Aylık çocuk,Aile kültür dergisi
Birbirinden güzel masallar burada..!
Ana sayfa

NE OLSAM


ŞAFAK DEMİR

Bir bulut olsam... Ama su buharından değil pamuktan bir bulut. Zıpladıkça, zıplasa çocuklar üzerimde... Ve sonra yumuşaklığımda uyuyakalsalar.
Bir balık olsam, kırmızı bir balık... Denizde değil, büyükçe bir akvaryumda dolaşsam... Anneler beni gösterse bebeklerine... Tık tık vurdukça cama, ben onlara yaklaşsam... Gülümsesek birbirimize...
Bir diş macunu olsam... Ağzı çok yakmayanından... Sürseler beni çocuklar fırçalarına... Çok değil ama mercimek kadar... Pırıl pırıl parlatsam dişlerini... Pırıl pırıl parlatsam...
Bir martı olsam, bembeyaz bir martı... Vapurlarla yarışsam... Simitlerini paylaşsa benimle çocuklar... Aç olduğumdan değil, sadece sevinsinler diye havada kapsam simitleri... Yakınlarından, çok yakınlarından geçsem, görsem gözlerindeki ışıltılarını...
Bir kedi olsam... Tekir bir kedi... Anneleri işe gitmiş bebekleri avutan ninelere yardım etsem... ‘Aaa! Pisipisi geliyor!’ deseler... Hep onların pencerelerinin önünden geçsem...
Çorap olsam... Kalın, yünden bir çorap... Sokaktaki bir çocuğun ayağını ısıtsam... Ayakkabıya bile ihtiyaç hissetmese artık... Ayaklarını sıcacık yapsam...
Süt olsam, ılık bir süt... İçine bir kaşık bal katılmış... Bir çocuğa içirse annesi beni usulcacık... Çocuk, ılık tatlı bir uykuya dalsa...
Bir masal olsam, çok güzel bir masal... Bütün kahramanlarım iyi, hep iyi olsa... Birbirlerine iyilik etmekten bıkmasa kimse... Usanmasa...


Bu masal 1337 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 05 07 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 08 2010

EMANET KÜMES


AHMET AKBAŞ

Vaktin evvelinde, kendi hâlinde yaşayan tavuklar varmış şirin mi şirin, küçük mü küçük kümeslerinde. Az yer uz yer, eşinir didinir kendi hâllerinde yaşar giderlermiş. Gün olmuş, devran dönmüş… Zamanı gelmiş, kümesin lideri ölmüş. Tavukları bir telaştır almış. Çünkü kümesin başkanlığına kimin geçeceği büyük bir merak konusuymuş. Bendi, sendi, oydu, buydu derken kümeste bitmek bilmeyen bir kavga başlamış. Hemen her akşam aynı kavgalar aynı gürültüler yaşanır olmuş. İbiği kopanın, tırnakları kırılanın, gagası çatlayanın haddi hesabı yokmuş.
Kümesi gizliden gizliye gözleyen tilki bu durumdan fevkalâde memnunmuş. Bir akşam, aklına şıp diye bir kurnazlık damlayıvermiş. Hemen işe koyulup soluğu kümesin yanında almış. İçerden gelen, “Kimsiniz?” sorusuna, “Bir dost!” diye cevap vermiş tilki ve eklemiş, “Aranızdaki anlaşmazlığı çözmeye geldim.”
Dövüşüp didişmekten akılları başlarından giden tavuklar, sevinç çığlıkları atarak kapıyı açmışlar. Ezelî düşmanlarının planından habersiz, duyacakları çözümü beklemeye durmuşlar. Tilki,
— Hepiniz tavuksunuz. Hiç birinizin diğerine üstünlüğü yok bence. Dışarıdan bir yönetici bulmamız en iyi çözüm.
— Kimi bulacağız ki dışarıdan?
— Orası kolay. Ben bu işi seve seve yaparım. Hem böylelikle kendimi de affettirmiş olurum. Yıllar yılı size zulmettim. Müsaade ederseniz biraz da hizmet edeyim.
Tavukların dikkat kesilip kendisini dinlediğini gören tilki zevkten dört köşe olmuş. Takip eden ilk günlerde, tavukları bir anne şefkatiyle korumuş. Tavukların güvenini kazandığından emin olduğu bir gün, nefes nefese tavukların yanına gelmiş,
— Arkadaşlar size çok kötü bir haberim var. Köylüler aralarında konuşurken duydum. Bulaşıcı bir tavuk hastalığı köyümüze doğru yayılıyormuş. Sonumuz geldi artık.
Hastalığın pençesine düşeceklerine inanan tavuklar, “Şimdi ne yapacağız?” diye kara kara düşünmeye başlamışlarmış ki, tilki cevabı yapıştırmış.
—Bu hastalığı yenmenin yolunu biliyorum. Güneş battıktan sonra ormandaki karakuyruk otundan bir tutam yiyeceksiniz. Sonra da üstüne ak pınardan birkaç yudum su içeceksiniz. Yalnız, bu bile bazılarınızı hastalıktan koruyamayabilir.
—Ne yapalım, denemeye değer, demiş tavuklardan biri.
İlk akşamdan tavuklardan biri takılmış tilkinin peşine. Tutmuşlar ormanın yolunu. Tilkinin dediklerini uygulayıp bir süre sonra tekrar kümese dönmüşler. Tavuk, hastalıktan korunacağından emin, başı dik girmiş kümese. Ne var ki diğer günler böyle olmamış. Tilkiyle birlikte giden tavuklardan bir daha haber alınamamış. Tilki her seferinde, “Başımız sağ olsun. Çilliyi kaybettik. Yumağı kaybettik. Kartopu’nu kaybettik…” deyip duruyormuş.
Tavuklar uyuyadursun günün birinde ev sahibi eksilen tavuklardan şüphelenmeye başlamış. Kümesi takip edip işin aslını öğrenmiş. Öğrendiği günün akşamı tilkiyi avlayarak eve dönmüş. Tavuklar ev sahibinin, “Bu sinsi hayvan her gün bir arkadaşınızı midesine indiriyormuş.” dediğini duyunca küçük dillerini yutmuşlar. Sonra kendi kendilerine, “Ona kızmaya hakkımız yok.” demişler. “Kendimiz ettik kendimiz bulduk.”
Gün o gün olmuş. O vakitten sonra bütün tavuklar dünyaya getirdikleri civcivlerini, “Aman!” diye uyarmışlar. “Anlattıklarımız kulaklarınıza küpe olsun. Olsun da bizim düştüğümüz hataya siz de düşmeyin.”


Bu masal 2572 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 08 06 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 07 2010

FİLLERİN HALAYI


H.İBRAHİM ÇAYIRLI

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bin bir çeşit hayvanın mutluluk içinde birlikte yaşadıkları bir ülke varmış. Bu ülkede her yıl çeşitli olimpiyatlar yapılırmış. Bu sene yapılacak olan olimpiyatlar halk oyunları alanında olacakmış.
Yarışmaya katılacak olan hayvanların bazıları kendine bir dans bulmuş. Bazıları ekip olarak hazırlanmış. Hatta insanlara ait halk oyunları kasetlerini temin edip onların danslarını taklit edecek olanlar bile varmış. İşte fil ekibi böyle bir kaset bulmuş. Anadolu’ya has bir oyun olan “halay” ı deneyeceklermiş.
İlk iş olarak, kaseti onlarca defa izlemişler. Halay çeken insanların el, kol, ayak hareketlerini ezberlemişler. Önceleri yavaş yavaş oynadıkları oyunlarını zamanla hızlandırmışlar. Deve onlara davul çalmış, horoz da zurna. Öyle âhenkle oynuyorlarmış ki, görenler hayran hayran onları izliyormuş.
Çalışmaların devam ettiği günlerden birinde, halay çeken fillerin altındaki köstebekler rahatsız olmuşlar. Onlar kendilerine tünel kazıp yuva yapmaya çalışırken yirmi tane fil “Haydi!” deyip hep beraber ayaklarını yere vurunca ne tünel kalıyormuş ne de yuva. Filler, bir ara tavşan yuvalarının üzerinde tepinmiş ve onları da rahatsız etmiş. Tavşanlar, yıllardır yaşadıkları yeri terk edip daha sessiz sakin yerlere taşınmak zorunda kalmışlar.
Yer altındakilerin durumunu öğrenen filler, verdikleri rahatsızlıktan üzüntü duymuşlar. Köstebeklerden ve tavşanlardan özür dileyerek kimseyi rahatsız etmeyecekleri bir yere gitmişler. Burası geniş bir ovaymış. Uzun yeşil otlarla kaplıymış. Otlağın altında ne köstebek, ne solucan ne de tavşan bulunuyormuş. Filler, “Tam bize göre bir yer!” deyip, hep bir ağızdan “Hey!” diye bağırarak halay çekmeye başlamışlar. O geniş alanda deve vurmuş davula, horoz üflemiş zurnaya. Filler, döne döne halay çekmişler. Arada ayaklarını yere vurdukça, orman ahalisi deprem oluyor zannetmiş. Çalışmalar kırk gün kırk gece sürmüş. Öyle ki, halay ekibindeki şişman filler bile zayıflamış.
Ne var ki, bu çalışmalar sırasında o geniş düzlükteki uzun otlardan eser kalmamış. Meğer bu geniş düzlük yaban atlarının ve zebraların otlağıymış. Uzun, yeşil otları hayâl ederek ovaya gelen zavallı hayvanlar büyük bir şaşkınlık yaşamışlar. Küçük yavrulara, gebe kısraklara ne diyeceklerini bilememişler.
Neyse ki çok uzak olmayan başka bir otlak daha varmış ve onlar da oraya doğru yola koyulmuşlar. Vardıkları gün dinlenmek için uyuyup, ertesi günkü büyük gümbürtüyle uyanmışlar.
Meğer filler, sabah erkenden yine halay çekiyormuş. Ayaklar yere vuruldukça ağaçların yaprakları oynuyor, göllerdeki sularda dalgalar meydana geliyormuş. Dere kenarına su içmeye giden atlar, durumu anlayıp, da artık fillerin halayına alışınca birbirlerine şöyle demişler:
— Ne olacak! Filler tepişir, otlar ezilir. Olan da otla beslenenlere olur. Şu olimpiyatlar bitse de herkes rahat etse.
Kiminin memnun, kiminin rahatsız olduğu bu seneki olimpiyatlar nihâyet son bulmuş. Filler, final günü kendilerini oyunlarına o kadar kaptırmışlar ki az daha seyircilerin olduğu bölümler yıkılacakmış. Olimpiyat heyeti, güzel hazırlandıkları ve iyi bir oyun sergiledikleri için fillerin oyununu birinci seçmiş. Seçmiş ama olimpiyat hazırlıkları sırasında orman halkının rahatsızlığını dile getirmeden edememiş. O seneden sonra hayvanların yarışmaya halay oyunuyla katılmasına yasak getirilmiş.


Bu masal 4482 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 05 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 06 2010

DUYDUKLARIM, DİNLEDİKLERİM


ZEYNEP KAYHAN

Gözlerimi kapatıyorum, kulaklarımı açıyorum. Çevreden gelen sesleri dinliyorum sadece, önceden hiç duymamış gibi. Fark etmediğim sesler geliyor kulağıma; şaşırıyorum.
Büyük bir ağacın altında olmalıyım. Bir söğüt ya da asırlık bir çınar... Yapraklarının hışırtısı bir şeyler mi söylemek istiyor ne? Hayat hikâyesini bana anlatma arzusundadır belki. Kim bilir, nelere şahit oldu burada... Neler yaşadı çevresindekilerle beraber?
Derken rüzgârın sesi... Gittikçe daha fazla hissettiriyor kendini. Yapraklar onunla haşır neşir oluyor. Dereken uzaklardan buralara gelen rüzgâr, nerelere gidiyor?
Ardından... Bu sesi tanıyorum; yağmur bu! Kokusuyla, sesiyle yağmur... Her şeyi sükûnete kavuşturuyor. Ne kadar güzel... Nasıl ferahlatıyor. Yüreğimin derinliklerine kadar serinliyorum. Huzur buluyorum...
Saatler durmadan çalışıyor, tik tak tik tak... Kulak kabartıyorum saatlerin sesine; tik tak, tik tak... Gece gündüz, sabah akşam... Tik tak, tik tak... İnsanlar saatleri hiç yanından ayırmıyor. Her yerde, her tarafta; tik tak, tik tak, tik tak...
Neredeyim acaba? Bir odada, ihtişamlı bir kulenin altında... Ya da büyük bir şehrin meydanlarından birinde... Güneş günü getiriyor mu, götürüyor mu; bilemiyorum... Ama saatler çalışıyor, ben de dinliyorum; tik tak, tik tak, tik tak...
Silahlar mı patlıyor? Olamaz! Olmamalı... Ama oluyor yazık ki... Çok yazık... Dünyanın hangi köşesindeyim? Kan gölü hâline gelmiş hangi köşesinde? Çığlıklar, feryatlar... Bir can pazarının ortasında mıyım yoksa! Dünyayı gitgide, güven içinde yaşayamayacağımız hâle getiriyoruz. Kâinatta başka bir yerde hayat olmadığını; hava, su, toprak bulunmadığını düşünüyor muyuz?
Bir trenin düdüğü çalıyor. Yaklaşmakta olan bir tren bu. Hangi istasyondayım bilmiyorum. Bu gelen hangi tren? Nereden nereye gidiyor; bilmiyorum... Kimler iniyor, binenler kimler? Yine birileri sevdiklerinden, memleketlerinden ayrılırken... Yine birileri, uçar gibi gidiyor sevgiyle bağlandıklarına, sılaya... Özlemleri sona
erdirmeye...
Dalgaların sesi geliyor şimdi de kulağıma. Bir deniz kıyısında olmalıyım. Bir adım atsam suyu serinliğini hissedebilirim. Dalgalar bir geliyor... Bir gidiyor... Köpük köpük, bembeyaz... Yok, hayır, sadece beyaz değil, yeşil ve beyaz olmalılar... Ya kokusu, denizin şu kokusu... Çok özlemişim...
Bir zil sesi, arkasından çocukların koşuşturmaları, bağrışmaları... Bir okulun bahçesinde olmalıyım.
Çocuklar gruplara ayrılıp oyun oynamaya başlıyorlar. Saklambaç oynayan çocuklar olmalı yakınımda. İçlerinden biri saymaya başlıyor diğerleri koşuştururken. Çabuk çabuk sayıyor otuza kadar. Ben de saymaya başlıyorum; bir, iki, üç, dört... Ben de saklambaç oynuyorum... Sonra, köşe kapmaca...
Telefon çalıyor, yanı başımda duran sehpanın üzerindeki. Ahizeyi kaldırıyorum, bir dostun sesi! Ne güzel bir sürpriz! Bütün enerjimi geri veriyor bana bu ses.
Horozların ve kuşların ötüşünden anlıyorum sabahın geldiğini, günün doğmakta olduğunu.
Duyabiliyorum yeni gelen günün bir kez daha, yeni hayatlar. Yeni imkânlar sunduğunu.
Gördüklerimizle, görmediklerimizle; duyduklarımızla, duymadıklarımızla yaşadıklarımızla, yaşayacaklarımızla güneş, yüzyıllardır yaptığını yapıyor. Bir kez daha karanlığı yarıp, bizlere ışığı getiriyor...


