2006 |
|
Ayakta Alkışlanan 'On Parmak'
Mozart'ın, bulunduğu şehirden çok uzakta bir yerde konser vermeye gitmesi gerekiyordu. Bu seyahate çıkmasını istemeyen karısıyla girdiği uzun sayılabilecek bir mücadeleden sonra Mozart, gitmeye karar verip yola çıkmak için hazırlıklarını tamamlamıştı.
Üç günlük yorucu bir yolculuktan sonra, konseri vereceği salona ulaşan Mozart, salonun tam anlamıyla hazırlanmış olduğunu gördü. Heyecandan içi içine sığmıyordu. Saatler hızla geçmiş konser saati gelip çatmıştı. Mozart, son hazırlıklarını ve alışkanlığı olan parmak alıştırmalarını yapıp sahneye çıkınca, salonda yalnızca 'on' kişinin olduğunu hayretle gördü. Fakat sadece kendi işini yapmaya konsantre olduğu için, piyanonun başına geçti ve dinleyicilerine, ömrünün sonlarına doğru, “Hayatımda verdiğim en güzel konserlerden biriydi; belki de en güzeliydi!” diyeceği muhteşem bir müzik ziyafeti verdi.
Konser bitiminde salonda bulunan herkes onu ayakta alkışlıyordu.
O gece, eşine yazdığı mektupta Mozart şöyle diyordu:
"Karıcığım burada müthiş bir konser verdim ve herkes beni ayakta alkışladı."
Tarık Behram Akın
Bu hikaye
1485 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
18 01 2006 / Son Yayın Tarihi :
26 01 2006 |
|
GÖKKUŞAĞI
Gülnur, çevresinden duyduğu bir hurafeyle ilgili aklına takılanları, mutfakta yemek yapan annesine sordu.
- Anne, geçenlerde duydum, insan gök kuşağının altından geçince hayâlleri gerçekleşir, duaları kabul olur mu? Annesi gülerek:
- Hayır, dedi.
- Bugüne kadar gök kuşağının altından hiç geçen olmuş mu?
- Hayır kızım. Biz de küçükken çok uğraşmıştık, ama geçememiştik, dedi.
Ertesi gün, Gülnur ve kardeşi Cem, okuldan çıkmışlar, hayâl kurarak sahil yolundan eve geliyorlarmış. Karşı kıyıdaki portakal bahçelerinden dökülen portakallar deniz kıyısında turuncu bir şerit meydana getirmişti.
Yağmurlu ve aynı zamanda da güneşli bir gündü. Güneş parlıyor, bir taraftan yağmur atıştırıyordu. Gök kuşağı birbirine girmiş yedi harika rengiyle, karşılarında belirdi. "Ne duruyorsunuz haydi gelsenize…" der gibiydi. Heyecanla eve koştular. Kapıyı çaldıklarında açan olmamıştı. Paspasın altına baktılar, anahtar oradaydı. İçeriye girip alelâcele üstlerini değiştirdiler. Gülnur:
- Haydi Cem, çabuk olalım. Şimdi gök kuşağı kaybolur, dedi.
Asfalt yolda nefes nefese koştular, koştular... Bir türlü gök kuşağına yetişemiyorlardı. Cem:
- Abla neden ona yetişemiyoruz? diye sordu. Gülnur:
- Bilmem ki sanki biz ona yaklaştıkça o bizden kaçıyor, dedi. Sonra sözlerine devam ederek:
- Zaten annem bana bunu söylemişti. Ama yine de biz koşalım, belki ona yetişebiliriz. Koşmaya devam ettiler.
Şehrin çıkışındaki portakal bahçelerinin yanında olduklarını fark ettiklerinde çok geç olmuştu, üstelik gök kuşağı da kaybolmuş, yağmur hızlanmıştı. İçlerini müthiş bir korku kapladı. Cem titreyerek minik elleriyle ablasının eline yapıştı. Zaten o henüz ilkokul birinci sınıf öğrencisiydi.
- Abla hava kararıyor.
Çok korkuyorum, dedi. Geri dönerek eve doğru koşmaya başladılar. Yağmur, gökyüzü delinmişçesine yağıyordu. Bu kez, daha kısa olabileceğini düşündükleri bir yoldan koştular. Sonunda bir balıkçı kahvesine rast geldiler. Kahvenin önünde bir adam el kol hareketleriyle onları çağırıyordu.
- Çocuklar, çabuk buraya gelin; haydi çabuk olun! Acele edin! diyordu.
Oraya doğru koştular. İçeriye girdiklerinde her kafadan bir ses çıkıyordu.
- Şunların hâline bakın, sırılsıklam olmuşlar. Haydi çocuklar, gelin oturun, diyerek yer açtılar. Çocuklar birer sandalyeye oturdular. Balıkçı olduğu her hâlinden belli olan yaşlı adam:
- Haydi oğlum, çocuklara çay getir de içleri ısınsın, dedi. Çocuklar çaylarını yudumlarken:
- E… çocuklar, dedi. Yaşlı adam. Bu yağmurda dışarıda ne işiniz vardı sizin, söyleyin bakalım?
Gülnur:
- Hiç, diyerek gözlerini kaçırdı. Adam ısrar etti:
- Nasıl hiç yavrum? Sizin anneniz babanız yok mu? Bu yağmurda sizi sokağa nasıl bıraktılar? Gülnur:
- Aslında onlar evde yoklardı. Biz gök kuşağının altından geçmek için evden izinsiz çıktık.
- Ne? dedi adam gözlerini kısarak: "Gök kuşağı mı?"
- Evet, dedi. Gülnur kafasını önüne eğerek:
- Gök kuşağının altından geçecektik. Gök kuşağının altından geçen insanların dilekleri kabul oluyormuş, dedi. Kahvede bir kahkaha tufanı kopmuştu. Herkes gülmekten kırılıyordu. Birazdan yağmur dinmişti. Yaşlı balıkçı:
- Sizin eviniz nerede çocuklar? dedi. Cem:
- İskele mahallesinde, dedi. Adam:
- Koşun bakalım, tekrar yağmur başlamadan evinize yetişin. Gülnur ve Cem kahveden çıkıp yeniden koşmaya başladılar. Sahil yolunu takiben evlerine ulaştılar. Bir müddet evin önünde beklediler. Sonra kapıyı yavaşça tıklattılar. İçeriden anneleri:
- Kim o? diye sordu. Cem, sesini alçaltarak:
- Biziz anne, diye cevapladı.. Anneleri kapıyı açıp da onları karşısında görünce çok şaşırdı:
- Ne bu hâliniz çocuklar, neredeydiniz? Cem heyecanla atılarak:
- Anne biz var ya! Gök kuşağının altından geçmeye çalıştık; ama geçemedik.
Anneleri Gülnur'a dönerek sitemli sitemli baktı:
- Sonunda denedin değil mi? Çocuklar, bu batıl bir inanıştır ve gerçekle uzaktan yakından ilgisi yoktur.
Gülnur:
- Bu son anne. Zaten gök kuşağının altında geçilmiyor ki…
Nurhayat MERMER
Bu hikaye
1530 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
11 01 2006 / Son Yayın Tarihi :
17 01 2006 |
|
HEPSİ BENİM OLMALI
Özge, akşamüzeri eve döndüğünde çok mutsuz ve ağlamaklıydı. Sessizce odasına çekildi. Oysa en iyi arkadaşı Şeyma'nın evine gitmek için annesinden izin alırken, onunla çok iyi anlaştıklarını söylemişti. Bu duruma hiçbir anlam veremeyen annesi, Özge'nin bir süre dinlenmesini ve toparlanmasını bekledikten sonra usulca yanına sokuldu. Saçlarını okşamaya başladı.
Özge şimdi kendisini daha iyi hissediyordu.
—Bir sıkıntın mı var, diye sordu annesi tatlı sesiyle.
—Hayır, yok, diye cevap verdi Özge yutkunarak. Ardından da:
—Ama… Neden bizim evimiz Şeymaların evi gibi büyük ve güzel değil? Neden onunki kadar güzel ve pahalı elbiselerim, oyuncaklarım yok? Neden benim saçlarım da onunki gibi kıvırcık değil? Neden?
Mesele anlaşılmıştı. Özge, Şeyma'yı için için kıskanıyordu. Bu sebeple sahip olduğu güzellikleri göremez olmuştu. Bunları ona hatırlatmak istercesine, "Kendine haksızlık etmiyor musun?" diye sordu annesi.
"Neden haksızlık etmiş olayım ki?" diye karşılık verdi Özge. "Sahip olmak istediğim her şey onda var!"
"Bundan emin misin?" diye sordu annesi tekrar. "Belki o da sana özeniyordur. Kıskanmak tabii bir duygudur. Ancak bu duygunun seni üzmesine ve yönetmesine, daha da önemlisi, Allah'ın sana verdiği nimetleri gölgelemesine izin vermemelisin!"
Özge rahatlamıştı. Başını annesinin omzuna yasladı. Bak, sana şimdi ne anlatacağım diyerek şu masalı anlattı.