Bu masal 4877 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 04 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 05 2010

KUYRUKSUZ TİLKİ


ORHAN BİLİR

Kurnaz tilki, dağları aşmış, ormanları dolaşmış, tavşanı kovalamış, tazıyı oyalamış, epeyce yorulmuş. Erkenden de uyumuş. Derin uykulara dalmış. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir de bakmış ki kuyruğu yok. Hemen kuyruğunu aramaya çıkmış. Kürkünün içine bakmış. Ama bulamamış. Eşyalarının arasına bakmış. Yine yok. Aramış, taramış fakat bulamamış.
Tilki, kuyruksuz gezecek değil ya. Kuyruğunu nerede kaybettiğini düşünmüş.
— En son nerede idim, ne yapıyordum?
— Acaba bir yere mi takıldı?
— Kuyruğum koptu da haberim mi olmadı?
Bu düşünceler içinde yola düşmüş. Tavuk kümesinin önüne gelmiş. Tavuklar horul horul uyuyormuş. Kümesin kapısını açmış. Tilkiyi karşısında gören tavuklar nerdeyse korkudan kalp krizi geçirecekmiş. Tilki, onlara bir demet kır çiçeği uzatmış. Tavuklar derin bir nefes almışlar. Tilki,
— Arkadaşlar, kuyruğumu kaybettim, gören var mı, demiş.
Tilkiyi bu hâlde gören tavuklar gülüşmüşler. Tilki, çok utanmış. Kümesten eli boş dönmüş. Tavşanın yanına gitmiş. Sevimli tavşan mışıl mışıl uyuyormuş. Tilki, onun kulaklarını oynatmış, tavşan oralı olmamış. Ayaklarını gıdıklayınca tavşan sıçrayarak uyanmış. Korkudan titremiş. Üst üste kırk kez ağzını şapırdatmış. Merakla,
— Buyur tilki kardeş, demiş. Tilki,
— Tavşancığım, kuyruğumu kaybettim. Aradım, taradım, fakat bulamadım. Belki senin haberin vardır, demiş.
Tavşan, derin bir nefes alıp anlatmış. Demiş ki:
— Ben, küçük bir tavşanım. Senin kocaman kuyruğunu alıp ne yapayım? Sen, uzun kuyruklu hayvanlara bak. Belki birisi yanlışlıkla almıştır.
Tilki, oradan da eli boş ayrılmış. Yolda bir at görmüş. Ona sormaya cesaret edememiş. Aslana soracakmış, fakat aslanın yanına yaklaşamamış. Ayı desen kuyrukla işi olmaz. Maymun desen kuyruğu tilkininkine hiç benzemiyor…
Tekrar yola düşmüş. Hayli zaman sonra yorgun düşüp uyumuş. Karanlığın içinde bir kuyruk bulmasın mı? Kuyruğa asılmış. O anda bir uluma sesi duymuş. Bu ses, bir kurdun sesi imiş.
Meğer bizimki yanlışlıkla kurdun kuyruğuna asılmış. Kurt, uluyarak tilkinin üzerine atlamış. Tam onu ısıracakmış ki tilki uyanmış. Bakmış ki ne kurt var, ne tavşan. Ne tavuk var, ne aslan… Kuyruk ise yerinde duruyor. Yanağına bir çimdik atmış. Üç kez üst üste bağırmış. Kulaklarını kırk kez sallamış. Bunların bir şaka olacağını düşünmüş. Bakmış ki şaka değil. Kamera şakası olabilir mi? Haydi canım, tilkiye kim kamera şakası yapsın ki? Tekrar yatağına uzanmış. Derin bir nefes almış. Neyse ki bütün bunlar bir rüya imiş.


Bu masal 4609 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 03 03 2010 / Son Yayın Tarihi : 02 04 2010

HABERSİZ


TAYFUR BULUT
Küçük adımlarım büyüyor... Sonbahar sarısı bir ayçiçeği gibi: Sabırla... Güneş, üzerimizden bambaşka denizlerin üzerine doğru akıyor bitevi... Uzak ırmakları sulayan damlalar, bilmediğim yerlerden geliyor... Bilmediğim yerlere uzuyor… Kucağında yapraklar! Irmak da yapraklar da nereye gittiğini bilmiyor. Ama gidiyor. Irmak, yapraktan; yaprak, ırmaktan habersiz…
Leylekler kanatlarını açıyor... Orası kumsal, burası rüzgâr uçuyor... Her sene. Her mevsim nice bulutların üstünden nice yıldızların altından geçiyor... Ne baharı kaçırıyor, ne rotayı şaşırıyor. Bulutlar da yıldızlar da bunu bilmiyor. Leylek, yıldızdan; bulut, kanattan habersiz...
Bildiğim kaplumbağalar var. Tanıyorum onları. Çocukluğumun ardında bıraktığı kaplumbağadan izler var. Ellerimden kayan giden, zaman gibi parmak uçlarımdan akıp giden kaplumbağalarım var. Bunca yüzyıldır gelir, yavrularını aynı sahile bırakır giderler. Yavrular, sahillerden; sahiller, yavrulardan habersiz...
Her gelişinde üzerime ılık bir deniz gibi serilen gece var. Yirmi altı yıldır gelir, başka kucak bulamamış gibi zamanın ağarttığı saçlarını göğsüme devirir. Ne bir dakika erken, ne de bir dakika geç. Geceye, geleceği saati Biri bildirir. Saat, geceden; gece, saatten habersiz.
Neredeyse unutuyordum. Bir de rüzgâr var. Kimi ılık, kimi sıcak esip saçlarıma, beni bana benzeten rüzgâr! Ne yapıp edip her seferinden kâh imbattan kâh samyelinden dem vurur. Saçlarımı elleriyle örüp beni de yüreğimi de kavurur durur. Rüzgâr, saçlarımdan; saçlarım, rüzgârdan habersiz.
Birbirine yakın ve fakat birbirinden uzak, birbirini bilen ve fakat birbirinden habersiz o kadar çok şey var ki sana sayabileceğim. Hangisini sayacağımı kestiremedim. Yolu mu, yolcuyu mu; kalemi mi, eli mi; seni mi beni mi? Sana son bir şey söyleyeyim. Irmak, yapraktan; leylek, yıldızdan; bulut, kanattan habersiz olsa da hepsinden haberi olan Biri var aslında. Ama aklına geleni şimdi sorma bana. Cevap yukarıda. Satırlar arasında. Haydi, kolay gelsin sana.


Bu masal 6597 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 31 12 2009 / Son Yayın Tarihi : 30 01 2010

BİR GEMİM VAR SİLGİDEN


NESİBE ŞAHİN

Elimdeki beyaz silgiye bir gemi resmi çizdim. Şöyle küçücük bir gemi. Sonra kenarlarını makasla bir güzel kestim. Resim defterime dalgalı bir deniz yapıp gemimi dalgaların tam üstüne bıraktım. Kalan silgi parçalarını da küçük parçalara ayırıp mavi denizimin sularına attım. Ve neşeli bir kahkaha atıp yüksek sesle bağırdım: “Hey! İşte bu gemi, benim gemimdir. Bu mavi deniz de benim. Şu küçük balıklar da benim balıklarımdır. Ben dünyanın en mutlu kaptanıyım.”
Çok neşeli bir oyundu bu. Aniden omzuma birinin dokunduğunu hissettim. Babamdı. Kaşları çatık. Hay Allah. Ne olmuştu ki?
Yanıma oturup,
— Ne yapıyorsun Ahmet, dedi.
— Oyun oynuyorum baba, dedim. Bak bu benim gemim. Ben de kaptanım. Şunlar balıklar. İşte bunlar da dalgalar.
Gemimi eline alıp iyice inceledi.
— Silgiden bir gemi ha, dedi sonra.
— Evet, dedim.
Büyük bir buluş yapmış gibi göğsüm kabarmıştı. Gemimi inceleyen babam,
— Evet, güzel olmuş, dedi. Aferin sana.
Sonra dudak büktü, nedense birden keyfi kaçtı. Aniden,
— Ama oğlum israf değil mi bu? Yazık ettin silgiye, demesin mi!
Şaşırıp kalmıştım. Alt tarafı bir silgiydi. Yazık olup ne olacaktı ki…
Babam beni bir köşeye çekti. Başımı önüme eğip bana ne diyeceğini düşünmeye başladım. Defterime çizdiğim mavi deniz, öylece kalakalmıştı. Balıklar dağılmış olmalıydı. Kaptanı olduğum gemiyse artık babamın elindeydi…
Meğer babamın hüzünlü bir silgi hikâyesi varmış da ondan üzülmüş bu kadar. Bana anlatınca, neden üzüldüğünü daha iyi anladım… Benim babamın çocukluğu küçük bir köyde geçmiş. Mutlu ama yoksul bir hayatları varmış. Bizim gibi her istediklerini almaları neredeyse imkânsızmış. Bir defasında babam ödev yaparken yanlış yazdığı bir kelimeyi silmesi gerekmiş. Silecekmiş silmesine ama silgisini bir türlü bulamıyormuş. Aramış taramış. Fakat bulamamış. Sanki silgisi, yer yarılmış da yerin içine girmiş.
Üzüntüyle komşularından birinin kapılarını çalmış. Yazık ki, gittiği evin sahibi aksi bir adammış. Babamın titrek sesiyle silgi istemesine kızmış.
— Burası çarşı mı, demiş.
Kızmış, köpürmüş. Zavallı babam gözyaşlarıyla eve dönmüş.
“O zamandan sonra…” diyor babam, “uzun bir müddet hiç silgim olmadı. Belki inanmayacaksın ama ödevlerimi o kadar itinalı yapıyordum ki, hata yaparım da silemem diye ödüm kopuyordu. İşte bu yüzden silgini bu hâle getirmene çok üzüldüm…”
Bunları anlatırken babamın gözleri yine dolmuştu. Çok duygusal adamdır benim babam. Onu böyle görünce,
— Tamam, babacığım, dedim. Bir daha silgilerime asla böyle yapmayacağım.
Ben bunu der demez babam,
— Hayır oğlum, dedi. Sadece silgilerine değil. Sahip olduğun hiçbir şeye böyle yapmamalısın. İsraf çok kötü bir şeydir. Elinde olan her şey ayrı bir nimet. Senin için kolay sahip olunan bir şey, bir başkasının asla sahip olamayacağı bir şey olabilir.
Sonra silgiden gemimi avuçlarıma sıkıştırıp,
— Madem bu geminin kaptanı sensin, bitene kadar bunu böylece kullanacaksın, dedi bana. Şimdilik sana silgi yok, tamam mı? Balıklarını çöpe atabilirsin. Mavi dalgalı denizin de sana bu olayı hatırlatması için hep defterinde kalsın…
Babam haklıydı. Sahip olduğum her şeye ayrı bir nimet gözüyle bakmalıydım…
Gemimi elime alıp mavi denizimin dalgalı sularına koştum…


Bu masal 3537 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 12 2009 / Son Yayın Tarihi : 29 12 2009

MASAL OYUNU


ORHAN BİLİR

Ne zaman masal yazacak olsam etrafımda kuşlar uçuşur:
— Bizi de yaz masalcı ağabey; şöyle uçuk bir rol versen hiç de fena olmaz. İstersen, talih kuşu oluruz. İstersen muhabbet kuşu oluruz. Anka kuşu bile oluruz. Güzel haberler uçururuz. Kaf Dağı’na kadar gideriz, derler.
Bugün de öyle oldu. Bir masal yazayım, dedim. Kalemi elime aldım. Etrafım bir anda hareketlenmeye başladı.
Bir delikanlı koşarak geldi:
— Masalcı ağabey, ben Keloğlan olmaya hazırım. Çünkü hiç yalan söylemem. Eşeğe de iyi binerim. Saçlarımı kazıtırım. Anamla beraber bir kasabaya taşınırız. Güzel türküler söylerim, dedi.
Ak saçlı, aksakallı bir amca yanıma sokuldu:
— Ben iyi yürekli padişah olmak istiyorum. Halkıma faydalı olmalıyım. Her zaman iyilik yapmak istiyorum. İyiliklerim hep var olsun, dedi.
Ona söz verdim. Her masalımda sana yer vereceğim, dedim. Çünkü sen iyilikleri temsil ediyorsun. Çocuklara iyilik yapan herkes bu masalın padişahı sayılır.
Pembe yanaklı bir çocuk masala girmek için can atıyor:
— Masalcı ağabey, ben çok komik bir çocuğum. Bana gülmeceli bir iş ver de herkesi güldüreyim, diyor.
Meraklı bir delikanlı ısrar ediyor:
— Ağabey beni uzaylı masallarına al. Hiç uzaya gitmedim. Bu masal sayesinde uzaya gitmek
istiyorum. Uzaylılarla görüşmek istiyorum.
Ben onlarla konuşurken narin bir kelebek kalemimin ucuna konuyor.
— Ben hiçbir masala girmedim. Beni de yazarsan belki bir masal kahramanı olurum. Dillerde adım kalır. Aman masalını çabuk yaz. Bir haftalık ömrüm kaldı, diyor.
Penceremin kenarına bir baykuş konuyor. Gagasıyla cama vurup bana sert bir bakış fırlatıyor. Diyor ki:
— Yine bir masal yazılıyor değil mi? Siz masalcılar bana ‘uğursuz’ dersiniz. Bu masal bitene kadar buradan ayrılmayacağım. Bana uğursuz diyenlerin masalını alıp götüreceğim.
Onu teselli ediyorum.
— Sen gönlünü hoş tut. Ben hiçbir baykuşa ‘uğursuz’ demem. Hatta hiçbir hayvana da ‘uğursuz’ demem, diyorum.
Baykuş kardeş bu sözüme çok seviniyor. Yüzünde tebessüm çiçekleri açıyor. Heyecanla kanat çırparak uçuyor.
Masaldaki en güzel roller çabucak paylaşıldı. Fakat bazı roller var ki elimde kaldı. Onları kimseye veremedim. Mesela kimse cüce olmak istemiyor. Cadı rolünü kimse istemiyor. Herkes kara büyücü rolünden kaçıyor. Fakir oduncu olan yok. Bir çirkin ördek yavrusu bulamadım. Kedi buldum, fakat çizme bulamadım. Çizme buldum fakat kedi bulamadım. Bir kaval buldum, fakat kavalı çalacak çoban bulamadım.
Bir de yedi başlı devler, korkunç ejderhalar, gulyabaniler yanıma gelmedi. O zaman masal yazmam mümkün olmazdı. Vahşi canavarları masalıma almadım. Hayvanlara hakaret edenleri masallarımdan kovdum. Hiçbir hırsıza masalımda rol vermedim. Kalbi temiz kelimeler seçtim. Alnı açık cümleler kurdum.
Masalımı bitirince masal ninesi kapımı çaldı:
— Yeni masalların var mı, diye sordu.
Kıramam ben masal ninesini:
— Var nineciğim, dedim.
Masal ninesi bu habere çok sevindi. Taze masalımı alıp götürdü.
Geceleri hangi çocuğun odasında pembe bir ışık yansa, camdan ay ışığı süzülse, evin damına masal kuşları konsa, bilirim ki o evde masalım okunuyor. O zaman dünyalar benim oluyor.


Bu masal 2619 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 11 2009 / Son Yayın Tarihi : 03 12 2009

SONBAHAR GELİYOR


ŞAFAK DEMİR

Sonbahar geliyor... Rüzgârlar serin esmeye başladı yine... Yapraklar sararmaya, günler kısalmaya başladı...
Oysa dün gibiydi baharın gelişi. Cemrelerin birer birer düşüşü, ağaçların çiçek açışı... Sonra erik, çilek, kiraz! Tatil!
Yaz ılık bir meltem gibi esip geçiverdi işte... Tatil bitti. Artık akşamları üstümüzü örtüyoruz. Tatlı tatlı ürperiyoruz sonbahar yağmurlarında. Sahi... Nerede bizim eski dostlarımız?
Şimdi gözümüz, gönlümüz yaz başından beri bıraktığımız yerde uslu uslu bizi bekleyen kışlık giysilerimizi arıyor. İşte süveterler, kazaklar, hırkalar. Atkılar, bereler, eldivenler. Botlar, çizmeler. Meğer ne çok özlemişiz sizi!
Haydi, yazlık giysiler ve ayakkabılar. Şimdilik hoşça kalın. Bir dahaki bahara kadar.
Peki, yazın lezzetleri var da kışın lezzetleri yok mu? Kim demiş? Karpuz, kavun, dondurma yoksa boza, salep, çay, ıhlamur, sıcak çikolata ne güne duruyor? Yağmur altında ıslandığınız, üşüdüğünüz bir günün sonunda içtiğiniz mercimek çorbasının tadı nerede vardır? Ya karlı bir günde annenizin yaptığı haşlamanın tadını neye değişirsiniz? Tahin ve pekmezin müthiş uyumunu ve lezzetini de unutmayalım tabii.
Evet, sonbahar geliyor... Göçmen kuşlar yakında göç etmeye başlayacak. Akşam ezanları erkenden okunacak. Sabah serinliğinde sıkı sıkı giyinecek, okullarımıza gideceğiz. Sonra evimize gelip derslerimize çalışacağız.
Penceremize vuran yağmurun sesini dinleyeceğiz yatağımıza yatarken. Dinleyecek ve dışarıda, soğukta, parklarda yatan evsiz insanları düşüneceğiz. Onlar için dua edeceğiz.
Her mevsim apayrı güzellikler taşır. Yeter ki biz bakmasını ve yaşamasını bilelim.


Bu masal 1587 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 10 2009 / Son Yayın Tarihi : 03 11 2009

ASLANIN TİCARETİ


H.İBRAHİM ÇAYIRLI

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ahalisi zengin bir orman varmış. Bu ormandaki hayvanların neredeyse tamamı ticaretle uğraşırmış. Bu sebeple uyanık hayvanların en bol olduğu orman burasıymış.
Bir orman olur, hayvanlar olur da aslan kral olmaz mı? O da bu ormanın ticaret kralıymış zaten. Nasıl mı? Anlatayım: Arılardan aldığı balı ayılara satarmış. Bunun karşılığında ayılardan kereste alır, mühendis kunduzlara pazarlarmış. Emlak piyasası da tabii ki ondan sorulurmuş.
Gel zaman git zaman işler yolunda gitmemeye başlamış. Arılar verilen parayı az bulmuş, ayılar balı kalitesiz. Kunduzlar ise keresteleri beğenmez olmuş. Hülasa koca ormanlar kralı aslan ele âleme rezil olacakmış neredeyse. Kendi kendine düşünmüş, taşınmış. Bu duruma bir, bir çare, bir çare derken zihninde bir ışık yanmış.
“Yahu ben koca kral değil miyim? Ticaret benim neyime? Ben şöyle kenarda oturayım ve orman ahalisinden vergi alayım. Herkesin kazancının yarısı. Kararıma itiraz edecek olan varsa işte pençelerim. Karşı çıkanı bir güzel tepelerim. Hay aklımla ömrüm uzun olsun.” demiş.
Hemen ülkedeki bütün gazetelere, televizyonlara bu durumu bildirmiş. Gazeteler sayfalar dolusu bu konuyu haber yapmış. Televizyonlar normal yayınlarını kesip bu haberi vermiş. Karara itirazı olanlar krala gidip bizzat hesap vermek zorundaymış. “Öyle avukatımı göndereyim, susma hakkım…” diye bir şey söyleyenler aslanın pençeleriyle muhatap olacakmış.
Karara itirazı çok olan olsa da ay sonu herkes paraları alıp aslanın yolunu tutuyormuş. Çalışıp, didinip kazandıkları paranın yarısını aslana vermek herkesin zoruna gidiyormuş. Buna nasıl bir çare bulacaklarını da bilemiyorlarmış. Bir gün havuç tüccarı tavşanın aklına bir fikir gelmiş. Vergisini ödemeye en son o gitmiş. Hatta aslan iyice sinirlenince ortaya çıkmış. Aslan hiddetinden homurtulu bir sesle tavşana neden geciktiğini sormuş.
— Efendim, demiş tavşan. Yolda gelirken ormanımıza yeni geldiğini söyleyen bir aslanla karşılaştım. Bundan sonra vergileri o toplayacakmış. Bu sebeple geciktim ve üstelik canımı zor kurtardım.
— Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu ey tavşan? Bir ülkede iki kral, bir şehirde iki vali olur mu? Derhal bana o aslana rastladığın yeri göster. Sen bana onu göster, ben de ona dünyanın kaç bucak olduğunu, demiş aslan.
— Efendim, yalnız bir sıkıntı daha var, demiş tavşan. Bahsettiğim aslan da tıpkı sizin gibi güçlü, kuvvetli ve iri yarı. Üstelik beni sizin yanınıza gönderirken, kralınız olacak o aslana söyle sakın karşıma çıkmasın, dedi.
Bu son sözler aslanı çileden çıkarmaya yetmiş. Tavşanı önüne katıp sözde düşmanın yanına gelmiş. Tavşanın gösterdiği yerde bir kuyu varmış. Tavşan, sözde kralın sarayının girişinin o kuyu olduğunu söylemiş. Hiddetinden gözü dönmüş olan aslan kuyunun başına gelmiş. Kuyunun içine doğru kükreyip düşmanına karşısına çıkmasını söylemiş. Kuyu oldukça derin olduğundan aslanın sesi yankı yaparak aynen kendisine iade ediliyormuş.
Sonunda aslan kuyunun içine doğru,
— Aslansan gel yanıma da kozlarımızı paylaşalım, demiş.
Aynı ses, kuyunun içinden de gelince suyun üzerinde kendini gören aslan kuyunun içine atlayıvermiş. Kuyunun soğuk suyu onu kendine, aklını da başına getirmiş. Yerine gelenler gelmiş ama iş işten çoktan geçmiş. Böylece bir zalim daha cezasını bulmuş. Geride kalanlar kıvrak zekâsından dolayı tavşanı tebrik etmişler. Hatta onu ülkenin maliye bakanı yapmışlar.


Bu masal 1447 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 01 09 2009 / Son Yayın Tarihi : 02 10 2009

GÜLEREK ÖLEN TİLKİ


H.İBRAHİM ÇAYIRLI

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bundan yıllar önce bir tilki yaşamış. Bu tilki de gelmiş geçmiş diğer tilkiler gibi tavuk yemeyi çok severmiş. Nasıl olmuşsa olmuş ve bizim tilki ormana yakın olan çiftlikten üç tavuk aşırmayı başarmış.
İnsanlar çiftlikten eksilen tavukları fark edince bazı tedbirler almaya başlamış. Eğitimli köpekler, çiftlik etrafında kazılan çukurlar… Hatta tilkiler için özellikle bırakılan geçitler ama elektrik döşenmiş geçitler… İnsanların hazırladıkları bu tuzaklara tilkiler epey kurban vermişler. Köpeklere yakalanıp dayaktan hastanelik olan tilki mi istersin yoksa çukura düşüp günlerce aç susuz kalanları mı? Ya da gizli geçit buldum deyip elektriğe tutulup gözlerinde ampul yananlar mı?

Başına bu kadar bela açılan tilki nesli, artık çiftlikten tavuk kaçırma sevdasından vazgeçmiş. Sadece bizim tilki kalmış bu hevesi devam ettiren. Ona da arkadaşları, yaşlı tilkiler, eş dost, akraba, herkes “Vazgeç.” demiş ama nafile. “Ben mutlaka bir yol bulup soyumun intikamını insanoğlundan alacağım.” diyor başka da bir şey demiyormuş.
Azimli tilki, günlerce planlar yapmış, krokiler çizmiş. Haftalarca çiftliği izleyip köpeklerin nöbet şeklini anlamaya çalışmış. Hatta o kadar ileri gitmiş ki çiftlikteki tavuklar hakkında bilmediği kalmamış. Hangi kümeste kaç tavuk var? Hangi tavuk yumurtluyor, hangisi yumurtlamıyor? Hangi tavuk besili, hangisi cılız? Bunların hepsini ajandasına yazıyormuş. Ancak bu zaman diliminde tavuk hayaliyle yaşadığından kendine kuru ekmeği çok görüyormuş. Nasıl olsa çiftliğin sistemini çözünce sabah akşam tavuk yiyecekmiş!
Günler böyle akıp gitmiş. Bizim tilki, çiftliğe giriş denemelerinden bir türlü vazgeçmemiş. Elektrik geçirmeyen kıyafetle geçitten geçmek istemiş, ördekler ortalığı ayağa kaldırmış. Bizim ki de geri kaçmış. Bir keresinde köpeklerin elinden dereye kaçarak kurtulmuş. Köpekler suyun içerisinde onun kokusunu ve ayak izlerini takip edememişler. Artık gün gelmiş zavallı tilki, gece rüyasında gördüğü besili tavukları uyumadığı zamanlarda da görmeye başlamış. Öyle ki ormanda hareket eden her şeyi tavuk zanneder olmuş. Dostlarının, bu durumun artık doktorluk olduğunu söylemeleri üzerine azimli tilki bir psikiyatri uzmanına gitmiş.
Doktor, bizimkinin şikâyetlerini, tavuklarla maceralarını, onları yakalamak için neler neler yaptığını tek tek dinlemiş ve kendine notlar almış. Durumun çok vahim olduğunu gören doktor, hastanın belli bir süre hastaneye yatırılmasını istemiş.
Hasta tilki hastaneye yattığı ilk gün doktor yanına gelmiş. Tansiyonuna ve ateşine bakmış. Çıkarken de hemşireye,
—Hastamızda çok fazla güç kaybı var. Bir an önce kendini bedenen toparlasın ki ruhen de güçlenebilsin. Sorun bakalım kendisine, akşam yemeğinde kızarmış tavuk isterse hemen verilsin.
—Peki, efendim, demiş hemşire ve az sonra tilkinin yanına gelmiş. Ona,
—Efendim, kendinizi daha iyi hissedersiniz diye size kızarmış tavuk yedirmek istiyoruz. Kızarmış tavuk ister misiniz?
Tilki, önce duyduklarına inanamamış. Sonra onu bir gülme krizi tutmuş. Bunlar onun son kahkahalarıymış. Neden mi? Eee, tilkiye “Tavuk yer misin?” diye sormuşlar, o da gülmekten ölmüş.


Bu masal 1818 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 03 08 2009 / Son Yayın Tarihi : 01 09 2009

DELİĞİNDEN ÇIKMAYAN YILAN


H. İBRAHİM ÇAYIRLI

Evvel zaman içinde kalbur saman içindeyken yılanların cirit attığı bir dönem yaşanmış. Yıllar yıllar önce her çeşit yılanın bir arada yaşadığı Tıslanya diye bir ülke varmış. Uzun, kısa; zehirli, zehirsiz; renklisi, tek rengi her çeşit yılan varmış ülkede. Derin ırmaklarda yaşayan ve geyik bile yutabilen anakonda yılanından, ayıları bile korkutan boa yılanlarına kadar her tür beraber yaşar gidermiş.

Bu kadar çok yılan olur da bunların yavruları olmaz mı? Tıslamayı becerebilen, beceremeyen yavrular geniş çayırlıklarda beraber oynarlarmış. Saklambaç oynamayı çok seven yavrular içerisinde en çok çıngıraklı yılan ebe olurmuş. Neden mi? Çünkü ses çıkarmasına bir türlü engel olamadığı çıngırağı onun nereye saklandığını haber verirmiş. Ebe olduğu zaman da ne tarafa gitse diğer taraftakiler çıngırak sesini takip ederek onu sobelerlermiş. Sadece saklambaç değil, körebe oynadıklarında da çıngırak sesini takip ederek ebeler ilk onu yakalarmış.

Zavallı yavru çıngıraklı yılanın derdi bunlarla sınırlı değilmiş. Okula gidip ders dinlerken birden çıngırağı ötünce kobra öğretmen bir şey söyleyeceğini zannederek ona söz verirmiş. Fakat o, kızararak çıngırağını gösterir ve söz istemediğini belirtirmiş. Teneffüste bahçeye çıkıp ip atlasalar hep çıngırağı ipe takılır ve yanarmış. Yakan top oynasalar hep çıngırağından vurulurmuş. Zavallı yavrunun çıngırağının tek işe yaradığı yer, küçük kardeşinin susması için kuyruğunu salladığı zamanlarmış.

Yine yavru çıngırak yılanının çıngırağıyla başının dertte olduğu günlerden biriymiş. Sınıflar arası maç yapılırken çıngırağı sebebiyle rakipleri tarafından hemen fark ediliyormuş. Bu sebeple takım arkadaşları ona pas atmak istemiyorlarmış. Bir de maç sonunda onların takımı yenilince takım kaptanı engerek,

—Hep senin şu çıngırağın yüzünden yeniliyoruz. Bir daha seni takıma almayacağım. Git çıngırağınla bebekleri oyala. Senden ancak bebek bakıcısı olur zaten, demiş.
Yavru çıngıraklı yılan ne diyeceğini bilememiş. Maçı kaybettiklerine zaten çok üzülüyormuş. Bir de kaptan bu sözleri söyleyince yılan içine çıkmak, yılan yüzü görmek istememiş. Çevresindeki bütün yılanlara o kadar kırılmış ki gidip bir deliğe girmiş. Oradan asla çıkmayıp açlıktan ölmek üzere kendini oraya hapsetmiş. Tabii akşam eve dönmeyince ailesi onu aramaya başlamış.

Az aramışlar uz aramışlar ve polis yılanlar onu saklandığı delikte bulmuşlar. Bin bir dil döküp girdiği delikten çıkmasını istemişler. Fakat yavru yılan deliğinden ölene kadar çıkmayacağını söylemiş. Polis yılanlar, çaresiz kalıp itfaiye yılanlardan yardım istemişler. Onlar da hemen bir tünel kazıp yavru yılanın girdiği deliğin yanına inmişler. Kendisini yukarı çıkarmak istediklerinde,

—Yaklaşmayın! Gidin buradan, beni yalnız bırakın, diyerek sinirli sinirli çıngırağını oynatmış.
Bunun üzerine okul müdürü piton yılanı gelmiş. Yalvarmış yakarmış. Böyle yaparsa eğitim hayatının son bulacağını, hatta sınıfta kalacağını söylemiş. Yavru çıngırak buna da çok sinirlenmiş.

—Okul da sınıf da kalmak da geçmek de umurumda değil. Tek istediğim beni yalnız bırakmanız. Ben zaten evime bile gitmiyorum. Okula neden gitmek isteyeyim, diyerek yine kızgın bir şekilde çıngırağını sallamış.
Bu sırada yavru yılanın annesi yetişmiş. Şefkatle çıngırağını sallayıp yavrusuna seslenmiş:

—Ey oğul! Senin çıngırağından bütün çıngıraklı yılanlarda var. Sen asıl çıngırağın olmasa garip olurdun. Biz seni olduğun gibi seviyoruz. Sen yılanlar içerisinde çıngırağı, sesi, huyu en güzel olanısın. Haydi, bizi üzme artık. Çık o girdiğin delikten, demiş.
Yavru yılan annesinin tatlı diline âdeta bayılmış. Bütün kızgınlığı ve kırgınlığı üzerinden gitmiş. İşte böylece tatlı dil, bir yılanı daha girdiği delikten dışarı çıkarmış.