"Bir padişahın üç yetişkin oğlu varmış. Yaşlandığını hisseden padişah, oğullarından birini veliaht olarak seçmek istemiş. Böylece ölümünden sonra yerine geçecek olan kişiyi kesinleştirmek istiyormuş. Ama doğru seçim yaptığından emin olmak için, üç oğlunu üç sınavdan geçirmeye karar vermiş.
Büyük oğluna haber yollamış. Sarayın en yüksek kulesinin başında onu bekleyeceğini bildirmiş. Öte yandan, kulenin her bir basamağına, içinde paha biçilmez hediyelerin bulunduğu paketler yerleştirilmesini emretmiş. Delikanlı kuleye gelmiş. Hediye paketlerini görünce çılgına dönmüş. Paketleri birer birer açarak merdivenlerden yukarıya çıkmış. Keyfine diyecek yokmuş. Ancak son basamağa gelip son paketi de alınca yüzü asılmış. "Keşke kule daha yüksek olsaydı da daha yukarı çıksaydım." demiş sıkıntıyla. "Daha yukarı çıksaydım da daha çok hediye alsaydım!"
Padişah ertesi gün ortanca oğlunu çağırmış. "Elbiseme modellik etmeni istiyorum." demiş ve terzisine yollamış. Sanatkâr terzi muhteşem elbiseyi delikanlıya giydirmiş. Elbise üzerine öyle güzel uymuş, öyle şık durmuş ki, delikanlı aynaya bakınca kendini padişah gibi görmüş. Terzi maharetini sergilemek için elbise üzerinde değişiklik yapmak, kesip biçmek isteyince olan olmuş. Delikanlı "Ne diye güzelliğimi bozmaya kalkıyorsun?" diyerek onu azarlamış. "Üstelik evirip çevirerek bana zahmet veriyorsun!"
Padişah üçüncü gün, üçüncü oğlunu çağırmış ve üçüncü emrini vermiş: "Ülkemiz tehdit altında. Seni ordunun başına komutan tayin ediyorum. Git ve gerekeni yap!" Ardından şöyle devam etmiş: "Savaşı sen kazanacaksın! Allah zaferi sana verecek!"
Genç adam bu emri yaşından beklenmeyen olgunlukla karşılamış. Ancak babasının son sözlerine itiraz etmiş. "Ben savaşmakla görevliyim. Zafer vermek ya da vermemek Allah'a aittir. Bana düşen ise görevimi yapmaktır. Allah'ın işine karışmam!" demiş.
Özge'nin annesi masalı burada kesip sormuş. "Bil bakalım, padişah kimi veliaht olmaya lâyık görmüş?"
Özge hiç tereddüt etmeden "Üçüncüsünü!" diye bağırmış heyecanla. "Çünkü o ağabeylerinden daha akıllı. Yapması gerekeni yapıyor, gerisini Allah'a bırakıyor. Bu durumda, sonuç olumsuz bile olsa fazla üzüleceğini sanmıyorum."
Annesi onu onayladı. Sonra da, "Diğerlerinin neden kaybettiğini biliyor musun?" diye sordu.
"Neden?" dedi Özge merakla. "Padişah onların durumunu nasıl değerlendirmiş?"
Annesi: "Birincisi, onca paha biçilmez hediye verdiği hâlde padişaha teşekkür etmemiş. Verilenlere razı olmamış. Daha fazlasını istemiş."
Özge, annesinin bu masalı niçin anlattığını kavramıştı. Bu delikanlı ile arasında bir benzerlik olduğunu düşündü. Özge de Allah'ın kendisine verdiği nimetlerin farkına varmak ve Allah'a teşekkür etmek yerine, olmayanı düşünerek üzülmemiş miydi?
"İkincisi" diye devam etti annesi. "Modellik etmek için üzerine giydirilen elbiseyi kendisinin zannetmiş. Yapılan işlere razı olmamış."
Özge bundan da önemli bir sonuç çıkardı: Her şey Allah'a aitti. İnsanları sınamak için dilediğine dilediği kadar verir, verdikleri üzerinde dilediği kadar değişiklik yapabilirdi. Üstelik bu değişikliklerin önemli amaçları vardı. Demek ki yapılması gereken en doğru şey, verilene ve yapılana razı olmak, kendi işini yapıp, Allah'ın işine karışmamaktı.
Nur Pakdemir
Bu hikaye
2024 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
01 01 2006 / Son Yayın Tarihi :
10 01 2006 |
|
TEMİZLİK YARIŞI
Hey arkadaşlar bizim Salih Dedeyi tanıyor musunuz? Salih Dede, mahallemizin dağın yamacına sırtını dayamış kısmında oturur. Küçük, şirin bir evi ve çiçeklerle süslü çok güzel bir bahçesi var. Her zaman güler yüzlüdür. Beyaz sakalları sevimli yüzünde o kadar güzel duruyor ki anlatamam. Kendisi emekli bir imamdır ve çocukları çok sever. Biz de onu çok severiz. Yolda bizi gördüğünde selâm verir, hatırımızı sorar, bu yüzden o, mahalledeki çocukların Salih Dedesi. Haa bir de çok kitap okuyan birisidir. Her zaman bizi kastederek: "Benim çocuklarım, çiçeklerim bir de kitaplarım var." der. Salih Dedeyi sık sık ziyarete gideriz. O da buna sevinir ve bize güzel güzel hikâyeler anlatır. Geçen gün ben, Sümeyra, Zeynep ve Hansa kendisini ziyarete gittik. Bizi bu sefer kitaplarla dolu bir odada ağırladı. Odanın dört tarafı yerden tavana kadar kitaplarla doluydu. Şaşkınlığımı gizleyemedim: "Salih Dede, ne kadar çok kitabınız var böyle." dedim. Salih Dede gülümsedi. Biz pencere tarafındaki sedire otururken o da karşımızdaki sandalyesine ilişti, "Çok kitap okumalıyız, çocuklarım dedi. Çok! Çünkü ne kadar çok okursak kelime hazinemiz o kadar artar. Ne kadar çok kelime bilirsek o kadar fazla düşünebiliriz. Yine ne kadar çok kelime bilirsek düşüncelerimizi o kadar iyi anlatabiliriz." dedi. Sonra bize şunu anlattı. "Çok eski zamanlarda, bize çok uzak yerlerde bir kabile yaşarmış. Bu kabile en fazla beşe kadar sayabiliyormuş. Altı, yedi, sekiz ve diğer rakamları bilmiyorlarmış. Bu kabileye otuz tane koyun vermişler ve lütfen bunu sayın demişler."
Biz merakla dinlerken, Salih Dede tebessüm ederek bize, "Farz edin ki siz bu kabiledensiniz ve bu otuz koyun saymanız için size verildi, nasıl sayardınız? Sümeyra hemen atıldı: "Otuz koyunu saymakta ne var Salih Dede, bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi..." hızla sayıyordu ki ben müdahale ettim. 'İyi de Sümeyracığım bunlar, altı, yedi ve diğer sayıları bilmiyorlarmış ki..." Hepimiz sustuk ve nasıl sayacağımızı düşünmeğe başladık. Derken Zeynep sevinçle ileri atılarak "Ben nasıl sayacağımızı buldum, Salih Dede. Beşer beşer gruplandırarak saymalıyız." Salih Dede gülerek sakalını sıvazladı: "Hımm say bakalım." dedi. Zeynep koyunlar önündeymiş gibi saymaya başladı. Bir iki üç dört, beş bu birinci grup. Çok güzel dedi Salih Dede. Zeynep devam etti. Bir, iki, üç, dört, beş! Bu da ikinci beş. Bir iki üç dört beş, bu üçüncü beş. Bir iki üç dört beş, dördüncü beş. Heyecanla kendinden emin saymaya devam etti. Bir iki üç dört beş bu da beşinci beş. Sonra durdu şaşkın şaşkın bakındı "Eee yirmi beş koyun yaptı. Geriye beş tanesi kaldı." İşin içinden o da çıkamadı. Salih Dedeye döndü "Nasıl sayarlar Salih Dede?" diye sordu. Salih Dede yine gülerek sakalını sıvazladı. "Yaaa çocuklarım anladınız mı şimdi kelimeleri bilmenin önemini. Eğer bu kabiledekiler altı kelimesini bilselerdi, gruplandırarak en az otuz altı tane koyun sayarlardı. Yedi kelimesini bilselerdi, kırk dokuz tane sayarlardı. Şimdi otuz tanesini bile sayamıyorlar. Yani sizin anlayacağınız sevgili yavrularım, ne kadar çok kelime bilirseniz, o kadar çok düşünebilir ve düşüncelerinizi o kadar iyi anlatabilirsiniz. Kelime bilginizi artırmak için de kitap okumanız lâzım." dedi. Bu anlattığı çok hoşumuza gitti. O günden sonra hepimiz kendisinden birer kitap alarak okumaya başladık.
Nur Pakdemirli
Bu hikaye
1847 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
21 12 2005 / Son Yayın Tarihi :
30 12 2005 |
|
KÜREK
Güneşin bütün gücüyle köyümüzü esir aldığı bir öğle vakti.
Bu kadar sıcak havaları pek sevmem. Köyüme ancak yazları gelebildiğim için, gelince de oynamak, eğlenmek istiyorum. Hava bu kadar sıcak olmasaydı şimdi muhtemelen arkadaşlarımla derenin ötesindeki top sahada top oynuyor olurdum. Top oynamayı severim. Bu yüzden okullar tatil olur olmaz ben hemen köyüme, dedemin ve babaannemin yanına koşarım. Fakat iki gündür hava çok sıcak, böyle havalarda bırakın koşmayı insan yürümeye bile üşeniyor.
Arkadaşlarımla dün sözleşmiştim, bugün için de hava çok sıcak olursa Olukaltı'na gidecektik. Olukaltı'nı çok severim. Hava çok sıcaksa arkadaşlarımla oraya gider biraz serinleriz.
Ben, yine tüm hazırlıklarımı yapmış, sabunumu ve havlumu çantama yerleştirmiş, tam çıkıyordum ki babaannemin:
—Ömer, evlâdım imeceye geç kalma, dediğini işittim.
Ben:
—Ne imecesi babaanne, derken aslında sorumun cevabını hatırlamıştım. Tabii ya nasıl unuturdum ki! Dün gece yatarken babaannem söylemişti. Bugün imece yapılacaktı. Köyün bahçelerini sulamak için yapılan havuzun altı uzun zamandır temizlenmediği için çamurla kaplanmıştı. Muhtar, dün bütün evlere haber yollamış ve her haneden bir erkeğin imeceye iştirak etmesiyle hep beraber havuzun dibinin temizlenmesini istemişti. Babaannem de dedem hasta olduğu için benim imeceye gidip çalışmamı istemişti.
Dünyalar başıma yıkılmış gibi oldu. Arkadaşlarım suda serinleyip oynarken ben çalışacaktım. Hem arkadaşlarıma vermiş olduğum sözü de tutamamış olacaktım. "Oof!" diye söylendim içimden. Bu kadar sıcak havada nasıl çalışacaktım? Hem benim çalışmamdan ne olacaktı ki? Çok mu faydalı olacaktı sanki?
Sonra birden içime bir umut doğdu. Hemen babaannemin bulunduğu odaya gittim. Babaannem o sırada odanın ahşap tavanına asılı olan yayığı sallıyordu. Akşama taze tereyağı var anlamına geliyordu bu. Az önce içime doğan ümide akşam tereyağlı ekmek yiyecek olmanın sevinci de eklenince keyfim yerine gelmişti.
Babaanneme:
—Henüz on iki yaşındayım, çok iriyarı sayılmam, ben orada ne kadar faydalı olabilirim? Hem bana çok iş düşeceğini sanmıyorum, gitmesem olmaz mı, dedim.
Babaannemin yorgun ihtiyar çehresine dalga dalga bir gülümseme yayıldı. Yayık sallamaktan ağrıyan kollarıyla göğsü arasına başımı yaslayarak saçlarımı okşamaya başladı:
—Benim güzel oğlum, ben de biliyorum senin henüz küçük olduğunu, fazla faydalı olamayacağını; fakat imecede gaye farklıdır. Önemli olan yardımlaşma, paylaşma, birlikteliktir. Yani bütün köyün tek bir yürek hâline gelip işlerin üstesinden gelmesidir. Sen belki çok faydalı olamayacaksın, ama orada dedeni, ailemizi temsil edeceksin. Dolayısıyla yaptığın işle değil, temsil ettiğin şeyle çok faydalı olacaksın, dedi.
Ben, yarı ikna olmuş, yarı gönülsüz, odunluktan küreği aldım ve isteksiz adımlarla havuzun yolunu tuttum. Havuza vardığımda herkesin gelmiş olduğunu fark ettim. Oradakiler boyum kadar kürekle beni gördüklerinde tebessüm ettiler. Ali Amca başımı okşadı ve:
—Hoş geldin oğlum, duydum ki deden hastaymış, çok geçmiş olsun, dedi.
Sonra bütün köylüler bana dönerek tek tek 'geçmiş olsun' dediler. Hepsine teşekkür ettikten sonra havuzun içine girdim. Sanki bütün köylü isteksiz olduğumu fark etmişti. Bu yüzden bana takdir edici sözler söylüyorlar ve böyle küçük bir yaşta çalışmaya gelmiş olmamı övüyorlardı. Fakat hepsi boşunaydı, benim aklım hâlâ Olukaltı'ndaydı. Arkadaşlarımın, şu anda çok eğlendiklerini düşünüyordum. Bu düşüncelerle bir yandan da çalışıyormuş gibi görünüyor, isteksizce küreği sallıyordum. Kürek neredeyse bomboş bir şekilde gidip geliyordu. Bu şekilde yarım saat kadar oyalandım. Diğer köylüler neşe içinde çalışıyordu. Herkes kendi çalıştığı yerdeki balçığı temizlemişti. Ama benim önümdeki kısım sanki hiç dokunulmamış gibiydi. Bu durum herkesin dikkatini çekmişti; fakat hiç kimse üzülmeyeyim diye bir şey sormuyordu. Herkes, işini bitirmişti. Havuzun temizlenmeyen tek yeri önümdeki kısımdı. Sonunda köyün en yaşlılarından Rafet Amca ile Gazel Amca yanıma yaklaştılar. Biraz tedirgin:
—Hayrola oğlum önündeki çamur duruyor, hiç atamamışsın, yoksa hasta mısın, diye sordular. Aslında hasta olmadığımı, isteksiz olduğum için işimi bitiremediğimi biliyorlardı. Fakat beni incitmemek için böyle soruyorlardı.
Ben, ne diyeceğimi bilemez bir edayla o anda aklıma gelen bir mazereti uydurdum:
—Hayır, iyiyim; fakat benim küreğim güzel atmıyor, dedim.
Rafet Amcanın her çizgisinde ayrı bir tecrübe gizli yüzü hafifçe gevşedi ve dudağının altında çok anlamlı bir tebessüm belirdi. Ve sonra yıllarca unutmayacağım şu sözleri söyledi: "Küreği sadece elinle değil oğlum, yüreğinle de tutmalısın! Hem unutma, kürek atmaz, yürek atar! "
Daha sonra Gazel Amca da:
—Bak evlâdım, Peygamber Efedimiz'in şöyle bir sözü var: Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeylerden biri tembelliktir.
Yanaklarımın hafif kızardığını hissettim. Yaşadığım mahcubiyetle beraber Rafet ve Gazel Amcaların sözleri gayretimi arttırdı. Artık küreğim çok iyi atıyordu, zaten üç beş seferden sonra önümde çamur kalmamıştı, havuz tertemiz olmuştu. Rafet Amca, Gazel Amca ve Ali Amca başımı okşadı: "Artık serin bir ayranı hak ettin." dediler. Elimle alnımda biriken teri silip ayranı içerken aslında bundan sonra bütün işlerime yüreğimle sarılacağıma dair kendi kendime söz verdim.
Mehmet Delibaşı
Bu hikaye
1698 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
12 12 2005 / Son Yayın Tarihi :
20 12 2005 |
|
NARİBİK
Bir dağ köyünde Naribik adında genç ve gösterişli bir horoz varmış. İbiği nar gibi kırmızı olduğu için köylüler kendisine Naribik ismini takmışlar. Naribik'in dillere destan, çok güçlü ve güzel bir sesi varmış. Öyle ki, bir öttü mü sesi çevre köylerden bile duyulur, diğer köylerin horozlarını bile kıskandırırmış. Naribik köyün tek horozuymuş. Bu nedenle köylüler tarafından sevilir, oldukça iyi bakılır, her türlü yiyeceği ve içeceği ayağına kadar getirilirmiş. Gün geçtikçe Naribik kıymetinin arttığını anlıyor, "Beni kimse paylaşamıyor, birçok insan bana sahip olmak, beni köylerine götürmek istiyor, bende bu ses oldukça tabii ki isterler canım." diyerek içten içe gururlanıyormuş.
Bir yandan bu durumun keyfini çıkarırken, öte yandan da "Bu köyden gitmeliyim artık, bu köy bana dar geliyor." diyerek köyden gitme plânları yapmaya başlamış. Şöyle düşünüyormuş: “Bu köylüler gerçekten iyi insanlar; beni seviyorlar, yediğim önümde yemediğim arkamda, beni sesimin güzel olduğu için sevdiklerini biliyorum. Ben daha büyük bir şehre gidersem, bu güzel sesimi oradaki insanlara duyurursam beni daha çok insan sever; böylece tatmadığım birçok yiyecekleri de yemiş olurum.''
Günlerden bir gün, köyden ayrılma düşüncesini hayata geçirmeye karar vermiş ve bir sabah erkenden o güzel, o gür, o ahenkli sesiyle, son kez uzun uzun öttükten sonra yola koyulmuş.