Bu masal 1153 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 08 07 2009 / Son Yayın Tarihi : 01 08 2009

İKİ YILDIZ BİR MASAL


Bu gece gökyüzü çok sakin. Ay uzaklara gitti. Bir tek ben varım gökyüzünde. Arkadaşlarım da görünmüyor. Yapayalnızım bu uçsuz bucaksız yerde. Kuşlar yok, bulutlar yok, sevgili dostum kutup yıldızı yok. Ben, bu gün ne kadar da uzaklaşmışım her zamanki yerimden.
Bir de baktım aşağılarda bir yerde küçücük bir ışık parçası. Büyükçe bir balkon. Balkonda bir masa. Masada bir abla. Ne var ne yok, diye soracağım ama kim bilir ne der bana? Bu saatte konuşan bir yıldız... Olurdu olmazdı derken iyisi mi vazgeçeyim, dedim. Ama bu karanlık gökyüzünde yalnız başına dolaşmak da zor iş. Bu gün bir değişiklik yapayım, dedim kendi kendime. Madem uzaklaşmışım gökyüzündeki yerimden, biraz daha kaçıversem ne olur? İyi olur herhalde, dedim ve düştüm yola. Kayarak uzaklara doğru uzattım kollarımı. Çook uzaklara.
Az gittim, uz gittim. Altı ay bir güz gittim. Bulut - yıldız düz gittim. Bambaşka yerler gördüm. Kocaman binalar, ışıklı şehirler, gecenin karanlığına boyanmış ormanlar... Bir de baktım, öyle bir yere gelmişim ki tıpkı büyük evimiz gökyüzü gibi dümdüz ve ışıltılı bir düzlük. Sanki gökyüzü ayna tutmuş yere. Anladınız değil mi? Burası kocaman bir deniz. Hep anlatırlardı da bize, inanmazdım. Öyle büyük bir yer ki burası. Biraz daha biraz daha derken aniden bu büyük aynada kendimi görmeyeyim mi? Sonra “cump” diye bir ses. Eyvah, düştüm.
Burası gökyüzünden daha da değişik. Baştan aşağı ıslandım. Aşağıda ne var acaba? Bakındım. Bir sürü değişik varlık. Balıklar varmış burada duyduğuma göre. Sonra yosunlar. Sonra balinalar. Sonra köpekbalıkları. Eyvaah! Korkmaya başladım.
Gökyüzünde kaydığım gibi burada da gezindim durdum. Kendimce yüzdüm. Kulaç attım. Balıklara özendim. İncileri aradım. Mercanlara selam verdim.
Bir de baktım, bana benzeyen bir şey. Nasıl da şaşırdım:
— Hey sen de kimsin?
— Ben bir denizyıldızıyım. Asıl sen kimsin?
— Ben gökyüzünün sayısız lambalarından biriyim. Adım yıldız.
— Yaa, demek öyle. Masmavi gökyüzünü yaldızlayan binlerce yıldızdan biri ha?
— Evet. Sen denizlerin yıldızı, ben göklerin.
— Ah yıldız dostum ne mutlu sana!
— Doğru söyledin. Biz ki Rabb’imizin kudretinin en büyük deliliyiz değil mi? Kocaman gökyüzünden, yeryüzünü seyreden ışıklı birer lambayız. Ne mutlu hepimize! Denizlerde, göklerde ve yeryüzünde var olan her şeye ne mutlu!
Sohbetimiz böyle sürüp gitti. Ben ona göklerden bahsettim, o bana denizlerden. Ben bulut dedim, o balık. Ben uçak dedim, o gemi. Ay’dan bahsedince ben, o denizanasından söz açtı. Yağmur deyince nasıl da mutlu oldu yeni dostum. “O bizim ortak arkadaşımız değil mi?” dedi. “Senin evinden gelip bize konuk oluyor, sonra buharlaşıp tekrar göğe yükseliyor.” Neşeyle gülümsedim.
— Yaa. Evet, çok doğru söyledin.
Biz böyle konuşurken baktık ki ilerlemiş zaman. Evli evine köylü köyüne. Veda edip ayrılma vakti gelmiş bile. Ha gayret, dedim; çıktım bu mavi ülkeden.
Benim evim gökyüzü. Hemen yerime döndüm. Yine kimsecikler yok. Yapayalnızım. Ama o küçük ışık hâlâ yanıyor. Hani başta söylemiştim ya. Aşağılarda bir yerde küçücük bir ışık parçası. Büyükçe bir balkon. Balkonda bir masa. Masada bir abla.
— Heyy abla, dedim. Selâm sana. Bu saatte ne arıyorsun burada?
Bana baktı. Bir daha baktı. Şaşırdım. Sonra sevinçle “Buldum!” dedi. Baktım önünde bir sürü kâğıt. Eğildi, üstüne bir şeyler yazdı da yazdı. Anlamadım...


Bu masal 2023 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 06 2009 / Son Yayın Tarihi : 30 06 2009

CEYLAN İLE LEYLEK


Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, insanların yerini bilmediği bir orman varmış. Ormanın kenarında bir de göl bulunuyormuş. Bu gölde yaşayan bir leylekten şikâyetçi olmayan yokmuş.
Çünkü bu leylek önüne kim çıksa onu saatlerce yolundan alıkoyar, kendince nasihat eder, boş boş konuşur dururmuş. Artık öyle bir zaman gelmiş ki onu gören hayvanlar yollarını değiştirir olmuş. Çünkü ona bir yakalanan o gün akşama kadar elinden zor kurtulurmuş. Hâl böyleyken de leylek kendini dev aynasında görürmüş.
“Şu ormanda yok benim gibisi. Herkese nasihat ediyor akıl veriyorum, kendimle gurur duyuyorum. Ben nasihat etmesem bu kadar çalışkan olur mu karınca, yiyecek bile bulamaz tarlaya varınca. Hele şu arılara ne demeli, nasihat etmediğim gün hâllerini bir görmeli.’’ dermiş.
Diğer hayvanlar ise ondan yaka silkiyor, birbirlerine, “Bunun hiç işi gücü yok mu?” diyormuş. Leylek ise ne bunları duyuyor ne de huyundan vazgeçiyormuş.
Günlerden bir gün bu durum ceylanın canına tak etmiş, gidip leylekle konuşmaya karar vermiş. Leylek ceylanı görür görmez gözleri parlamış:
— Ben de bu gün kime nasihat etsem diyordum, tam da bu düşünce içinde ormana gidiyordum. Kısmet seninmiş bu gün, hadi şansınla öğün, demiş.
— Ben almaya değil vermeye geldim öğüdü, senin gibilerin lak lakla geçer ömrü. Bana bak dostum, lafla peynir gemisi yürümez, bize ettiklerini kimse bilemez, diye cevap vermiş ceylan.
Bu laflara çok bozulan leylek hiddetlenmiş:
— Şu söyleyeceklerim kulağına küpe olsun. Senin gibi dost düşman başına, şaşarım senin gibisinin aklına. Bedava nasihat işte daha ne istiyorsun, inan bana kıymet bilmiyorsun.
Ceylan kızmış bu kez leyleğe,
— Bak dostum sözün özü, lafla karın doymaz, böyle devam edersen bizde kafa kalmaz. En iyisi söylediğin şeyleri önce kendin yaşaman, hepimize sabır versin yüce Yaratan. Kimse sana demediyse bu zamana kadar “Sen kendine bak.” konuşturmadın ki kimseyi lak lak lak.
Bu sözlerin üzerine leyleğin başına gelmiş aklı, demiş içinden: “Ceylan çok haklı, kişi söylediği şeyleri önce kendi yaşamalı. Herkes önce kendine bakmalı.’’


Bu masal 2252 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 07 05 2009 / Son Yayın Tarihi : 31 05 2009

MERHAMETLİ KUŞ


O gün hava çok güzeldi. Gün ışığı yeşil çimenleri ısıtıyor yapraklardaki çiğ damlalarını ışıtıyordu. Sanki birer inci gibi parlıyordu su damlaları çiçeklerin, çimenlerin yapraklarında. Ağaçlar her tarafa tebessüm ediyorlar ve çiçeklerden gülücükler dağıtıyorlardı.
Merhametli kuş kanat çırptı, şu dala kondu. Sonra kanat çırptı bu dala kondu. Ortalık o kadar sessizdi ki bir dost bir arkadaş aradı. Ama kimsecikler yoktu etrafta.
Biraz ötede bir bahçe vardı. Oraya doğru uçmaya başladı. Kanatları gün ışığı ile yelpaze gibi renkli görünüyordu.
Biraz sonra bahçeye ulaştı. Bahçenin güzelliği gözlerini kamaştırdı. Bahçenin ortasında bir havuz vardı. Pırıl pırıl suyu ile sanki ayrı bir güzellik sunuyordu ortalığa.
Dallardan dökülen yapraklar yer yer suyun üzerinde yüzüyordu. Bunlar mevsimin sonbahar oluşuyla ilgili bir şey değildi. Rüzgârın düşürdüğü yapraklardı. Kuş, bahçenin çevresindeki ağaçlara baktı. Bazıları meyve ağacıydı bunların. Erik, elma, nar, kayısı, incir ağaçları bahçenin çok verimli bir toprağa sahip olduğunu gösteriyordu.
Bir ara bir ses duydu merhametli kuş.
Ses havuzdan geliyordu. İyice kulak verdi sese. Dinledi. Bu bir ağlama sesiydi.
Bir minik ağlıyor ve annesine "Açım, açım..." diye yalvarıyordu. Sesin geldiği yöne doğru uçtu. Yani havuza doğru. Çünkü ses havuzdan geliyordu. Baktı havuzun içinde balıklar vardı. Balıklardan en küçüğü durmadan ağlıyordu. "Açım anneciğim, açım!" diyordu.
Merhametli kuş bir müddet daha bu ağlama sesini dinledikten sonra suya doğru 'cik cik' diye ötmeye başladı. Balıklar bu sesi duyunca kaçıştılar. Bir düşman var zannedip havuzun en kuytu köşelerine gizlendiler. Korku ile birbirine sokulmuşlardı.
Kuş 'cik cik' diye ötmesine devam etti.
Sanki onlara "Ben düşman değilim, dostum!" demek istiyordu.
Yavru balık hâlâ ağlıyordu. "Açım anneciğim, açım. Bir yiyecek ver bana!" diyordu.
Merhametli kuş bu sesi duyuyor ve çok üzülüyordu. Bir ara suya doğru seslendi. Arkadaşlar, dedi "Benden korkmayın. Ben kötü niyetli biri değilim!" Balıklar onun sesine kulak vermediler. "Belki bu bir oyun olabilir!" diyorlardı.
Kuş birkaç defa daha seslendi suya doğru. "Ben size zarar vermeyeceğim, benden korkmayın!" dedi.
Bunun üzerine anne balık suyun üstüne doğru yüzdü. Sonra yavrusu onun yanına geldi. Anne balık kuşa seslendi. "Mademki bize düşman değilsin, bunu kanıtla." dedi. Merhametli kuş ona baktı ve gülümsedi:
"Nasıl kanıtlamamı istersin?" dedi.
Anne balık:
Biz burada pek açız. Yavrumun günlerdir midesine bir tek lokma girmedi. Biz dayanabiliyoruz ama onun gücü tükendi. Bir an önce imdadına yetişmezsen ölecek yavrum!" dedi. Bunu duyan kuş epey üzüldü. Ama üzüntünün bir faydası yoktu. Kendisi dışarda birçok yiyecek bulabilirdi. Ama bu kanatsız varlıklar, bu su içinde ne ile besleneceklerdi.
Bunun üzerine yiyecek bulmak için oradan uçtu. Bir süre sonra ağzındaki bir sinekle oraya geldi. Sonra suyun kıyısına yaklaştı. Yavru balık da kıyıya yaklaştı. Yavru balık uzandı ve ağzını açtı. Merhametli kuş sineği onun ağzına bıraktı. Yavru balık önce tedirgindi, ama sineği midesine indirince bayram etti. Hemen kuyruk sallayarak aşağıya doğru yüzdü. Onu iyice yiyip bitirdi. Sonra tekrar dışarı çıktı ve beklemeye başladı. Bir süre sonra kuş tekrar geldi ve bir böcek verdi balığa. Bu böyle epeyce sürdü. Bir süre sonra artık yavru balık doymuştu. Diğer balıklar sıraya girdiler ve tek tek karınlarını doyurdular. Merhametli kuş onları gün boyu besledi.
Bütün balıklar ona teşekkür ettiler.
Ondan sonra her gün geldi ve havuzdaki balıkları besledi. Bir anne gibi onların karnını doyurdu. Bu durum bahçe sahibinin balıkları hatırlayıp onlara yiyecek getirmesine kadar sürdü. Bahçe sahibi balıklara yiyecek sunduğu gün kuşun da ayrılık günüydü. Çünkü vazifesi bitmişti. Artık balıkların ayağına yiyecek geliyordu. Onlardan ayrılmak pek zor oldu. Giderken balıklar tekrar tekrar teşekkür ettiler. O "Beni size gönderen Yüce Yaradıcı'ya teşekkür edin!" dedi. "Ben sadece bir vesile oldum, ama asıl size yiyecekleri veren odur!" diye onlara bir başka ders verdi. Balıklar onun öğüdünü bir ömür boyu unutlmadılar. Ne zaman onlara biri yardım etse içten içe Allah'a şükrettiler.


Bu masal 7921 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 03 2009 / Son Yayın Tarihi : 30 04 2009

GÜLÜMSEMEYİ UNUTAN ŞEHİR


Sokağa bakan pencereden olup bitenleri izliyorum. Gözlerim sokakta geziniyor. Sokaktan insanlar geçiyor. Herkeste sanki bir telaş var. Acaba gülümsemeyi mi unutmuş insanlar? Korkuyorum, evde de böyle mi bu insanlar? Hayır, öyle olduğunu sanmıyorum. Hepsi harika gülümser bu insanların. İnanmıyorsan bir bak fotoğraf albümlerine.

Neler neler çıkar albümlerden… Minik bir bebeğin yüzüne bakan yüzler, istisnasız sadece tebessüm eder. İlk doğum günü pastanı yerken… Badi badi yürümeye başlarken… Okula başladığın ilk gün… Müsamerede rol aldığında… Flaşlar patlar anında.

Ya fotoğrafta gülümsersin, ya fotoğrafa bakarken. Onun için illa ki gülümsetir fotoğraflar. Herkes gülümsesin istiyorum. Elimde babamın makinesiyle sokağa iniyorum.

Yaşlı adam yürüyor yavaş yavaş… Fırından çıkan teyzede bir telaş… Bir poz alabilir miyim deyince başını kaldırıyor yaşlı adam. Duraklıyor bir dakika teyze. Gülümsüyorlar gönüllerince.

Fotoğraflarını çekiyorum: Dükkân önünde tabureye kurulanların… Denizin üzerinde uçuşan martıların…“Taze gevrek” satanların… Bankta kitap okuyanların… Kimse bana kızmıyor. Herkes mutlu görünüyor. İşte bak, yine tebessüm ediyorlar.

Top oynayan çocuklar görmüyorlar fotoğraf çektiğimi. Gol sevincini bekliyorum şimdi. Gökteki dolunayı, yıldızları çekiyorum. Yıldızlar fotoğrafta belirmiyor nedense. Tekrar tekrar çekiyorum. “Bizi çekmeyin.” diyorlar. Biz zaten gülümsüyoruz. Fotoğrafını çekemediğim çok insan var. Hiçbiri üzülmesin. Eskiden insanlar fotoğrafsız da tebessüm edermiş.

Çektiğim binlerce fotoğrafı şehrin her yerine astım. Çamaşır ipine, reklâm panolarına, ağaçlara, çöp kutularına, bakkalın camına, evlerin kapısına…

Şehir bu sabah uyandığında gözlerine inanamayacak. Cıvıl cıvıl oynayan çocuklar gibi gülümseyecek bütün şehir. Kim demiş “Sadece fotoğrafta gülümser insanlar.” diye. Bütün şehir tebessüm ediyor kendi hâline.

Gözünün kapalı çıktığına, gözlerinin kırmızılığına şaşıranlar var. “Bu fotoğraf gerçeği yansıtmıyor.” diyorlar, böyle derken bile gülümsüyorlar. Gördüğümüz hiçbir şey gerçekte olduğu gibi değildir, nasılsa. Seni gülümsetiyorsa önemli değil nasıl çıktığın.

Makinem çalışmıyor, pili bitmiş olmalı. En güzel pozunu çekemesem de yine de sen gülümsemelisin. Çünkü melekler her anını kaydediyor senin.


Bu masal 5538 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 21 01 2009 / Son Yayın Tarihi : 28 02 2009

ASLANIN NASİHATİ


Bir zamanlar bir kurt varmış pek tembel,
Avını beklermiş mağarasında.
Bazen bir tepede çekermiş gazel,
Kalırmış çoğu kez açlık yasında…

Bir gün bir arslan oradan geçerken,
Görmüş dağ başında bu garip kurdu.
Varmış yanına ve hal hatır derken,
Bakmış kurdun çökmüş karnı, avurdu.

Demiş: “Nedir bu halin ey arkadaş,
Niçin böyle çelimsizsin zayıfsın.
Yoksa hasta mısın nedir bu kardaş,
Söylemezsen derde derman bulmazsın…”

Kurt demiş: “Yok bir derdim arslan kardeş,
Avlanma zorluğu beni ürküten…
Yiyeceğim valla bulsam kokmuş leş,
Bilmiyorum bu korkum niçin, neden…”

Arslan demiş: “Bu tembellik pek acı,
Yenmelisin bu kötü duyguyu sen.
Çalışmaktır bu derdin tek ilacı,
Tez zamanda düzelirsin istersen.”

Kurt dinlemiş nasihatı iyice,
Sonra çıkmış av için mağaradan.
Şöyle birkaç av bulup da yiyince,
Ölgün vücuduna can gelmiş birden.

Bir gün arslan ile karşılaşınca,
Teşekkür etmiş ona pek derinden.
Arslan bakmış ona inceden ince,
Neşe akarmış kurdun gözlerinden.

Arslan demiş: “Ha şöyle, böyle dinç ol,
Tembellik bir kula hepten zarardır.
Zordur deme kalk rızkını arabul,
Zorlukla beraber kolaylık vardır…”

Hak vermiş kurt arslanın öğüdüne,
Gayret, azim canlara can olurmuş.
Minik zorluklardan kaçar birine,
Belki de bu âlem zindan olurmuş…


MEHMET ERDOĞAN





Bu masal 1542 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 03 05 2006

DEVENİN GÖLGESİ


Bir zamanlar deve hükümdar imiş,
Hayvanların hükümdarı elbette.
Ama kimse ondan memnun değilmiş,
Çünkü hakkı görüyormuş kuvvette.

Böyle olmasına rağmen bu deve,
Yalan söyleyeni asla sevmezmiş.
"Bir hayvan ne kadar da acı çekse,
Asla yalan söylememeli!" dermiş.

Ama buna rağmen nice dalkavuk,
Bu zorbaya yağ çekermiş bitevi.
Çevresinde sallarlarmış hep kuyruk,
Yalancılar onu sarmış bir nevi.

Bir gün deve kurtulmak için bundan,
Bir toplantı düzenlemiş yaz günü.
Her yer ışıl ışıl, güllük gülistan,
Duyulmuş çok yerde o günün ünü.

Millet gelmiş diz kırıp boyun bükmüş,
Toplanmışlar büyükçe bir meydanda.
Devenin boyu hepsinden büyükmüş,
Herkesi görürmüş baktığı anda.

Demiş: "Bugün bir sınav yapacağım,
Sonunda mükafat ve ceza vardır.
Yalancıyı bu yurttan atacağım,
Bizden göreceği sade zarardır."

Doğru sözlü olan ödül alacak,
En güzel şeyler de onundur artık.
Çevresi hizmetçilerle dolacak,
Yalan yok sözümüz kanundur artık."
Böylece söylemiş deve kuralı,
Bütün hayvanlar kabul etmiş bunu.
Hepsi bekliyormuş o zor suali,
Neymiş acaba bu zor olan soru?

Deve şöyle ortaya çıkmış ve de,
İşaret etmiş uzun gölgesini.
Demiş: "Ne görüyorsunuz gölgemde,
Söyleyin doğrusunu, eğrisini?"

Dalkavuklar başlamış konuşmaya,
Demişler: "Ah ne eğrisi efendim.
Bakın ne kadar düzgün olduğuna,
Cetvelle ölçülür bu santim santim."

Ama doğrular gerçeği söylemiş:
"Eğri büğrü bir şekildir gölgeniz."
Diyerek hepsi de boynunu eğmiş,
"Doğru budur ceza verseniz de siz."

Deve dönmüş dalkavuklara ve de,
Demiş: "Hepiniz bu vatandan gidin,
Görünmeyin bir daha bu ülkede,
Kalbinizde doğruluk yoktur sizin!"

Dalkavuklardan biri öne çıkmış,
Demiş ki: "Ey kralımız suçumuz ne?”
Deve ona dönüp sertçe bir bakmış,
Üç cümleyle nokta koymuş sözüne.

Demiş: "Bire ahmak, suçunuz yalan,
Sahte bir söz kalpte değer bulur mu?
Vücudunda birçok eğrisi olan,
Birinin gölgesi doğru olur mu?"


MEHMET ERDOĞAN




Bu masal 1399 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 25 04 2006

UYSAL KEDİ


Tekir kedi pek uysalmış,
Uysallıkta ödül almış.

Bu yüzden herkes onunla,
Dalga geçermiş oyunla.

Bazısı vurup kaçarmış,
Üstüne toprak saçarmış

Kimisi vurup başına
Ortak olurmuş aşına.

Oyuncak olmuş ellerde,
İsmiyse "uyuz" dillerde.

Bir gün köpek onu görmüş,
Yanına varıp yürümüş.

Ona vurmaya başlamış,
Lâf ile epey haşlamış.

Tekir kedi hep sabretmiş,
Aldırmadan çekip gitmiş.

Ama köpek bu, durur mu?
Isırmış sağını solunu

Kedi kaçmış, o yürümüş,
Gözünü öfke bürümüş.

En son kedi pek mecâlsiz
Köşeye sıkışmış hâlsiz

Köpek, “Fırsat budur.” demiş
Her yanını hep dişlemiş.

Kedi bakmış iş çetindir,
Köpek ise pek haindir.

Hem ısırıp sırıtıyor,
Zevk ile de kırıtıyor.

Kaçacak yer de hiç yokmuş,
Kedi artık yayda okmuş.

Köpek ise işkencede,
Bakmadan vurmuş yine de.

Kedi bir anda fırlamış,
Köpek havlamış hırlamış.

Kedi üstte o alttaymış,
Bir de ona lâflar saymış.

En son köpek kaçmış ordan,
Yara almış şurdan burdan

Kedi kazanmış savaşı,
Bunu duymuş bütün çarşı.

Merak ederek sormuşlar,
Etrafını hep sarmışlar.

Demişler bu nasıl oldu,
Olay nasıl vuku buldu.

Kedi anlatmış olayı,
Şaşmış çarşının alayı.

Biri demiş: "Sen uysaldın,
Nasıl vahşi şekil aldın?"

Kedi demiş: "Bu pek açık,
Ben uysalım değil kaçık."

Sıkışınca bir an gelir,
Kedi de arslan kesilir!

MEHMET ERDOĞAN


Bu masal 3823 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 15 04 2006

AVA GİDEN


Bir zaman ormanda, bir aslan varmış.
Her gün mutlak, bir hayvanı avlarmış.

Bunu gören orman halkı demişler:
"Aslan kardeş bu nasıl av, ne işler?"

Aç olsan da tok olsan da avdasın,
Maşallah besili hem de tavdasın.

Fakat bu düşkünlük, bu av sevdası,
İyiye alâmet değil doğrusu.

Aslan demiş: "Ben böyleyim a dostlar,
Av ile semirdim, parladı postlar.

Avsız günüm, bana cidden zindandır.
Ne olacak, aldığım bir tek candır.”

Herkes kızgın, demiş zâlim aslana:
"Aslan, iyi sonuç vermez bu, sana."

Aslan, sırıtmış ve yürümüş gitmiş.
Bu kısa konuşma, burada bitmiş.
Yine günlerden bir gün, aslan avda…
Yine besili, hem vücudu tavda.

Yavaşça yaklaşmış, ala ceylâna.
Bakmış, kor gibi gözleriyle ona.

O sırada bir avcı da ordaymış.
Ceylanı vurmak için pusudaymış.

Tetiği çekmiş, ama karavana…
Bir ses duyulmuş o an yana yana.

Avcının kurşunu, ceylânı ıska,
Geçerek ulaşmış zâlim aslana.

Hayvanlar toplanmış, birden o yerde.
Şaşkınlık ve hayret varmış gözlerde.

O an, öne çıkmış ihtiyar kurt ve
Demiş: "Kader adâlet eder böyle.

Sanma zâlim, her gün yer ve tavlanır,
Bir gün gelir; ava giden avlanır."

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 1463 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 28 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 05 04 2006

ARSLANIN NASİHATİ


Bir zamanlar bir kurt varmış pek tembel,
Avını beklermiş mağarasında.
Bazen bir tepede çekermiş gazel,
Kalırmış çoğu kez açlık yasında…

Bir gün bir arslan oradan geçerken,
Görmüş dağ başında bu garip kurdu.
Varmış yanına ve hal hatır derken,
Bakmış kurdun çökmüş karnı, avurdu.

Demiş: “Nedir bu halin ey arkadaş,
Niçin böyle çelimsizsin zayıfsın.
Yoksa hasta mısın nedir bu kardaş,
Söylemezsen derde derman bulmazsın…”

Kurt demiş: “Yok bir derdim arslan kardeş,
Avlanma zorluğu beni ürküten…
Yiyeceğim valla bulsam kokmuş leş,
Bilmiyorum bu korkum niçin, neden…”

Arslan demiş: “Bu tembellik pek acı,
Yenmelisin bu kötü duyguyu sen.
Çalışmaktır bu derdin tek ilacı,
Tez zamanda düzelirsin istersen.”

Kurt dinlemiş nasihatı iyice,
Sonra çıkmış av için mağaradan.
Şöyle birkaç av bulup da yiyince,
Ölgün vücuduna can gelmiş birden.

Bir gün arslan ile karşılaşınca,
Teşekkür etmiş ona pek derinden.
Arslan bakmış ona inceden ince,
Neşe akarmış kurdun gözlerinden.

Arslan demiş: “Ha şöyle, böyle dinç ol,
Tembellik bir kula hepten zarardır.
Zordur deme kalk rızkını arabul,
Zorlukla beraber kolaylık vardır…”

Hak vermiş kurt arslanın öğüdüne,
Gayret, azim canlara can olurmuş.
Minik zorluklardan kaçar birine,
Belki de bu âlem zindan olurmuş…

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 2195 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 27 03 2006

DİLİN KÖLELİĞİ


Bir zamanlar ormanda bir papağan yaşarmış,
Her gün konuşur durur, coşar ve de taşarmış.

Yalnız onun kusuru dedikodu, gıybetmiş,
Bu sebepten ne kadar dost, arkadaş kaybetmiş.

Her gün bir olay olur, her gün kusur işlermiş,
Sonra da 'Bu dert neden başıma geldi?' dermiş…

Ömrü hapiste geçmiş bizim şu gevezenin,
Hakkında konuşurmuş ulu orta herkesin…

Bazen ona çatarmış, bazen buna çatarmış,
Her şeyi birbirine karıştırır katarmış…

Ama bunun acısı çıkarmış biraz sonra,
Düşermiş bay papağan her sözü ile dara.

Bir gün bu durumunu bilge tavusa sormuş,
Derdi içini yakan bir alevmiş, bir kormuş…

"Hayatım kölelikle geçti ey bilge tavus,
Beni bu hâle söyle düşüren hangi husus…"

Böyle yakınmış durmuş bay papağan sitemle,
Nedir benim kusurum ve bunun çaresi ne?

Bilge tavus dinlemiş onu pek uzun zaman,
Sonra ona derdini güzelce etmiş beyan.

Demiş: "Senin kusurun çok konuşmak arkadaş,
Onun için ömrünce sana dert olmuş yoldaş."

Böyle kusurların da çaresi tek bildiğim,
Boş konuşmamak ancak, konuşmak hikmet, ilim.

Hele hele sırrını başkasına söylersen
Esir olmaktan asla kurtulmazsın dostum sen…

Eğer hikmetli bir söz yoksa söyleyeceğin,
Sus, konuşma, hayırsız sözler etmesin dilin.

Böyle anlar dilini hapset ağzın içine,
Düşme bir ömür asla dilin köleliğine.

Mehmet Erdoğan


Bu masal 1508 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 10 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 17 03 2006

DEVENİN GÖLGESİ


Bir zamanlar deve hükümdar imiş,
Hayvanların hükümdarı elbette.
Ama kimse ondan memnun değilmiş,
Çünkü hakkı görüyormuş kuvvette.

Böyle olmasına rağmen bu deve,
Yalan söyleyeni asla sevmezmiş.
"Bir hayvan ne kadar da acı çekse,
Asla yalan söylememeli!" dermiş.

Ama buna rağmen nice dalkavuk,
Bu zorbaya yağ çekermiş bitevi.
Çevresinde sallarlarmış hep kuyruk,
Yalancılar onu sarmış bir nevi.

Bir gün deve kurtulmak için bundan,
Bir toplantı düzenlemiş yaz günü.
Her yer ışıl ışıl, güllük gülistan,
Duyulmuş çok yerde o günün ünü.

Millet gelmiş diz kırıp boyun bükmüş,
Toplanmışlar büyükçe bir meydanda.
Devenin boyu hepsinden büyükmüş,
Herkesi görürmüş baktığı anda.

Demiş: "Bugün bir sınav yapacağım,
Sonunda mükafat ve ceza vardır.
Yalancıyı bu yurttan atacağım,
Bizden göreceği sade zarardır."

Doğru sözlü olan ödül alacak,
En güzel şeyler de onundur artık.
Çevresi hizmetçilerle dolacak,
Yalan yok sözümüz kanundur artık."
Böylece söylemiş deve kuralı,
Bütün hayvanlar kabul etmiş bunu.
Hepsi bekliyormuş o zor suali,
Neymiş acaba bu zor olan soru?

Deve şöyle ortaya çıkmış ve de,
İşaret etmiş uzun gölgesini.
Demiş: "Ne görüyorsunuz gölgemde,
Söyleyin doğrusunu, eğrisini?"

Dalkavuklar başlamış konuşmaya,
Demişler: "Ah ne eğrisi efendim.
Bakın ne kadar düzgün olduğuna,
Cetvelle ölçülür bu santim santim."

Ama doğrular gerçeği söylemiş:
"Eğri büğrü bir şekildir gölgeniz."
Diyerek hepsi de boynunu eğmiş,
"Doğru budur ceza verseniz de siz."

Deve dönmüş dalkavuklara ve de,
Demiş: "Hepiniz bu vatandan gidin,
Görünmeyin bir daha bu ülkede,
Kalbinizde doğruluk yoktur sizin!"

Dalkavuklardan biri öne çıkmış,
Demiş ki: "Ey kralımız suçumuz ne?”
Deve ona dönüp sertçe bir bakmış,
Üç cümleyle nokta koymuş sözüne.

Demiş: "Bire ahmak, suçunuz yalan,
Sahte bir söz kalpte değer bulur mu?
Vücudunda birçok eğrisi olan,
Birinin gölgesi doğru olur mu?"


Mehmet ERDOĞAN




Bu masal 1153 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 14 02 2006 / Son Yayın Tarihi : 21 02 2006

MERKEP İLE DEVE


Bir merkeple bir deve, yürür giderken yolda,
Ayrılıp kafileden, kalırlar tam başıboş.
Sahralara çöllere düşüp de en sonunda
Bir otlak bulurlar ki yeşil, sulu ve pek hoş.
Keyiflice yer içer, safalıkla geçerler.
Miskin merkep otlakta, bularak kıvamını,
Yükseklerde âşıkça şöyle anırayım, der.
Geldi ya zevke, artık, tutabilsen tut onu.

Der ki deve, korkarak: "Aman kardeş, dur hele,
Değildir şarkıcılık taslamanın zamanı.
Türküler söyleyerek verirsin bizi ele,
Bakarsın buralardan bir geçen olur hani."
"Hay korkak kardeşim!" der, kendinden geçmiş hayvan,
"Âşık hâlini bilmez, anlamazsın hiç aşktan.
Şu anda derya gibi yüreğimdir tutuşan,
Coşkuluyum ki sorma, aşkım taştı kabından.

İrademin dizgini, kaçıp gitti elimden,
Başımdan uçtu artık, korkup ürkme belâsı."
Bir çığlık koyverir, çirkin sesiyle en son,
Yeri göğü inletir, merkebin bed sedası.

Yol yakınmış ve oradan geçiyormuş bir kervan.
Bu bed sesi duyar biri aralarından
"Burda köy varmış." derler, giderler yanlarına,
Ve merkeple devenin okurlar canlarına.
Tutup katar ederler, yük yükleyip giderler. Deve:
"Ey kardeş, sana ben demedim miydi?" der,
"Çekmedim miydi ben, bu sıkıntının gamını?
Ver verebilirsen bu sorunun cevabını.
Ne hâl kalacak bizde, bundan sonra, ne derman,
Bol bol yük taşıyarak, olacağız perişan!"

Bir süre sonra merkep, düşünür, ölçer biçer
Kurtulmak için yükten, kendince bir yol seçer.
Yürürken ağır aksak, vurur taşa ayağı,
Üç ayakla kalışı, yarar işe bayağı.
Aksayan ayağında dolaştıkça acılar,
Merkebin durumunu görürler kervancılar.