Az gitmiş uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş, şimdiye kadar belki de yediği milyonlarca arpanın boyu yol gitmiş. Gecenin karanlığında karşısında ışıl ışıl parlayan kocaman bir ışık dağı görmüş. Gözlerine inanamamış ve adımlarını daha da sıklaştırmış. Işıklara yaklaştıkça buranın bir şehir olduğunu anlamış. Sevinmiş şehre geldiğine de, hâlâ hayretler içindeymiş. Gecenin bir yarısı olmasına rağmen her yer aydınlık, insanlar dışarıda, araçlar yollarda ve çoğu dükkânlar da açıkmış.
Naribik "Bu insanlara kendimi fark ettirmeliyim, şu güzel sesimle bir öteyim de görsünler bakalım." demiş. Çarşının ortasında başlamış ötmeye. Bir ötmüş, iki ötmüş ama hiç kimse Naribik'in sesini duymuyormuş. Şehir gece vakti olmasına rağmen öyle gürültülüymüş ki araçların korna sesleri ve müzik sesleri birbirine karışıyormuş. Naribik öttüğüyle kalıyor sesini kendisi bile zor duyuyormuş. Az kalsın bir aracın altında kalıp ezilme tehlikesi bile geçirmiş.
Naribik pes etmemiş tabii; "Biraz daha karanlık yerlerine gideyim bu şehrin, burada zaten kimse uyumuyor, bari sabah erken işe gidecek, okula gidecek insanları şu güzel sesimle uyandırayım da belki beni fark ederler." demiş. Şehrin daha az aydınlık olan mahallelerine doğru dalmış. Bir sokağın başında durup, başlamış uzun uzun ötmeye. Bir ötmüş, iki ötmüş, bakmış bazı evlerin ışıkları yanmaya başlıyor, sevinmiş Naribik. "Bak nasıl da sesimi fark ettiler, herkes kalkıyor ne güzel." diyerek üçüncü kez ötmeye başlamış. Başlamış başlamasına da birden ışıkları yanan bütün evlerin penceresi, kapısı hızla açılmış ve kendi sesinden daha çok çıkan, "Gecenin ikisinde bu horoz da nereden çıktı. Kimin bu horoz, susturun şunu, şehirde horoz mu olurmuş kardeşim, kovalayın şunu." diye bağıran ve ellerine ne geçirdilerse fırlatan insanların öfkesiyle karşılaşmış.
Naribik neye uğradığını şaşırmış. Ötmeyi bırakıp can havliyle oradan kaçmaya başlamış. Bir yandan kaçıyor bir yandan da: "Bu ne ya! Ben kendilerine iyilik yapıyorum, onlar bana saldırıyorlar bu ne biçim iş." diyerek söyleniyormuş, ama vakitsiz öttüğünü anlayamamış. Şehre geldiğinden beri ağzına hiçbir şey koyamayan Naribik, en azından bir çöplük bulup karnını doyurmak ve biraz da dinlenmek için şehrin kenar mahallelerine doğru yorgun bir vaziyette yürümeye başlamış. Biraz gittikten sonra ışıksız evlerin karartılarını görmüş ve iyice yaklaşmış. Evlerin biraz ötesindeki çöplüğü de bulmuş. "İşte burası bizim köy gibi." demiş "Hem karanlık hem de gübre kokuyor, burada ötebilirim, buraya yerleşebilirim. Buradaki insanlar bana sahip çıkarlar." diye düşünmüş.
Şehre geldiğinden beri sesini duyurmak için vakitli vakitsiz ötmekten sesi kartlaşan Naribik boğuk bir sesle başlamış ötmeye. Çok çirkin çıkıyormuş sesi. Bütün gücünü toplayarak, son kez iyi bir ötmek istemiş Üüürüüüüüüü demeye kalmamış, etrafında bir sürü kedi ve köpek havlayarak, miyavlayarak Naribik'e saldırmaya başlamışlar. Bu sırada çöplüğün birkaç horozu da kanatlarını gere gere gelmişler ve Naribik'i gagalamaya başlamışlar.
Naribik yine neye uğradığını şaşırarak can havliyle oradan da kaçmış. Naribik'in başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiş. Ama aklı başına gelmiş Naribik'in. Anlamış ki bu şehirde vakitsiz öten horozun sesini keserler ve anlamış ki her horoz kendi çöplüğünde ötermiş.
Mustafa Ökkeş EVREN
Bu hikaye
2252 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
01 12 2005 / Son Yayın Tarihi :
10 12 2005 |
|
DER TEPESİNDEN AKINMAK
Önümüzde uzayıp giden vadiyi seyretmek. İçinde bin bir gizli yolu, giriş-çıkışı olan iğdeliklerde saklanmak, saklambaç oynamak. Yalçın kayalıklardan sarmaşıklara tutunarak aşağıya inmek. Sonra dağ, taş demeden bir oraya, bir buraya tırmanarak, gerisin geri tepeye dönmek. Boyumuzu aşan ekinlerin içinde saatlerce kaybolmak. Taşlığı kâh oyarak, kâh kırarak kendimize yollar, geçitler, konaklar yapmak. Bütün bunlar, köy ve köy hayatını bizim için karşı konulmaz bir cazibe merkezi hâline getiren şeylerdi. Yaz demez, kış demez elimize geçen ilk fırsatta kendimizi köye atardık. Burada en sevdiğimiz yerse, bütün faaliyetlerimizi gerçekleştirdiğimiz Der Tepesiydi.
Der Tepesi… Hakkında çeşit çeşit efsanelerin anlatıldığı yer: Meselâ kimine göre karşıdaki Kurtlu Tepe ile kardeştir Der Tepesi. Bilmem nasıl bir kardeşlik!
Kurtlu Tepe, Der Tepesi'ne göre daha yüksektir. Köye biraz uzakça durur. Köyü, şehre bağlayan yolun öte yakasında, tek başına, yapayalnızdır. Etrafı ormanlarla dolu bu tepenin başından yılın her zamanı kar, sis eksik olmaz. Bizler için, "ulaşılmaz, asla varılmaz, varılsa geri dönülmez bir başka diyar" gibi gelir. Sırlı bir yanı vardır. Korkutucudur Kurtlu Tepe.
Ancak Der Tepesi öyle midir? Şefkatle, sarıp, sarmalar insanı. Üzerinde türlü türlü maceralara atılmamıza izin verir. "İyi ki yakında olanı Der Tepesi." diye şükrederiz her zaman.
Yine böyle hayâller âlemine dalıp gittiğim bir gün can dostum, Nusrettin, çıkageldi. Kendisi benim en sevdiğim arkadaşımdır. Bir kere son derece samimidir. Cana yakındır. Her zaman yardımıma koşar, fedakârlık denildi mi, hep öndedir. Hatta bazen ölçüyü kaçırır; beni memnun edecek diye, kendini âdeta parçalar. Benim bencil isteklerim, bitmez tükenmez kaprislerim karşısında daima kendini geri çeker.
Bu durum zamanla sanki benim ona hükmeden bir hükümdar, onu da benim emrim altındaki bir nefer sanmama sebep oldu. Hep "baş" ben olmalı; yemeğe ilk ben başlamalı, düdüğü ben çalmalı, paydos zamanı ancak ben istediğimde gelmeliydi.
Yine her zamanki gibi hayâller kurmaya, oyunlar oynamaya başlamıştık ki, "Ortalığa şöyle bir hareketlilik getireyim, etrafı bir canlandırayım." diye düşündüm. Ani bir hareketle yerimden doğruldum ve haykırdım, "Haydi, kalk! Yarış yapacağız." Zavallı donakaldı. Zira ortalık dere tepeydi; öyle koşulabilecek bir yer yoktu. Fakat atladığı bir şey vardı: Bu onun fikriydi. Ben ise iğdeliklerin altından, yokuş aşağı akınarak inebileceğimizi düşünüyordum. "Akınmak", aramızda "oturarak aşağı doğru kayma" demekti. Evet, oturup, iğdeliklerden aşağı akınacaktık.
"Olurdu! Olmazdı!" derken, ileri doğru atılmamla yarış başladı. Az gittikten sonra dönüp arkama baktığımda Nusrettin'in de arkamdan akınarak geldiğini gördüm. Son sürat gidiyordum. Rüzgâr olmuş; esiyordum tozu dumana katarak. En hızlı ben akınmalı, birinci ben olmalıydım.
Bu düşünceler içinde son sürat akınıyorken, Nusrettin'in yıldırım gibi yanımdan gelip, beni geçtiğini görmeyeyim mi? Hayır! Bu olamazdı. Böyle gitmesine izin vermemeliydim. Aniden ayağa kalktım. Tabana kuvvet koşmaya başladım. Artık akınmıyor, son sürat ko-şu-yor-dum. Az sonra yine Nusrettin'i yakaladım ve geçtim. İşte! Olması gereken buydu! Birazdan muzaffer olacaktım.
Fakat son sürat giderken birden dünyam değişti. Allak bullak oldu her şey. Şimdi ne akınıyor, ne de koşuyordum. Uçuyordum. Ayaklarım yerden kesilmişti ve ben havalardaydım. Ne yazık ki bu uçuş benim kontrolümde değildi.
Artık dünyanın döndüğünü bizzat müşahede edebiliyordum. Az önce önümde dimdik duran ağaçlar, çevremde daireler çiziyor, tepedeki gökyüzü, bir başımın üstüne, bir ayaklarımın altına inip, çıkıyordu. Güneş de bir top gibi bir o köşeye, bir bu köşeye zıplıyordu. Hiçbir şey benim istediğim gibi değildi.
"Tamam, galiba birazdan yarışmanın sonuna değil, ama ömrümün sonuna geleceğim." dedim kendi kendime. Korku ve dehşet içinde olacakları beklemeye başladım…
Fişim çekildi birden. Dünyam karardı. Ömrümün sonuna gelmiş olmalıydım. Şimdi yarışmam gereken tek kişi vardı: Ancak ve ancak ben…
Derken sarsıntıyla uyandım. Ölmemiş, hayattaydım. Nusrettin, koşa koşa eve gitmiş, düştüğümü haber vermişti; teyzemin kollarında eve gidiyordum. Nusrettin ise önümde gidiyordu!
Kayhan SERT
Bu hikaye
2101 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
22 11 2005 / Son Yayın Tarihi :
30 11 2005 |
|
FOTOĞRAF
Dakikalarca koşmak nefesini tıkamış, adımları yavaşlamaya başlamıştı. Sıkı sıkıya tuttuğu çantayı koltuğunun altına kıstırıp, sağ tarafında bulunan bir metre yüksekliğindeki duvarı çevik bir hareketle atladı. Korkusu da heyecanı da henüz geçmemişti. Sesler gelmediğine göre izini kaybettirmeyi başarmıştı. Derin bir nefes aldı. Azıcık dinlenmeye çalıştı. Duvarın karşısında eski, ahşap bir bina gözüküyordu. Kapısının aralık olmasına bakılırsa, terk edilmiş bir yerdi burası. Yavaşça doğruldu, kapıya yaklaştı. Etrafta kimse gözükmüyordu. İçeri girdi. Burnuna kötü bir koku geldi. Etrafta sararmış gazete kâğıtları, yemek artıkları; burasının tinercilerin uğrak mekânı olduğunu belli ediyordu. Kapıyı kapatıp kenardaki tahtanın üzerine oturdu. Artık izini kaybettirdiğinden emindi.
Kaçışının sebebi olan çantayı eline aldı. İçini açtı. Bir cep telefonu, cüzdan, küçük cep ajandası, bir de iri, sarı bir zarf vardı. Önce zarfı karıştırdı. Epeyce döviz vardı içinde. Birkaç tane çek, en altta da bir satış sözleşmesi vardı.
- Ne yapalım, dedi içinden. Satmak sana, parasını afiyetle yemek bize düştü. Zor bir durum, ama ne yaparsın, hayatın sevimsiz sürprizlerini de hesap etmek lâzım. Nihat epey sevinecek, diye ekledi ardından.
Kapkaççılığa başladığından beri en iyi işi bugün yapmıştı. Sonra cüzdana baktı. Yüz elli milyon nakit para, arka gözünde yüz dolar... Kirli esmer yüzü aydınlandı. Bir an önce Nihat'ın yanına gitmeliydi. Elindekileri çantaya yerleştirdi. O sırada cüzdandan yıpranmış bir fotoğraf düştü kucağına.
Dikkatlice baktı. Çantasını zorla çekip yerlerde sürüklediği kadındı bu. On, on bir yaşlarında bir erkek çocuğuyla, birbirlerine sarılıp poz vermişlerdi. Birden annesini hatırladı. Nerdeyse dört yıl olmuştu görmeyeli… Onu ne kadar özlediğini fark etti. Babası trafik kazasında öldüğünde henüz ikinci sınıfa gidiyordu. O zamana kadar her şey ne güzeldi. Mutlu bir hayatları, kendilerine yetecek kadar gelirleri vardı. Babasının ölümüyle her şey üst üste gelmiş, annesi mecburen yeniden evlenmek zorunda kalmıştı. Önceleri çok müşfik görünen üvey babası, evlenince tamamen farklı bir insan olmuş, her gün yediklerini burnundan getiren bir zulüm makinesine dönmüştü. Daha fazla dayanamamış, on bir yaşındayken, evden kaçmıştı. Kaçarken yanında sadece annesiyle çektirdikleri fotoğraf vardı. Onu da geçen yıl düşürmüştü.
Elindeki resme baktıkça geçmişe ait anıları canlandı gözünde. Acaba kadının da kocası ölmüş, çocuğuyla yalnız mı yaşıyordu. Kim bilir neyi, niçin satmak zorunda kalmıştı. Paralarını çaldırdığı için belki de evlenmek zorunda kalacak; onun da çocuğu, kendisi gibi mutsuz olacaktı.
İçinde pişmanlıkla beraber bir hasret sancısı belirmeye başladı. Üvey babasının zulmünden kaçarken Nihat'ın zulüm ağına takılmış, zorla başlamıştı kapkaççılığa… Yapmak istemediği zamanlar ne işkenceler görmüştü. Daha on bir, on iki yaşındayken… Şimdi on altı yaşındaydı ve artık hayatı boş vermiş, kendini çete başları Nihat'ın yönlendirmesine bırakmıştı. İyi kötü karnı doyuyor, işler iyi olursa mükâfat olarak cebi para görüyordu.
Duygularını hapsedeli çok olmuştu. Onlara kulak verirse huzursuz oluyor, ayakları geriye doğru gidiyordu.
Bu fotoğraf, vicdanını ayaklandırmıştı. Zamanında çaresizlikten onca gözyaşı dökerken, bu durumuna sebep olanlara karşı, kalbi kırıktı. Şimdi fotoğraftaki çocuk ve annesine bunu yaşatmaya hakkı var mıydı? Anî bir kararla doğruldu. Etrafına göz gezdirdi. Yan tarafında örümcek ağı bağlamış gedikli duvar gözüne ilişti. Gediğin içine ikiye katladığı zarfı ve cep telefonunu koydu. Üzerlerine eski gazete kâğıdı bastırıp örümcek ağını zedelemeden gediği kapattı. Ne de olsa kimsenin aklına gelmezdi, kuytu ve örümcek ağı sarkan bir köşeye bakmak. Fotoğrafı pantolonunun arka cebine yerleştirdi. Çantanın diğer malzemelerini kontrol edip köhne binadan çıktı.
Hava kararmaya başlamıştı. Kaldığı mekâna geldiğinde Nihat'ı kapıda bekler buldu. Nihat, elindeki sigarayla homurdandı:
- Neredesin sen, kaç saat oldu çıkalı!
Bu dev yapılı adama bakarken ürperdi. Sesindeki titremeye engel olmaya çalışarak, çantayı uzattı. Alçak bir sesle:
- Arkamdaydılar ağabey, yakalanırım diye kuytu bir yerde bekledim, dedi. Hızla çekti çantayı adam.
- Bakalım geç kaldığına değmiş mi, ön kontrol yapmadın değil mi?
Bu sözün ne anlam ifade ettiğini gayet iyi biliyordu. Yaptım diyemezdi tabiî.
Yalan söylemekte oldukça ustalaştığını gösterdi:
- Kaptığım gibi getirdim ağabey!
Çantayı açtı, içindekileri kontrol etti. Cüzdandan çıkanlar yüzünü güldürdü adamın:
- Eh, beklediğim kadar olmasa da fena değil.
Sonra elini cebine sokup bir onluk çıkardı:
- Al bakalım, bugünkü yevmiyen. Daha fazla almak için daha iyi çalışman gerekiyor değil mi? Haydi, şimdilik karnınızı doyurup gözümün önünden kaybolun.
Tek katlı gecekondunun salonunda kendinden başka yedi çocuk daha vardı. O gün nöbetçi olan çocuğun hazırladığı yemeğe benzer şeyleri yiyip yattılar. Nihat, kendine özel sofra kurmuş, kapıyı üzerlerine kilitlemişti çoktan.
Sabaha yakın uykuya daldı. Rüyâsında annesini görüyor, kucaklamak için koşuyor, ama annesi elinin tersiyle itiyordu onu. Tekrar koşuyor, tekrar itiyordu annesi. Ter içinde kalmıştı.
Nihat'ın bağırtısıyla uyandı. Diğerleri de kalkmış, akşamdan kalan ekmekle domatesi yiyorlardı. Sonra işe çıkacaklardı, yani kapkaççılığa… Karnı aç değildi, şapkasını başına geçirdi, çıktı.
Öğleden sonra çalan zil sesiyle kapıyı açan kadın, karşısında eski kıyafetler içindeki genci görünce ürperdi:
- Sen…
- Korkmayın bayan, zarfı ve cep telofonunuzu, geri getirdim. Kusura bakmayın, cüzdanınız yok; ama diğerleri içinde. Bunu yapmak zorundaydım. Tekrar özür dilerim. Lütfen oğlunuza iyi bakın.