Taşıdığı yükleri az görerek devenin,
Derler ki: "Deveye, merkebi de yükleyin!"
Garip deve merkebin hilesini anlar ya,
Katlanarak yine de, bilmez görünür güya.

Çıkar kervanın yolu, sarp ve büyük bir dağa,
Bakar zavallı deve bir sola, bir de sağa.
Acayip uçurummuş koca dağın bir yanı,
Gören, yerin dibini buldum sanırmış hani.
O anda el sallayıp ayağını vurarak
Deve dans etmek ister, olup birden şen şakrak.
Demiş merkep telâşla: "Hay can dostu, neylersin?"
Deve gayet rahatça: "Ey kaltaban ne dersin?
O hoş nağmeli sesin, kulağımda kalmıştı.
Gönül açıcı hâli, beni benden almıştı.
Sarp dağın tepesine şimdi birden çıkınca,
Gözeterek etrafı, şu âleme bakınca,
Tazelenip o hâller, gönlüm coştu apansız,
Zıplayıp dans edesim geldi böyle zamansız."
Merkep: "Hay can dostu, burası değil tekin!"
Deve: "Coşup şarkılar söylemeseydin demin,
Ben de şimdi burada, dans edip oynamazdım.
Ve derya gibi böyle, ciğerden kaynamazdım."
Diyerek, birdenbire, başlar da oynamaya
Fırlar merkep, devenin üzerinden havaya.
Zavallı merkep azap ve inleyişle der ki:
"Ben şarkıyı vakitsiz söyledim belki,
Ama sen de çok tuhaf oyun oynadın bana."

Bu gülünç hikâyeyi atmamalı yabana:
Demek ki, önemi çok, yerin ve de zamanın,
Faydası yok sonradan âh edip ağlamanın.
Ne olacak kaynasan, ille taşmak mı gerek?
Kapılıp boş hevese, haddi aşmak mı gerek?


A. Vahap AKBAŞ




Bu masal 1771 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 02 2006 / Son Yayın Tarihi : 13 02 2006

TİLKİ İLE KEKLİK


Dolaşırken tilki, bir keklik görür,
Geçip karşısına, öylece durur.
Başlar hayranlıkla kekliği seyre,
Tilkinin hâlini gören keklik de:
"Ne gördün ki böyle, ey can dostu sen,
Bana hayran hayran bakışın neden?"

"Ey güzeller şahı!" der kurnaz tilki,
"Benim sözlerime inanmazsın ki...
Güzel gözlerine yandım ki sorma,
Yaman bakışına kandım ki sorma!
Çok güzelsin, Hak nazardan saklasın.
Düşünüyorum da gözünü yumunca
Yine böyle güzel ve tatlı mısın?
Hani bir de öyle görünsen bana."

Keklik "N'olacak" der, gözünü yumar,
Tilkinin seyredeceğini umar.
Nicedir avını kollayan tilki
Hemen şahin gibi kapar kekliği.
Düşünen dertli kuş, der ki tilkiye:
"Ey bilgili avcı, kurnaz oyuncu!
Yüzlerce aferin, binlerce övgü...
Haberin olsun ki, şahlara lokma
Ve padişahlara yemeğim ama
Mevlâ'm sana kısmet etti bir kere.
Telâş ve acele etme boş yere,
Böyle bir nimete şükret evvelâ
Ondan sonra ye iştah ve huzurla."

Tilkiyi bu sözler epey etkiler,
"Evet, evet, doğru olan budur." der,
Ve şükretmek için ağzını açar
Açılan ağızdan, keklik pırr uçar.
Tilki bozularak "Bir ders olsun!" der,
Kurtulan keklik de "Bir ders olsun!" der,
"Uykusu gelmeden gözünü yumana!"

Gaflet bağlamasın gözünü sakın
Çünkü açıkgözler pusuda durur.
Çokları azıcık gaflet yüzünden
Nice acıların tutsağı olur.

A. Vahap AKBAŞ


Bu masal 1284 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 27 01 2006 / Son Yayın Tarihi : 04 02 2006

Yağmurlu Tavuk, Bakla ve Kavuk


Vaktiyle kötü sözlü bir adamcık yaşarmış,
Konuştuğunda bütün herkes buna şaşarmış.

Millet dalga geçtikçe tak etmiş ki canına,
Dayanamayıp varmış bir bilgenin yanına.

Anlatmış ahvâlini demiş çaresi nedir?
Bu kötü durum bana, alında bir lekedir.

Bilge demiş baklayı, koy dilinin altına,
O sana hatırlatır, hiç güvenme aklına!

Günler gelip geçtikçe, dili düzeliyormuş.
Bilge nereye varsa peşinden gidiyormuş.

Yine bir gün yürürken sicim gibi yağmurda,
Bir kız çıkıp balkona, bekleyin demiş burda.

İnsanlık adâbıdır, bir köşede beklemiş,
Islandıkça yağmurda içten içe kızarmış.

Derken yağmur kesilmiş, çıkıp kız gülümsemiş,
Çok teşekkür ederim gidebilirsiniz demiş.

Bilgede hâl kalmamış demiş ne ki hikmeti,
Bunca yağmur altında, çektirdin bu zahmeti?

Yanakları kızarıp, kız birazcık utanmış,
Şu iki beyit ile meseleyi anlatmış:

Siz buradan geçerken annem söyledi demiş
Sonra da hikâyeyi güzelce özetlemiş:

Sonra pişman olmazsın tepeli olur "tavuk"
Koyarken kuluçkaya eğer görürsen "kavuk"

Bilge çok sinirlenmiş, aklı ermemiş buna
La havle çekip önce, sonra dönmüş dostuna:

Senin sözlerinden, hak etti bu tatmayı
Sırası gelmiştir, ÇIKAR AĞZINDAN BAKLAYI!

Adam ya sabır demiş, sabrın sonu tatlıdır
Bunda da var bir hayır, belki çocuk haklıdır.

Bilge çok utanmış hatasını anlayınca
'Helâl be dostum!' demiş, cayma zorda kalınca!


Sedat Meydan


Bu masal 1292 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 01 2006 / Son Yayın Tarihi : 26 01 2006

ZÜMRÜDÜ ANKA MASALI


Bir varmış, bir yokmuş. Az gidilen uz gidilen dere tepe düz gidilen vadinin orta yerinde Oyma Pınar adı verilen bir köy varmış. Bu köyün halkı masallarda bile eşine zor rastlanır bir mutluluk içinde huzurlu mu huzurlu bir hayat sürerlermiş.
Bu köyde Satı teyze isminde bir teyze ve Koçak isminde bir de oğlu yaşarmış. Koçak bir gün akşam annesinden kendisine bir masal anlatmasını istemiş. Annesi de başlamış anlatmaya. Zümrüdüanka kuşundan, Sultan Elması'ndan ve başka dünyalardan haber vermiş. Tabiî bizim Koçak başlamış hayâl kurmaya. Zümrüdüanka kuşunu düşünmüş, Sultan Elması’nı düşünmüş. Bir gün ormana oduna gitmek için yola koyulmuş. Koyulmuş da, işte ne olmuşsa o zaman olmuş, Koçak bir de ne görsün... Bir kanadı garpta bir kanadı şarkta, rengi yemyeşil parlaklığı göz kamaştıran güzel mi güzel bir kuş görmüş. Önce korkmuş, sonra kuşun: "Korkma yaklaş!" demesiyle korkusu gitmiş ve yaklaşmış. Kuş:
- Ben Zümrüdüanka kuşuyum. Eğer Sultan Elması'na kavuşmak istiyorsan söylediklerimi yapmak zorundasın. Koçak hemen atılmış:
- Sultan Elması için elimden gelen her şeyi yaparım.
- O hâlde iki şişe şerbet ve bir de terimi silmek için yumuşak bir havlu al ve gel.
Koçak Zümrüdüanka kuşunun söylediklerini yerine getirmiş ve Zümrüdüanka kuşunun sırtına binerek gözlerini kapatmış.
Zümrüdüanka kuşu:
- Ben gözünü aç diyene kadar sakın gözünü açma. Yoksa ikimiz de yanarız, demiş ve birinci şişe şerbeti içmiş. Her kanat çırpışında bin yıllık yol almış ve üçüncü kanat çırpışından sonra bir yere konmuş. Neden sonra Koçak'a 'Gözlerini aç.' demiş. Koçak gözlerini açmış ki bir de ne görsün, dünyada görmediği ışıltılar, parıltılar... Hangi yana bakacağını şaşırmış. Zümrüdüanka kuşu Koçağı çağırmış ve 'Bak Koçak, şu karşıda görünen kapıdan içeri gireceksin ve doğruca yürüyeceksin. Önünde bir masanın üzeninde üç tane birbirinden parlak ve göz alıcı elmas göreceksin. Senin aradığın ve bildiğin Sultan Elması, elmasların ortasındakidir. Sakın unutma, sadece Sultan Elması'nı alacaksın. Diğer iki elmasa dokunmayacaksın.' diye tembih etmiş. İçeriye giren Koçak nefsine hakim olamamış. Sözünü unutarak diğer iki elması da almış ve gömleğinin içine saklamış. Geri dönüp Zümrüdüanka kuşunun yanına gelmiş. Zümrüdüanka kuşu son bir kere daha sormuş Koçak'a:
-Yalnız Sultan Elması'nı aldın değil mi?
- Evet, yalnız Sultan Elması'nı aldım.
Zümrüdüanka kuşu ikinci şişeyi de içmiş ve kanat çırpmış. Birinci ve ikinci kanat çırpışlarında biner yıllık yol almış, ama bir türlü üçüncü kanat çırpışını gerçekleştirememiş. Koçak'a tekrar sormuş:
- Yalnızca Sultan Elması’nı aldın değil mi?
Koçak yine:
- Evet yalnız Sultan Elması'nı aldım, yoksa bana güvenmiyor musun, demiş. Bu durumdan hiçbir şey anlamayan Zümrüdüanka kuşu gücünün son damlasına kadar gayret edip üçüncü çırpışı da gerçekleştirmiş ve Koçak'ın yaşadığı yere gelmişler. Gelmişler gelmesine ama Zümrüdüanka kuşunun da canı iyiden iyiye yanmış. Koçak inip de yürümeye başlayınca apansız gömleğine sakladığı diğer elmaslar düşüvermiş. Buna çok sinirlenen Zümrüdüanka kuşu, Koçak'a kanadıyla öyle bir darbe indirmiş ki indiriş o indiriş. Koçak'ın elinden düşen elmaslar bin parçaya bölünmüş. İş bu kadarla kalsa iyi üstüne üstlük Koçak'ın gözünün biri de kör olmuş ve böylece aç gözlülüğünün cezasını çekmiş. Masalımız da burada bitmiş. Gökten üç tane gül düşmüş... Birisi bu masalı uydurana, birisi bu masalı okuyanlara, diğeri de...
Neyse onu da siz hediye edin birilerine...
Bir dahaki masalımıza kadar çiçek gibi kalın gül tanelerim...

Güler BULUT


Bu masal 8791 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 09 01 2006 / Son Yayın Tarihi : 17 01 2006

TİLKİ İLE ÜZÜM


Bir gün asmada üzüm,
Salkım salkım sarkarmış.
Bir tilki süklüm püklüm,
Aç aç ona bakarmış.

Bir sıçramış üzüme,
Olmamış ve bir daha.
Gitmiş gayreti güme,
Erememiş salkıma.

Sonra son bir gayretle,
Bir daha zıplamış ya.
Bakmış dala hayretle,
Üzümü almak rüya.

Tilki bu altta kalmaz,
Kurnazlıkta birinci.
Demiş bu üzüm yenmez,
Biliyorum ekşiydi.

Mehmet ERDOĞAN



Bu masal 3258 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 31 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 08 01 2006

ENSESİ KALIN


Bir gün aslan kral bir haber salmış,
"Orman halkı toplansın, gelsin." demiş
Hayvanları bir heyecandır almış,
Ama kralın keyfi yerindeymiş.

Bütün hayvanlara bakmış ve sormuş,
"Buraya niçindir sizi çağırmam,
Bilen var mı?" deyip beklemiş, durmuş;
Ama hiçbirinde yokmuş tek kelam.

Aslan kral demiş: "Çağrı sebebim:
Bir yarışmadır, bir vücut ölçüsü.
Kimin boynu kalın bir öğrenelim,
Kimdir bu ormanın en güçlüsü?"

Tek tek ölçmüş hayvanların boynunu
Farklı farklı ölçülermiş her biri
Nihayet yanına çağırmış kurdu,
Bakmış onun boynu hepsinden iri.

Birinci olarak kurdu seçmişler,
Onu alkışlamış bütün hayvanlar.
Şerefine et yiyip, su içmişler,
Bu şenlikle neşelenmiş ormanlar.

Fakat aslan bu işi merak etmiş,
Demiş ki: "Toplanın bir sorum vardır?"
Bir sual aklına birden tak etmiş,
Bu işte gizemli bir durum vardır.

Sonra kurda dönmüş: "Bu kalın ense,
Nasıl oluşturdun söyle bu sırrı.
Bir hayvan günlerce et kemik yese,
Yine de oluşmaz bunun yarısı."

Kurt demiş: "Bu kolay bir soru bana,
Bir av bulsam mutlaka hemen kaparım.
İş buyurmam ben asla şuna buna,
Kendi işlerimi kendim yaparım."

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 1664 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 21 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 30 12 2005

SON SÖZ


Kaplanın biri bir meclise başkan seçilmiş,
Bütün hayvanlar sevinmişler bundan dolayı.
Huzur ve neşeyle etler yenmiş, su içilmiş,
Mutlu olmuş orman hayvanlarının alayı.

Ona demişler ki: "Makam sahibini buldu,
Güçlüsün, kuvvetlisin senden korkar hayvanlar.
Bundan böyle demektir akan sular duruldu,
Huzur içinde yaşayacaktır bütün canlar."

Kaplan elbette demiş: "Güçlü ve kuvvetliyim,
Ama sadece bu yetmez ki yönetmek için.
Biraz da gerekir, alçak gönüllülük, ilim,
Bütün bu hayvanların gönlüne girmek için."

Bazıları buna itiraz etmişler baştan,
Demişler: "Kuvvetle yönetmelisin meclisi.
Nice canlının kalbi daha katıdır taştan,
Senden daha gür çıkabilir ormanda sesi."

Olsun, demiş kaplan: "Ben tevazudan ayrılmam,
Önemli olan huzur ve mutluluk değil mi?
Ayrıca hiç kimsenin bedduasını almam,
Zaten zulmü sevmem kendimi bildim bileli."

Bunları söyledikten sonra başlamış görev,
Kaplan tatlı dili, güler yüzüyle nam salmış.
Parolası şuymuş: "Daima her canlıyı sev."
Bunun için bir süre sonra iltifat almış.

Ama o kötüler yok mu o kötüler hani,
Hiç durmadan kaplanı zorluyormuş kuvvete.
Diyormuş: "Kibar davranış küçültüyor seni,
Kur gücünle, kuvvetinle bizlerden bir çete.

Bak, nasıl korku salarız halk içinde bir gör,
Bizi görünce herkes kaçacak delik arar.
Etrafına bir de bizlerden kalın duvar ör,
O zaman korku herkesin paçasını sarar."

Kaplan demiş: "Böyle kaba kuvvete sebep ne?
Halk zaten tatlı dilin kıymetini biliyor.
Birkaç kişi kötü hareket ediyor diye,
Zorbalığa kalkmak bana anlamsız geliyor."

Kötüler demiş: "Sen de kendini tam yıpratır,
Tevazu etmekle şahsına zarar verirsin.
Yanlış hareketinin bir gün farkına varır,
Çaresiz yorgunluktan tükenir ve erirsin."

Kaplan demiş: "Şu sözümü asla unutmayın,
Kaba kuvvetle böyle kutsal bir yük taşınmaz.
Artık şu şom ağızlarınızı bir kapayın,
Son sözüm şudur: Tevazuyla kişi alçalmaz."