Cevap beklemeden hızla uzaklaştı. Kadın hiçbir şey anlamamıştı. Ancak çantasına kavuştuğu için de sevindi. Peki, ama çocuk niye böyle davranmıştı? Oysa bırakması için ne kadar dil dökmüş, yerlerde sürünme pahasına çantasını kurtarmaya çalışmıştı. Şimdi kalkmış, kendi elleriyle adresi bulmuş, teslim ediyordu. Olacak şey değildi.
Bir hafta sonra gazetesini okumak için açan kadın, ilk sayfanın alt köşesinde kendi resmini görünce gözlerine inanamadı. Fotoğrafın altında: "Üzerinden sadece bu fotoğraf çıktı." yazıyordu. İyice meraklanmıştı. Haberin devamını dikkatle okudu: "İç hesaplaşma olduğu anlaşılan olayda, sabıkası olan genç, işkence edilerek dövüldü. Öldü zannedilince, çöp bidonuna bırakıldı. Hayatî tehlikeyi atlatamayan gencin tedavisi sürerken olayın failleri her yerde aranıyor."
Şoke olan kadın, çarçabuk hazırlanıp adı geçen hastaneye koştu. Günlerce komada yatan delikanlıyı her gün ziyaret etti. Yavaş yavaş kendine gelen çocuk, kadını karşısında görünce gülümsedi. Kadın, başını şefkatle okşarken sordu:
- Bana bütün bunları açıklayacak mısın?
Yorgun sesiyle mırıldandı:
- Oğlunu kendi yerime koyunca, çektiğim acıları çeksin istemedim.
Daha sonra kendi hikâyesini anlattı. Aldıklarını geri teslim ederken bir arkadaşının kendisini takip ederek çete başına ihbar ettiğini söyledi. Ardından da bir süre durakladıktan sonra, bu yüzden feci bir şekilde dövüldüğünü, ancak pişman olmadığını söyledi.
Ağlamaya başladı kadın:
- Oğlumun fotoğrafı vicdanındaki cevheri ayaklandırmış. Yazık ki geçirdiği kaza, onu benden ayıralı aylar oldu. Ben de evimi satarak Anadolu'ya yerleşmeye karar vermiştim. Şu işe bak, aylar sonra bir de evlâda kavuştum. Bu, paraya kavuşmaktan da güzel...
Necla GÜNAY
Bu hikaye
1936 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
14 11 2005 / Son Yayın Tarihi :
21 11 2005 |
|
SERÇE YUVASI
Okulun bahçe kapısından çıkan çocuklar yarışa başlamış, yarış çeşme başında son bulmuştu.
Gülten Nine, elinde sopasıyla koyunlarını otlatmaktan dönüyordu. Engin kuşları görünce sapanını aradı. Sessizce kuşlara yanaştı. Gülten Nine, Engin'in niyetini anlayınca:
- Dur yavrum, ne yapıyorsun! Zavallı kuşlar su içiyorlar, dedi.
Bu işe Engin'in canı sıkıldı. Diğer çocuklar da bu engellemeye içerlemişlerdi. Gülten Nine çocukların hâlini anlayınca:
- Çocuklar, evime kadar gelirseniz size fıstık kavururum, dedi.
Çocuklar, sevinç çığlıklarıyla nineyi takip etmeye başladılar. Gülten Nine:
- Eğer bana söz verirseniz, kuşları avlamazsanız size börek bile yaparım, dedi.
Engin, isteksizce geliyor, bir yandan da elindeki sapanına bakıyordu. Gidip gitmemekte kararsızdı. En arkadan sessizce grubu takip etti.
Neşeyle giderlerken yolun kenarındaki ağaçtan önlerine biri atladı. Koyunlar kaçıştı, çocuklarla birlikte Gülten Nine de korkmuştu.
Pantolonunun dizleri yırtılmış, eli kanamış Hakan yere yuvarlanmış, sonra da hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkmıştı.
Gülten Nine:
- Ödümü patlattın Hakan. Ne işin vardı orada?
Hakan, önce eliyle üzerine bulaşmış tozu silkeledi. Çocukları görünce şaşırdı.
- Şey, incirler olmuş mu, diye bakmıştım.
Arka tarafta duran Şeref:
- Yok Nine. Kuş yumurtalarını almaya çıkmıştır.
Hakan, Şeref'in üzerine doğru yürüyüp kaşlarını çattı.
- Sana ne? Çıkarım, çıkarım. Keyif benim değil mi?
Gülten Nine eliyle Hakan'ın omzundan yakaladı.
- Bırakın bakalım kavgayı. Geç kalmadan size fıstık kavurayım, dedi ve yola devam etti.
Hakan, Engin'in yanına yaklaştı.
- Nereye gidiyorsunuz?
Engin fısıltıyla:
- Sorma, az önce kuşlara yanaştım. Gülten Nine engelledi. Şimdi de kuş avlamayalım, diye bize fıstık kavuracak.
-Desene sizi kandırdı.
Engin yavaşça başını salladı. Hakan:
-Bak sana ne göstereceğim, dedi ve yavaşça cebinden dört tane benekli kuş yumurtası çıkardı. Yumurtaları görünce Engin'in ağzı açık kaldı.
Gülten Nine'nin evinin avlusuna gelmişlerdi. Nine, çocukları fazla bekletmemek için aceleyle kavrulmuş fıstıkla kuru üzüm getirdi. Onlar yerken ceviz ağacının üzerinden bir kumru süzüldü. Avlunun ortasındaki suya kondu. Hakan, dirseği ile Engin'e vurdu.
-Ahırın üstüne bak.
Ahırın üzerindeki kumruyu gören Engin:
-Ne olacak, kumru...
-Şışt! Gülten Nine duymasın.
Hakan eliyle nişan alıp tüfek sıkar gibi yaptı.
-Dutta yuva var. Burası kuş bahçesi gibi. Şuna baksana saçakta da bir sürü serçe yuvası var.
- Ne olacak varsa. Gülten Nine burada oldukça bir şey yapamazsın.
Hakan bir göz kırptı.
- Sen öyle san. En yakın zamanda o yuvaya tırmanacağım.
…
Birkaç gün sonra öğrenciler öğle yemeği için okuldan çıkarlarken ezan okunmaya başlamıştı. Hakan ağır adımlarla Gülten Nine’nin evine doğru yürüdü. Çitin arkasına geçip Gülten Nine’nin evini gözetlemeye başladı. Gülten Nine elinde küçük bir bohçayla bahçe kapısından çıktı. İhtiyar hâliyle yürümekte zorlanarak sokakta kayboldu.
Hakan, derin bir nefes alıp güldü. "Şimdi sıra bende. Önce kumru yuvası sonra serçeler. Bakalım kaç yumurta var. Belki yavru da yakalarım." diye sevindi.
Hemen dut ağacına tırmandı. Gürültüyü fark eden kumru ötmeye başladı. Tehlikeyi sezmiş, eşini çağırıyor gibiydi.
Kumru, Gülten Nine’nin ahırının damına kondu. Bir o yana bir bu yana delicesine dönüyor, yardım istiyordu zavallı. Hakan, yuvanın içine baktı. Yüzü buruştu.
- İki yumurta vardı. Ben bunun için mi çıktım buraya, deyip hayıflandı.
Bu sırada diğer kumru da yuvaya döndü. İki kumru, dutun üzerinde can acısıyla dolaşıyor, olanları engellemeye çalışıyordu. Ama Hakan, iki yumurtayı cebine yerleştirmiş, inmeye başlamıştı. İki kumru yuvalarına konmuş acı acı ötüyordu. Çaresizlik içinde yuvanın yanında dönüp durdular.
Hakan, sapanına taşı yerleştirip dalların arasına attı. Kumrular can havliyle kanat çırpıp köyün üzerinde kayboldu.
Hakan, duvarın üzerinden ahırın saçağına tutundu. Elini kuş yuvasına uzattı. Yan taraftaki yuvalardan serçeler kaçtı. Büyük bir gürültüyle Hakan'ın çevresinde dolaşıyorlardı. Ahırın saçağında ne kadar serçe varsa hepsi ötmeye başladı. Hakan, hiçbir şeye aldırmadan elini uzattı. Büyük bir mutlulukla elini kuşun yuvasına soktu. İçini göremediği için eliyle araştırdı.
Biraz sonra acıyla elini yuvadan çekti. Çekmesiyle işaret parmağına yapışmış bir yılan da arkasından geldi. Büyük bir feryatla kendini aşağı attı. Bu korku ve bağırmayla yılan da elini bırakmış, taşların arasına akıp gitmişti.
Sokağa yeni giren Gülten Nine elindeki bohçayı bırakıp sese doğru koştu. Bahçe kapısından girince korkudan donup kaldı. Yerde yuvarlanıp duran Hakan'ı görünce ne yapacağını şaşırdı.
Hemen Hakan'ı kucağına aldı. Bir taraftan ne olduğunu anlamaya bir taraftan da Hakan'ı sakinleştirmeye çalışıyordu. İşaret parmağı mosmor olmuş, şişmişti. Olanları anlar gibi oldu.
- Yılan mı soktu, diye sordu.
Hakan gözyaşları içinde başını salladı.
Gülten Nine hemen cebinden çıkardığı küçük bir iple Hakan'ın kolunu bağladı. Sonra keskin bir bıçakla zehirli kanı dışarı akıttı. Hakan, biraz rahatlamıştı. Daha sonra, onu çardağa yatırıp yardım çağırmaya gitti.
Muhtar taksisiyle Gülten Nine’nin evine yanaştığında bahçe, ana baba günü olmuştu. Olayı duyan herkes gelmiş, merakla Hakan'ın başına gelenleri konuşuyordu.
Taksiye Hakan'ı bindirip, hiç vakit kaybetmeden hastaneye götürdüler.
Bu olaydan sonra Hakan bir ay okula gidemedi. Onun için bu olay büyük bir ders olmuştu. Bir daha da eline sapan almadı.
ERDOĞAN TÜCAN
Bu hikaye
1471 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
05 11 2005 / Son Yayın Tarihi :
12 11 2005 |
|
SONUNDA BULDUM
Bir Pazar günüydü. Arkadaşlarımla gölün kenarında yürüyorduk. Bir ara arkadaşım Davut “Arkadaşlar bakın göl kenarındaki banklar boş.” dedi. Bu cümlenin anlamını biliyorduk. “Gelin oraya oturalım, otururken de çekirdek yeriz.” demekti. Birbirimizin yüzüne baktık. Kimse itiraz etmedi. Demek ki gidebilirdik. Zaten yürümekten de yorulmuştuk. Hemen yolun kenarındaki sahil büfesinden çekirdek alıp banklardan birine oturduk.
Bizi de karşıdan gören, kol kaslarımızı geliştirmeye çalıştığımızı zannederdi. Kolumuz sürekli kalkıp iniyordu. Parmaklarımızın arasında bir çekirdek. Ağzımızdan dönüşte tam orta noktada savrulan kabuklar. Hani düşünülerek yapılsa karıştırır insan. Kabuğu bile atabilir ağzına.
Hiçbirimiz karıştırıp kabuğu ağzına atmıyordu. Hatta ben kabukları yere bile atmıyordum.
Belediyemiz çöp kutusu koymayı unutmuş diye çekirdekleri kabukları ile yiyecek değilim ya. Yere de atamam. Mecburen kabukları elimde biriktirmeye başladım. Bir yandan da elimdeki çekirdek kabuklarını arkadaşlarımdan gizlemeye çalışıyorum. Görseler ne diyeceklerini adım gibi biliyorum. “Hayrola Yusuf!” Kabuk koleksiyonu mu yapacaksın diyecekler.
Ama elimin de bir kabuk biriktirme kapasitesi var, değil mi? On, bilemedin on beş çekirdekten sonra dolacak. Bu endişeyle bir yandan çekirdek yiyor, bir yandan da çekirdek kâğıdının içine bakıyordum. Tam bu sırada arkadaşlarımdan biri: “Arkadaşlar ben müsaade isteyeceğim.” dedi. Köye gideceklermiş. Acele eve gitmesi gerekiyormuş. Tamam, dedim içimden bu çekirdek faslı bitti; çünkü bir kişi giderse grup dağılır.
Ardından ben izin istedim. “Arkadaşlar benim de evde olmam gerekiyor.” dedim. Tabiî derdim, arkadaşlarım görmeden elimdeki çekirdek kabuklarından kurtulmaktı. Bunun için acele bir çöp kutusu bulmalıydım. Ama nereden bilecektim asıl çilemin bundan sonra başlayacağını. İlçemiz küçük. Herkes birbirini tanıyor. Yolda kiminle karşılaşsam: “Hayrola Yusuf ne saklıyorsun elinde, yoksa yolda bir şey mi buldun?” diye soruyordu. Hayır, bir şey bulmadım, diyorum. Bu sefer de “O zaman elini aç da görelim.” diyorlar. Elimi açsam ne olacak. Bir avuç çekirdek kabuğu. Önce garip garip bakacaklar. Sonra gülecekler.
Son çare olarak acelem varmış gibi koşar adım yürümeye başladım. Böyle olunca en azından acelesi var diye beni yolda lafa tutmazlardı. Sonunda on beş dakikadan beri aradığım şeyi gördüm. İlerideki telefon direğinin tam yanındaydı. Hayatımda bir çöp kutusunun beni bu kadar mutlu edeceğini hiç düşünmemiştim.
Ahmet ÖZDEMİR
Bu hikaye
1671 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
27 10 2005 / Son Yayın Tarihi :
04 11 2005 |
|
ÇAKILLAR
Göz alabildiğine uzanan bir sahilde, irili ufaklı sayısız çakıl taşı vardı. Denizin durgun ve havanın kapalı olduğu zamanlarda, bu taşlardan hiç bir ses duyulmazdı. Sadece martıların çığlıkları ve arada bir uzaktan geçen yolcu gemilerinin sesi yankılanırdı. Ama deniz coşup da dalgalar yükselince, neşeleri gelirdi çakılların. İliklerine kadar ıslanıp titremelerine rağmen, şikayet etmezlerdi durumlarından. Çünkü denizin dalgalarıyla yıkandıklarında, soluk yüzlerine renk gelir ve hava bir de açıksa, üzerlerindeki geçici renkler, güneş ışığından ötürü parlamaya başlardı. İşte bu zamanlarda, çeneleri düşerdi çakılların:
"Biz gerçekten güzeliz!. diye kasılırlardı. Hem renkliyiz hem parlak."
Yaptıkları bu kadarda kalmazdı çakılların. Ara sıra kavga da ederlerdi, "sen küçüksün ben büyük" "ben parlağım, sen soluk" gibi laflarla. Kavganın en civcivli anlarında, bir ses duyarlardı çoğu zaman.
Derinlerden gelen ses:
"Güzelliğinizle asla övünmeyin!." derdi onlara. "Üstelik o güzellik, başkasına aitse."
Çakıllar, bu sese kulak vermez ve renklerini kıyaslar dururlardı. Ama o ses tekrar duyulur ve:
"Renkli olmak hüner değildir!." derdi. "O parlaklık ruhunuzdaysa eğer, renksiz olmak zarar vermez sizlere"
Çakıllar, kendilerine o güzelliği veren şeyi merak etmedikleri gibi, derinden gelen sese de aldırmazlardı. Gülüp geçerlerdi söylenenlere.
Çakılların güzellikleriyle övündükleri bir gün, devlere benzeyen makineler girdi o sahillere. Çelik tekerlekleriyle ezdikleri taşları bin parçaya bölerek. Birbirinden gururlu taşlar, o devlerin pençeleriyle savrulup atıldılar bir yana. Dağ gibi yığılan çakıllardan bazıları, bu sefer "biz üsteyiz, siz altta" diye hor gördüler ezilenleri. Çok kısa bir zamanda, sahilin altı üstüne getirildi adeta. Çakıllar, neler olup bittiğini anlamaya çalışırken, adamlardan sevinç çığlıkları yükselmeye başladı:
"Bulduuuuk!." diye bağırıyorlardı hep bir ağızdan. "Bütün çakıllara bedel olan o taşı bulduk!."
Çakıllar, bulunan şeyin ne olduğunu merak ettiklerinde, adamların ellerinde renksiz bir taş gördüler. Hepsi dudak bükerek alay etmek üzereyken, o renksiz taş güneş gibi parıldayıp selamladı onları, güneş çoktan batmış olmasına rağmen.
Parlak taş, bir kenara atılan çakılların şaşkınlığını fark edince:
"Yıllar boyu sizinle konuşan bendim!." diye gülümsedi. "Sizlerden çok daha aşağılarda ve toprak altında idim. Ama içimdeki ışığı hiç kaybetmedim. Ve o ışığı kimden aldığımı bildiğim için de, gururlanmadım. Bu yüzden de sultalara taç olup başlarda, yüzük olup eller üstünde taşındım asırlardır.”
Çakıllardan hiç bir cevap gelmedi. Adamlar ise, gece olmasına rağmen, makinelerini başka bir sahile yönlendirdiler. Ay ışığından aldıkları parlaklıkla övünen yassı çakılların bulunduğu karşı sahile....
Bu hikaye
1593 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
18 10 2005 / Son Yayın Tarihi :
26 10 2005 |
|
CAM ÇATAL
Sekiz yaşındaydım. Bir gün, babamdan anneme bir armağan almak için para istedim. Bana tam bir dolar verdi.
Hemen çıktım evden, şehre inip mağazaları dolaşmaya başladım.
Şık bir mağazaya gidip reyonlarda gezindim. Şık mağazanın nazik görevlisinin dikkatini çekmiş olmalıyım ki, yanıma gelip ne istediğimi sordu. Ona bir dolarım olduğunu ve anneme çok güzel bir armağan almak istediğimi söyledim. Bana, daha ucuz hediyelikler satan bir mağazanın adını verdi.