Mehmet Erdoğan


Bu masal 1227 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 20 12 2005

KULAK FARKI


Bir gün eşek kırlarda dolaşırken,

Bakmış bir küheylân uzakta gider.

İmrenir ona dört nala koşarken,

‘Ben de bunun gibi olabilsem.’ der.



Bunu düşünerek uzun bir zaman,

Dolaşır kırlarda, keyifle yürür.

Olmak ister şöyle birden kahraman,

Dört nala koşmalar gönlünü bürür.



Bir gün bu derdini anlatmak için,

Varır gider eşeklerin pîrine.

Yüreği yanarak hep için için,

Açıklar; isteği ve de derdi ne



Pîr eşek dinler onu uzun süre,

Sonra der: ‘Bizlerden küheylân olmaz!

Sen önce iyi bir eşek ol hele,

Sırtın o zaman asla yere gelmez!’



Ama bizim eşek pek inatçıdır,

Der: "Bir kez denemekte ne zarar var!"

Direnir fikrinde, söyler, anırır,

En son değişmeye çıkar bir karar.



Pekâlâ, der eşeklerin başkanı,

‘Söyle nasıl olacaksın küheylân?’

Eşeğin son sınırda heyecanı,

Uçacakmış gibi sevinir o an.



Der: "Pîrim küheylân bizlere benzer.

Yalnız bir farkımız kulağımızda.

Yakından incele, ölçüver ister,

Bizimki uzundur, onunki kısa.



Eğer ben de kulağımı kesersem,

Bir küheylân olur uçarım kırda.

Rüzgâr gibi, tayfun gibi esersem,

Mutluluk bulurum dağda, bayırda.



Tamam, der pîr eşek anlar inadı

Eder bizim eşeği kulağından

‘Bak şimdi hiçbir engelin kalmadı’

Sırtına vurup şöyle der ardından:



‘Haydi koş bakalım küheylân gibi,

Şahlan yürü, kırlar işte, dağ işte.

Bak kulakların da ona benzedi,

Rahvan yürü, tırısa kalk ve kişne.’



Bizim eşek koşar yürür, nafile,

Ya şahlanmak o da sonuçsuz kalır.

Sesi kişnemeye benzemez hiç de,

Bu sefer başkanı bir gülmek alır.



Gülerek der: ‘Ey dost, zorlanma boşa,

Bu uğraşlar olumlu sonuç bulmaz.

Kulağını kesmekle eşek asla,

Atların kralı küheylân olmaz.


Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 1707 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 12 12 2005

KARGANIN ÖZENTİSİ


Bir gün şu bizim karga,
Özenmiş tavusluğa.
Gitmiş tavus kuşuna,
Anlatmış yana yana.
Demiş: "Sana benzemek,
İstiyorum ben renk renk,
Tüyünden birkaç tane,
Bu garibe versene!"
Tavus kuşu şaşırmış,
Kafasını kaşırmış.
Demiş: "Olmaz böyle şey,
Kendi olmalı her şey."
Olsun, demiş bay karga,
"Ben pek özendim sana."
"Bak kapkara bir şeyim,
İyi değil hiç rengim."
Dil dökmüş, pek yalvarmış,
Ondan epey tüy almış.
Takmış her bir yanına,
Göğsüne, kanadına…
Görenler önce şaşmış,
Bu ne göz, bu ne kaşmış.
Karga olmuş bir tavus,
Hayvanlar olmuş sus, pus.
Demişler: "Sen kralsın,
Emrini rüzgâr salsın.
Dört bir yöne duyursun,
Haşmetmeab buyursun.
Karga şişmiş, kabarmış,
Ruhunu gurur sarmış.
Demiş: "Elbet kralım,
Rakibim kim bakalım!"
Demişler: "Hâşâ yoktur,
Senden çirkini çoktur."
Öyledir, demiş karga:
"Şaşmamalı bu farka…"
Tam bu sıra bir yönden,
Rüzgâr çıkmış aniden.
Savurmuş ne var ne yok,
Kargayı da etmiş şok.
Tutmuş tüylerini ya,
Kâr etmemiş bu ona.
Tüyler uçmuş bir yöne,
Havada döne döne.
Kalmış kapkara hâlde,
Hayvanlar infialde.
Demişler: "Ey sahtekâr,
Bizi aldattın zinhar.
Yalanın çıktı işte,
Krallık kaldı düşte!"
Karga demiş: "Affedin,
Ruhum gerçekten ezgin.
Utanıyorum sizden,
İnanın hepinizden.
Hatamı tam anladım,
Ben kimim hatırladım.
Ben tavusa özendim,
Kendi kendimi yendim.
Kimse düşmesin böyle,
Gülünç ve komik hâle."
Hayvanlar affetmişler,
Kargayı ve demişler:
"Biz seni seviyoruz,
Seni dost biliyoruz.
Senin değil şu rengin,
Bize ulaşan sevgin."

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 2087 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 11 2005 / Son Yayın Tarihi : 03 12 2005

UYSAL KEDİ


Tekir kedi pek uysalmış,
Uysallıkta ödül almış.

Bu yüzden herkes onunla,
Dalga geçermiş oyunla.

Bazısı vurup kaçarmış,
Üstüne toprak saçarmış

Kimisi vurup başına
Ortak olurmuş aşına.

Oyuncak olmuş ellerde,
İsmiyse "uyuz" dillerde.

Bir gün köpek onu görmüş,
Yanına varıp yürümüş.

Ona vurmaya başlamış,
Lâf ile epey haşlamış.

Tekir kedi hep sabretmiş,
Aldırmadan çekip gitmiş.

Ama köpek bu, durur mu?
Isırmış sağını solunu

Kedi kaçmış, o yürümüş,
Gözünü öfke bürümüş.

En son kedi pek mecâlsiz
Köşeye sıkışmış hâlsiz

Köpek, “Fırsat budur.” demiş
Her yanını hep dişlemiş.

Kedi bakmış iş çetindir,
Köpek ise pek haindir.

Hem ısırıp sırıtıyor,
Zevk ile de kırıtıyor.

Kaçacak yer de hiç yokmuş,
Kedi artık yayda okmuş.

Köpek ise işkencede,
Bakmadan vurmuş yine de.

Kedi bir anda fırlamış,
Köpek havlamış hırlamış.

Kedi üstte o alttaymış,
Bir de ona lâflar saymış.

En son köpek kaçmış ordan,
Yara almış şurdan burdan

Kedi kazanmış savaşı,
Bunu duymuş bütün çarşı.

Merak ederek sormuşlar,
Etrafını hep sarmışlar.

Demişler bu nasıl oldu,
Olay nasıl vuku buldu.

Kedi anlatmış olayı,
Şaşmış çarşının alayı.

Biri demiş: "Sen uysaldın,
Nasıl vahşi şekil aldın?"

Kedi demiş: "Bu pek açık,
Ben uysalım değil kaçık."

Sıkışınca bir an gelir,
Kedi de arslan kesilir!

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 1551 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 11 2005 / Son Yayın Tarihi : 25 11 2005

AVA GİDEN


Bir zaman ormanda, bir aslan varmış.
Her gün mutlak, bir hayvanı avlarmış.

Bunu gören orman halkı demişler:
"Aslan kardeş bu nasıl av, ne işler?"

Aç olsan da tok olsan da avdasın,
Maşallah besili hem de tavdasın.

Fakat bu düşkünlük, bu av sevdası,
İyiye alâmet değil doğrusu.

Aslan demiş: "Ben böyleyim a dostlar,
Av ile semirdim, parladı postlar.

Avsız günüm, bana cidden zindandır.
Ne olacak, aldığım bir tek candır.”

Herkes kızgın, demiş zâlim aslana:
"Aslan, iyi sonuç vermez bu, sana."

Aslan, sırıtmış ve yürümüş gitmiş.
Bu kısa konuşma, burada bitmiş.
Yine günlerden bir gün, aslan avda…
Yine besili, hem vücudu tavda.

Yavaşça yaklaşmış, ala ceylâna.
Bakmış, kor gibi gözleriyle ona.

O sırada bir avcı da ordaymış.
Ceylanı vurmak için pusudaymış.

Tetiği çekmiş, ama karavana…
Bir ses duyulmuş o an yana yana.

Avcının kurşunu, ceylânı ıska,
Geçerek ulaşmış zâlim aslana.

Hayvanlar toplanmış, birden o yerde.
Şaşkınlık ve hayret varmış gözlerde.

O an, öne çıkmış ihtiyar kurt ve
Demiş: "Kader adâlet eder böyle.

Sanma zâlim, her gün yer ve tavlanır,
Bir gün gelir; ava giden avlanır."

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 1789 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 07 11 2005 / Son Yayın Tarihi : 17 11 2005

Üç Dükkan


Kaplumbağa, tilki, arslan,
Her biri dükkân açmışlar.
Birçok masraf nerden baksan,
Paraları hep saçmışlar.
Ama bunlar gerekliymiş,
Kime yeter, bir tek dükkân.
Bütün herkes varmış gelmiş,
Oradaymış bütün orman.

Onları tebrik etmişler,
Demişler: "Bereketli iş."
Her birini methetmişler,
Ve başlamış alış veriş.

Birinci gün hepsi dinçmiş,
Bol bol ticaret yapmışlar.
Yorgunluk onlara hiçmiş,
Paraları hep kapmışlar.
Ama diğer günler farklı,
Kaplumbağa pek tembelmiş.
Demiş: "Allah toplar halkı,
Oturmak ne de güzelmiş."

Ama bir tek dayanağı,
Dua imiş bay tembelin.
Yatıp uyurmuş bayağı,
Dermiş: "Rızka Allah kefilim."

Ama ne rızık gelirmiş,
Ne işe yarar müşteri.
Bir gün iflası belirmiş,
Olmayınca alın teri.

Tilki ise pek hamarat,
Hiç durmadan çalışırmış
Boş geçmezmiş bir tek saat,
İşi yoksa yük taşırmış.

Onun da duası eksik,
Hırsı ise bol bol varmış.
Ondan olmuş rızkı kesik,
Bereket hırstan kaçarmış.

Bir gün o da iflas etmiş,
Duayı unuttuğundan.
Dükkânını kilitlemiş,
Hırsı rehber tuttuğundan.

Ama aslan pek akıllı
Davranışları pek hoşmuş
Hem çalışkan, hem dualı
Karizmatik bir tip imiş.

Ne tembellik göstererek,
Şöyle yan gelip yatmış.
Ne de hırsa tam düşerek,
Madde batağında batmış.

Normal imiş her bir şeyi
Aşırıya hiç düşmemiş.
Kesmemiş dua etmeyi,
Çalışmaya hiç küsmemiş.

Onun için zengin olmuş
İflas ona uğrar mı hiç
Ömür boyu sıhhat bulmuş
Kalmış ruhu, bedeni dinç.

Mehmet Erdoğan


Bu masal 1551 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 29 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 06 11 2005

YAĞMURLU TAVUK, BAKLA VE KAVUK


Vaktiyle kötü sözlü bir adamcık yaşarmış,
Konuştuğunda bütün herkes buna şaşarmış.

Millet dalga geçtikçe tak etmiş ki canına,
Dayanamayıp varmış bir bilgenin yanına.

Anlatmış ahvâlini demiş çaresi nedir?
Bu kötü durum bana, alında bir lekedir.

Bilge demiş baklayı, koy dilinin altına,
O sana hatırlatır, hiç güvenme aklına!

Günler gelip geçtikçe, dili düzeliyormuş.
Bilge nereye varsa peşinden gidiyormuş.

Yine bir gün yürürken sicim gibi yağmurda,
Bir kız çıkıp balkona, bekleyin demiş burda.

İnsanlık adâbıdır, bir köşede beklemiş,
Islandıkça yağmurda içten içe kızarmış.

Derken yağmur kesilmiş, çıkıp kız gülümsemiş,
Çok teşekkür ederim gidebilirsiniz demiş.

Bilgede hâl kalmamış demiş ne ki hikmeti,
Bunca yağmur altında, çektirdin bu zahmeti?

Yanakları kızarıp, kız birazcık utanmış,
Şu iki beyit ile meseleyi anlatmış:

Siz buradan geçerken annem söyledi demiş
Sonra da hikâyeyi güzelce özetlemiş:

Sonra pişman olmazsın tepeli olur "tavuk"
Koyarken kuluçkaya eğer görürsen "kavuk"

Bilge çok sinirlenmiş, aklı ermemiş buna
La havle çekip önce, sonra dönmüş dostuna:

Senin sözlerinden, hak etti bu tatmayı
Sırası gelmiştir, ÇIKAR AĞZINDAN BAKLAYI!

Adam ya sabır demiş, sabrın sonu tatlıdır
Bunda da var bir hayır, belki çocuk haklıdır.

Bilge çok utanmış hatasını anlayınca
'Helâl be dostum!' demiş, cayma zorda kalınca!


Bu masal 1337 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 20 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 28 10 2005

TÜCCARIN OĞULLARI


Tüccarın küçük oğlu, öküzleri arabaya koştu.

Ticaret yapmak üzere yola koyuldu.

Gece gündüz demedi yol aldı.

Az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti.

Altı ay kış bir de güz gitti.

Öküzler çok yorulmuşlardı. Şetrebe hastalanmıştı. Yola devam edecek gücü kalmamıştı.

Adam, Şetrebe'yi bir arkadaşına teslim etti. Arabaya başka bir hayvan bağladı.

- Şetrebe iyileşince bize yetişirsiniz, diyerek yola devam etti.

Yine az gitti uz gitti.

Lale sümbül biçti. Soğuk sular içti.

Çok dağlar aştı, çok ovalar dolaştı.

Köyden köye ulaştı.

Diğer öküzü de hastalandı. Metrebe de güçsüz düşmüştü.

Adam, onu da yolda bıraktı. İyileşince yetişir, diyerek tekrar yola düştü.

Bu arada Şetrebe henüz iyileşmemişti. Yanına bıraktığı arkadaşı da sabırsızlanmıştı.

"Öküz öldü derim" diyerek Şetrebe'yi yalnız başına bırakıp ayrılmıştı yanından.

Çok geçmeden Şetrebe iyileşmişti. Kırlara, çimenliklere yayılmaya gitmişti.

Şetrebe'nin kayfi yerindeydi. O bahçe senin bu bu tarla benim geziyordu.

Yemyeşil çimenlerde yayılmaktan çok semirmişti.

Öyle bir duruma gelmişti ki, görenler tanıyamazdı.

Şetrebe'nin yaşadığı orman yemyeşildi. Çeşit çeşit ağaçlar yükselirdi. Bitişiğinde gür otların fışkırdığı çayırlık uzuyordu. Şetrebe, burada karnını doyurdu. Buz gibi pınardan su içti. Keyif içinde gezinirken bağırmaya başladı.

Böğürtüsü dört bir yana ulaştı.

Ormanda hayvanların kralı Arslan'a kadar gitti sesi.

Arslan bu sesi daha önce hiç duymamıştı.

Korktu, tir tir titremeye başladı.

Fakat kimseye belli etmedi korkusunu.

Herkes onu korkusuz sanıyordu. Ormanın hakimiydi. Hiçbir şeyden korkmazdı. Fakat bu duyduğu ses garip bir şeydi.

Arslan, ormanın yüksek bir yerinde oturmaktaydı. Sarayı buradaydı. Çevreyi rahatlıkla görebiliyordu.

Saraya yakın bir yerde iki çakal yaşardı. Zeki mi zekiydi bu çakallar.

Saraya yakın olmalarına rağmen, öyle olur olmaz zamanlarda Arslan'ın yanına gidemezlerdi.

Birinin adı Kelile, diğerinin adı Dimne'ydi.

Dimne, bulunduğu yerden Arslan'ın korktuğunu gördü, durumu arkadaşı Kelile'ye duyurdu.

Kelile:

- Bizim üzerimize görev değil, dedi. Kralımızın nasıl bir durumda olduğundan bize ne. Onun emirlerine uymakla yükümlüyüz. Gerisi bizi ilgilendirmez.

Dimne:

- Haklısın, dedi Kelile'ye.

Kelile:

- Öyle olur olmaz işlere burnumuzu sokmamalıyız, diyerek sürdürdü konuşmasını. Bu konuda bir hikaye biliyorum, dedi.