Tam ümidimi kesiyordum ki, bir mucize yüreğimi yerinden oynattı. Karşımda duran camekanın içinde, çok şık, cam kutusunun içinde duran camdan yapılmış minik bir çatal duruyordu. Nazik bayana çatalın fiyatını sordum.
-"Bugün sizin şanslı gününüz küçük hanım," dedi.
- "O çatal bugün indirime girdi. Fiyatı da tam bir dolar. Bu aralar cam çatallara pek ilgi gösteren olmuyor."
Ben vardım ya! Ertesi gün anneme armağanını verdim.
Babam merakla eğilip annemin elindeki cam kutuya baktı.
- "Ne güzel bir şey bu!" diye annem bir nida attı ve çatalı babama gösterdi,
- "Bakar mısın hem de el yapımı..."
- "Evet, el yapımı," dedim gururla.
- "Vitrine koyabilir miyim?" diye izin istedi annem. Ben de izin verdim.
Yıllar sonra, annem öldüğünde bankadaki kasasından değerli eşyalarını ve mücevherlerini almaya gittim. Kasadaki eşyalarının arasında duruyordu cam çatal, camdan kutusunun içinde. Kutuya bir de not iliştirilmişti:
- "Sen hep düşünceli, sevgi dolu bir insan oldun ve bizi hep mutlu ettin. Seni seviyorum. Annen."
Cam bir çatal mı? İnsan cam bir çatalı neden banka kasasında saklar ki?
Annem saklamıştı, çünkü bu küçük armağan onun için çok, ama çok değerliydi. Banka kasasında saklanacak kadar değerli.
Sevgi, adına verilen en küçük armağanı kralların hazinelerinden daha değerli kılabilecek bir şeydir. Sevginin en güzel yanlarından biri de hafızalarda sonsuza dek yaşayabilmesidir.
Bu hikaye
1429 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
09 10 2005 / Son Yayın Tarihi :
17 10 2005 |
|
MARİFETLİ ÇOCUK
Üç kadın ellerinde sepetleriyle pazardan dönüyorlardı. Dinlenmek için yolun kenarındaki kanepeye oturdular. Çocukları hakkında sohbet etmeye başladılar.
Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli olduğunu, ellerinin üzerinde dakikalarca yürüyebileceğini söyledi.
İkinci kadın; Bülbül sesli oğlunun şarkılarına herkesin bayıldığını anlattı.
Üçüncü kadın onları dinlemekle yetindi. Niçin konuşmadığını sorduklarında:
- Benimkinin anlatılacak bir marifeti yok, dedi.
Bu konuşmalara kulak misafiri olan bir ihtiyar, kadınların peşinden yürüdü.
Sokağın başında kadınlar sepetlerini yere bırakıp yorulan kollarını, ağrıyan bellerini ovuşturmaya başladılar. Onları gören çocukları koşarak geldiler.
Birinci kadının oğlu perendeler atarak ellerinin üzerinde yürüyordu. İkinci kadının oğlu bir taşın üzerine oturup annesinin sevdiği şarkılardan birini söylemeye başladı. Diğer kadınlar onu coşkuyla alkışladılar.
Üçüncü kadının oğlu ise;
- Sana yardım edeyim anneciğim, diyerek sepetin kulpuna yapıştı. Kadınlar oradan geçmekte olan yaşlı adama, çocuklarının marifetini nasıl bulduğunu sordular.
- Ben marifetli bir çocuk gördüm, dedi ihtiyar. 0 da annesine yardıma koşan şu çocuk, 0, Peygamber (s.a.s.) Efendimiz'in şu hadis-i şerifine uygun davrandı:
"HERKESE ANNESİNİN HİZMETİNDE BULUNMAYI TAVSİYE EDERİM."
Bu hikaye
1125 defa okundu.
|
İlk Yayın Tarihi :
01 10 2005 / Son Yayın Tarihi :
08 10 2005 |
|
BİR UMUDUN GÖLGESİNEKİ HAYAT
Havada barut kokusu vardı. Bağıran, çağıran kadınlar, yeri göğü inleten, insanı katletmek için kullanılan silahlar. Ülkenin bolluğunu ve bereketini kaybettiği bir savaş ortamı…
Her taraf kan ağlıyor. Yeni doğan bebekler böyle bir savaşın ortasında doğdukları için ağlıyorlar. Gözü yaşlı anneler, yetim kalan çocuklar, belki oğulları savaştan sağ-salim döner diye kapıda bekleyen saçları ağarmış ama yürekleri hâlâ genç insanlar…
Evet, Sefa tam böyle bir dönemin ortasında, insanlığın feryat ettiği güzelim Anadolu topraklarında doğmuştu. Sağa doğru taranmış siyah saçları dalgalar oluşturuyordu. Belki de bu zulümün onda oluşturduğu keder gözlerinin siyah olmasına neden olmuştu. Gece gibi ürkütücü ama bir güneş kadar parlak ve sıcak bakışları vardı. Bu bakışları masum hale getiren ipek gibi narin ve kıvrık kirpiklerini, beyaz teni ve ince uzun bir yolu andıran kaşları tamamlıyordu. Sanki bunlar onun acılar çekecek birisi olacağının göstergesiydi.
Bukle bukle, kahverengiye çalan saçları olan Zeynep, Sefa’nın annesiydi. Kahverengi gözleri ve küçük bir ağzı vardı. Yöredeki en güzel kadındı. Ne çare ki güzellik fayda vermiyor, insanları ölümden kurtarmıyordu. Kahrolası bir icad olan silahla Zeynep de vurulmuştu.
Durumuna hep isyan ediyordu küçük Sefa. Savaşın ortasında büyümek, her an bir korkuyla irkilmek… Bir ümit, ta şurada o küçücük kalbinde ufak da olsa bir ümit vardı güzel günlere dair.
Gece-gündüz demeden babasını yollarını gözleyen Sefa, yüreğinin ta derinliklerinden gelen iki, üç damla gözyaşını salıveriyordu toprağa. Toprak, küçük çocuğun bu acı ve ıslak gözyaşlarını emip yüreğinde saklamak istiyor, ama yapamıyordu. Birçok taze insan yere devrilmişti. Toprak o kadar masum insanın kanını saklamıştı ki, sanki isyan edermişçesine koyu bir renge bürünmüştü. O da savaşın olmasını istemiyordu. Ama ne fayda… O ne yapabilirdi ki. O sadece ve sadece masum canlılara dost, yolda kalmışlara yoldaş olabilirdi.
Belki bir sabah babası gelir diye bekleyen Sefa, beklediğini bulacağına inanıyordu. Artık ağaçlarda kuşlar sekmiyor, bülbüller ötmüyor olsa bile, onun yüreğindeki bülbül sabretmesini, sabrederse babasına kavuşacağını anlatıyordu. Bunlar o kadar güzel masallardı ki Sefa’nın savaşın ortasında olduğunu unuttuğu zamanlar bile oluyordu.
Uzun boylu, geniş omuzlu olan Sefa’nın babası Süleyman’ın iri siyah gözleri vardı. Bakışı ürkütücü, duruşu heybetliydi. Ama bu görünüşün altındaki kalpte bir sıcaklık vardı elbet. Kısa kesimli siyah saçlarının arasında zamanın kendisiyle beraber getirdiği, yılların geçtiğini belirten beyazlıklar göze çarpıyordu. Gayette yakışıklıydı Süleyman. Ama askere gelmeden önce Yusuf Dede’ye emanet ettiği karısının ölümü ve oğluna olan hasreti bedeninde büyük bir tahribata yol açmıştı. Zamanın insan vücuduna on yılda yaptığı değişiklikleri bu olaylar kısa bir süre içinde yapmıştı. Oğlunu çok özleyen Süleyman, her an oğlunu düşünüyordu.
Oğluna sarılıp koklayabilme özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Bu yüzden, az kalsın bir düşman askeri tarafından şehit edilecekti. Ama yiğit insanların yiğit dostları olur ya aynen onun gibi cengâver arkadaşı, can yoldaşı İbrahim son anda yetişti ve dirsek darbesiyle düşman askerini yere serdi.
Süleyman ile aralarında çok eskiye dayanan bir kan davası olan Halil, babasının kanını yerde bırakmamak için Süleyman’ı öldürmeye karar vermişti. Ama aniden aklına bir fikir geldi. Süleyman’ı öldürmek, Süleyman’a bir anlık acı verirdi. Ne yapıp etmeli onu vatanından uzaklaştırıp her an ıztırap çektirmeliydi. Bu nedenle Süleyman’ın bir açığını yakalamak için çalışıyordu. Bir gece yine bu sebeplerden dolayı Süleyman’ı gözlerken, Süleyman’ın İbrahim’le birlikte düşman birliklerine gizlice girdiklerini gördü ve komutanı da yanına alarak iki arkadaşın peşine düştü. Bir kayanın arkasına gizlenen Halil ve komutan olan biteni rahatlıkla görüyorlardı. İki arka | |