Dimne, merak etti:

- Anlatır mısın? diye sordu Kelile'ye.

- Tabi, niye olmasın, dedi Kelile.

Ve anlatmaya başladı.

Hikaye, burnunu her işe sokan bir maymun hakkındaydı.


Bu masal 1254 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 09 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 17 10 2005

İKİ ARKADAŞ


Vaktiyle ülkelerden birinde Salim ve Ganim adında iki arkadaş yaşardı. Bir gün birlikte geziye çıktılar.

Az gittiler uz gittiler.

Dere tepe düz gittiler.

Gide gide bir çöle vardılar. Geniş, engin bir çöldü burası. Aç kaldılar susuz kaldılar. Güç bela çölü geçtiler.

Tekrar düştüler yola.

Sonunda yüce bir dağa ulaştılar. Eteğinde büyük bir havuz vardı.

Çevresi, rengarenk çiçeklerle donanmıştı. Ağaçlar yeşilliklerini havuza taşırmışlardı. Cennet gibiydi sanki.

İki arkadaş nasıl da yorulmuşlardı.

Havuzda bir süre dinlenmek istediler.
Kenara oturdular. Yanlarında getirdikleri azıktan biraz yediler. Havuzun suyu oldukça serindi. Ellerini yüzlerini yıkadılar.

Çevreyi seyrederken gözlerine bir şey ilişti. Gidip baktılar. Mermer bir levha. Üzerine ilginç bir yazı.

Okudular. Çok şaşırdılar.

Şöyle diyordu yazıda:

"Ey yolcu! Bir yolculuğa çıkmak ister misin? Sonuçta seni sonsuz bir mutluluk bekliyor. Atılmak istersen eğer bu maceraya, önce havuzu, yüzerek karşıya geç. Orada taştan bir arslan heykeli göreceksin.

Şayet onu omuzlayıp bir çırpıda şu dağa çıkarabilirsen, sınırsız bir mutluluğa erişeceksin.

Fakat çıkacağın yol çok sıkıntılıdır, yorucudur. Yokuş diktir. Yolda ayağına dikenler batacak, çalılar takılacak. Yırtıcı hayvanlarla karşılaşacaksın. Onlardan kurtulmak güçtür. Bütün bunları yenersen, sonuçta mutlu olacaksın"

İki arkadaş donup kaldılar.

Bir süre sessizce durdular. Sessizliği önce Salim bozdu:

- Ben , dedi, böyle sonu belirsiz bir maceraya atılmam.

Ganim itiraz etti:

- Zahmetsiz bir şeye ulaşılmaz. Sıkıntı çekmeden insan mutlu olamaz.

Salim, düşüncesinde kararlıydı:

- Hayır, dedi, ben onca tehlikeyi göze alamam.

Ganim:

- Sen kabul etmezsen etme, dedi, ben şansımı deneyeceğim.

Salim korkmuştu.

Arkadaşına acıyordu.

- Bari, dedi, senin karşılaşacağın tehlikeleri görmeyeyim.

Ve uzaklaştı oradan.

Ganim, korkusuzdu. Fakat, yine de bir ürperti duymuyor değildi yüreğinde.

Bildiği bütün duaları birer birer okuyarak atladı havuza.

Yüzmeye başladı. Gittikçe güçten düşüyordu. Güç bela karşıya ulaşabildi.
Havuzun diğer ucuna varınca derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı. Bir süre dinlendi, soluklandı. Çevreyi seyretmeye başladı.

Taştan yapılmış arslan heykeli karşısındaydı. Kuşkulu kuşkulu yaklaştı. Gücünü toplayıp heykeli sırtladı.

Yine, okuyarak bildiği bütün duaları, dağa yükselen dik yokuşa doğru yürümeye başladı. Yokuş soluğunu kesiyordu. Oldukça dikti.

Omzundaki heykelse sanki gittikçe ağırlaşıyordu. Nefes nefese kalmıştı. Durup dinlenmek istedi. Yokuşta durmanın tehlikeli olacağını düşünüp vazgeçti. Anasından emdiği süt burnundan gelmişti.

Sonunda dağın doruğuna varmıştı.

Oflaya puflaya heykeli taşıdı doruğa.
Yere koyar koymaz arslan dile gelip kükredi.

Öyle bir kükreyişti ki bu, dört bir yana korkunç bir gürültü halinde yayıldı.

Dağın arkasında büyük şehirler vardı.

Arslanın kükreyişi kantlere kadar ulaştı.
Sesi duyan bir gurup insan Ganim 'in bulunduğu yere doğru geliyordu.

Ganim şaşkınlık içindeydi. Bir arslana; bir de üzerine doğru gelen kalabalığa bakıyordu. Hiç bir şey anlamadı.
Kalabalıktan çok korkmuştu.

"Aman Allahım, nedir bu başıma gelenler?" diye söylenmeye başladı.

Kalabalık gittikçe yaklaşıyordu. Ganim 'deki gerilim son sınıra ulaşmıştı.

Fakat korkusu boşunaydı. Topluluktan birkaç kişi öne çıktı.

Ellerinde süslü padişah giysileri vardı. Sessizce yaklaştılar.

Kaftan'ı Ganim 'e giydirdiler. Başına büyük bir kavuk oturttular.

Güzel bir Küheylan'a bindirdiler ve şehre doğru yola koyuldular.
Ganim, şimdi çok sevinçliydi.

"Başıma devlet kuşu kondu galiba" diyordu.

Yine de hayretler içindeydi. Kalabalıktan birisine sordu.

- O gördüğünüz arslan ve havuz tılsımlı şeylerdir, cevabını aldı.

Bir başkası:

- Bizim padişahımız ölünce, dağdan arslanın kükremesini bekleriz. Arslan kükreyince yeni hükümdarımızın geldiğini anlarız, dedi.

KELİLE VE DİMNE'DEN ALINMIŞTIR.


Bu masal 861 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 01 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 08 10 2005

YÜREK AVCISI


Ölüm kusan tüfeğini kaptığı gibi palabıyık,
Doğru karşı köyün kayalıklarına yollandı.
Avcılıkta ondan iyisi yoktu
Yayılmıştı namı dokuz köye
Ayı, kurt, tilki, tavşan
Ne görürse tek atışta devirirdi,

Ve avlandıkça nasır bağlardı yüreği
Vurduğum candır,
Allah’ın yarattıklarındandır,
Kimi annedir, kimi yavrudur, demeden
Devirirdi güzelim bedenleri

Sonra koşarak varırdı yanına yaralının
Bir çift çaresiz bakıştan hiç etkilenmeden…
Atardı sırtına koca gövdeyi,
Tutardı köyün yolunu
Kim bilir kaç yavruyu annesiz,
Kaç anneyi yavrusuz bırakmıştı palabıyık!

Palabıyık, palabıyık!
Hangi illetten bulaştı yüreğine, bu kadar acımasızlık?
Hangi gece kararttı merhamet kandilini.

Şimdi de karşı köyün kayalıklarına dadandı palabıyık
Ne ister ki bilmem sevimli güvercinlerden,

Kayalıklara yaklaştığında saklandı çalılığın arkasına,
Kovuklarda gölgelenen güvercinleri sinsice gözetledi.
Sonra, koyu gölgelikteki kümeyi kestirdi gözüne
Bastı tetiğe, kıyameti hatırlatan bir gürültü koptu kayalıklardan,
Saçmalar birer ölüm zakkumu gibi fırladı namludan
Bu sinsi tuzaktan kurtulmak kimin haddine!
Güvercinlerden birkaçı nazenin kanatlarını daha kımıldatmadan
Buldu narin bedenlerini yumru demircikler

Yara almayan birçok güvercin havalanıp uzaklaştı kayalıklardan
Kader bu ya, çifte yavrusu yumurtadan daha yeni çıkmış,
Alaca güvercin de kanadından yara aldı, oracığa uzanıverdi.
Ak güvercin baktı, biricik dostu kıvranıyor yerde
Yüreği uçmaya, uçup da kurtulmaya elvermedi
Yaralı dostunun yanında kalakaldı
Vücudu sapasağlam, ama ah yüreği yaralı...

Palabıyık koşarak geldi, bir bir topladı, vurduklarını
Sıra alaca yaralıyla, ak sağlama gelmişti
Önce alaca yaralıyı yerden aldı ve baktı ki
Hayret ki hayret! Ak güvercin, yaralı da değil,
Duruyor öylece ayakta, ne uçuyor, ne çırpınıyor,
Öylece palabıyığa dikmiş gözlerini mahzunca…

Neden uçup gitmiyordu, bir türlü anlayamadı.
O an aklı başından gitti palabıyığın
Allah’ım, hayatımda böyle bir şey görmedim, dedi
Ve ak güvercini alıp götürmeye elvermedi yüreği
Hayret yüreği kaskatıydı ama bu sefer biraz yumuşamış mıydı?
Yoksa bileğinin maharetiyle vurmadığını almak mı istemiyordu?
Ak güvercini kayalıklardan aşağı fırlattı, uçup gitsin diye
Güvercin kanatlandı, havada bir iki tur attı, sonra
Kendisini seyreden palanın koluna gelip kondu tekrar,
Olamazdı bu, hiç olamazdı.
Bir güvercin kendi isteğiyle ölüme gülemezdi!
Ben varayım yanına o uçmasındı
Ben fırlatayım uçup kurtulsun diye, o tekrar geri dönsündü
Bu asla olamazdı!
Diye geçirdi içinden bizim pala.

Ak güvercin, palanın elindeki yaralı dostunu
Başıyla, kanatlarıyla okşamaya, ona bağlılığını göstermeye başladı o an
Palabıyık daha da şaşırdı olan bitene
Bir şey yapamadı orada öylece kalakaldı dakikalarca
Sonra oturdu olanları düşünmeye başladı

Ve o sırada yakınından birtakım seslerin geldiğini fark etti.
İyice dikkat etti, yavru güvercin sesiydi
Alaca güvercini aldığı yerin yakınında
Kayalığın kovuğundan geliyordu yavru sesleri
Eğildi baktı iki yavrucuk yuvada cıvıldaşıp duruyordu,
Çok şey söylemek isteyip de hiçbir şey söyleyemedikleri,
O mazlum duruşlarından anlaşılıyordu.
Palabıyık bir şeyler anladı sanıyorum,
Taştan farksızdı belki yüreği; ama hep böyle kalacak değildi ya
Taş da yeri geldiğinde erimez miydi,
Eriyip bir merhamet anıtı kesilmez miydi:

O an elindeki yaralı alacayı yavruların yanına bıraktı,
Zavallı hemencecik uzattı başını görünce yavrularını
Güvercince bir okşama, bir sevinç, bir cıvıldaşma…

Palabıyık o an kendi ailesini, çocuklarını düşündü,
Öksüzlüğün ve yetimliğin yüreklerde bıraktığı derin izi hatırladı,
Dağılmış bir yuvanın hazin manzarasını hatırladı,
Yok yere bir canlıya kıymanın faturasını hatırladı…

Bereket ölümcül bir yara değildi alacanınki
Pala, kendini kınamaya başladı:
Sahi, ben ne yapıyorum!
Yıllardır anneleri yavrusuz, yavruları annesiz bırakıyorum
Hayvan da olsa, nice hayatın dengesini alt üst ediyorum.
Hele ki bugüne kadar avladığım onca zavallı hayvanın ilenciyle
Düşüp bir çukura geberip gitmemişim,
Tövbe olsun bundan sonra, avcılığa elveda!

Kaptığı gibi tüfeğini namlusundan
Kayalıklara vura vura paramparça etti bu ölüm makinasını
Ve belindeki mermi kuşağını da söküp aldı,
Aşağıdaki derin ırmağın sularına fırlatıverdi.
Sonra alacanın yaralı kanadını bir güzel sardı,
Bıraktı yavrularının yanına.

Hayatının dersini vermişti palaya, ak güvercin.

Aldı eline pişmanlık gözyaşları eşliğinde
Tatlı öpücükler kondurarak
Ak güvercini de yaralı alacanın yanına bıraktı,
Sonra oradan gerisin geri uzaklaştı

Aradan birkaç gün geçmişti
Palabıyık, kayalıklara geliyordu zaman zaman,
Bu sefer tüfeksiz, hışımsız, kinsiz
Ve avucunda ölüm kusan mermiler yerine yemler…
Hem de yaralının yarasına bakıyordu
Yaptığı büyük hatayı tamire uğraşıyordu
Görenler şaşırıp kalıyordu
Palanın son günlerdeki haline

Bilmiyorlardı ki beyaz bir güvercinin
Onu ta yüreğinden avladığını!
Avcılık denen vahşice zevkin,
Merhamet meltemiyle kökünü kuruttuğunu

M.Said TÜRKOĞLU


Bu masal 802 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 22 09 2005 / Son Yayın Tarihi : 30 09 2005

YUNUS DEDE'NİN HEYBESİ


Ülkelerden bir ülkede Yunus Dede diye gül yüzlü, gül yürekli bir ihtiyar yaşarmış. İnsanlara yardım etmeye üşenmez, iyilikten başka bir şey düşünmezmiş. Bir gün bakmış ki şehir halkı yavaş yavaş kötülüklere yöneliyor. Şunlara güzel bir ders vereyim, demiş. Eline bir değnek, sırtına bir heybe alıp çıkmış sokağa. Bir yandan yürüyor, yürürken de sesinin çıktığı kadar bağırıyormuş:
- İyilikler alırım, kötülükler satarım! Çerçi geldi, çerçii!
Onu bu hâlde gören halk, şaşırmış. Merak edip sormuşlar:
-Bu ne hal Yunus Dede? Çerçilik de nereden çıktı? Hem böyle çerçilik olur mu hiç? Kimse sana kendi iyiliğini satmaz, kimse de senin kötülüğünü almaz.
Yunus Dede heybesini düzeltmeye çalışarak dertli dertli cevap vermiş:
- Sormayın dostlar! Benim derdim bu heybeyle. Bu heybenin arka gözüne yaptığım iyilikleri, ön gözüne de kötülükleri koyuyorum. Kötülükler arttıkça belim bükülüyor, bastonsuz yürüyemiyorum. Onun için kötülükleri satıp iyilikler almak istiyorum...
Şehir halkı Yunus Dede’nin hâline acıyıp ona akıl vermeye çalışmışlar:
- Yahu Dede, bundan kolay ne var! Madem ki bütün sıkıntın heybenin ön gözüyle, sen de onun yerini değiştiriver!
Yunus Dede acı acı gülümsemiş:
-Onu ben de denedim dostlar! O zaman daha kötü oluyor hâlim. Heybenin ön gözündeki iyiliklere aldanıp daha çok kötülük yapıyorum. Bu sefer heybenin arka gözündeki yük o kadar çoğalıyor ki, belim arkaya doğru bükülüyor. Bu sefer geri geri gitmek zorunda kalıyorum. Hem siz boş verin beni de kendi heybenizin gözlerine dikkat edin!
Halk alay edercesine:
-Sen hayâl görüyorsun herhalde Yunus Dede. Bizim sırtımızda seninki gibi heybe falan yok, demişler.
Yunus Dede biraz düşündükten sonra:
-Dostlar, demiş. Benimki gibi görünmese de aslında herkesin bir heybesi vardır. Siz yine de dikkatli olun!
Halkın bir kısmı:
-Yunus Dede hiç de boş konuşmuyor, sakın sağımızdaki ve solumuzdaki meleklerden bahsediyor olmasın, deyip kendi davranışlarını gözden geçirmişler.
Halkın diğer bir kısmı da:
-Vah vah! Zavallı Yunus Dede hem sağlığını hem de aklını kaybetmiş galiba, deyip eski yaşantılarına devam etmişler.
İnsanların kimisi derin derin düşünedursun, kimisi de boş boş konuşadursun Yunus Dede devam etmiş yoluna:
- Çerçi geldi, çerçii! İyilikler alırım, kötülükler satarım! Çerçi geldi, çerçii! Herkes heybesine dikkat etsin!

Bestami Yazgan


Bu masal 717 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 09 2005 / Son Yayın Tarihi : 20 09 2005

YILAN İLE ADAM


Eski zamanlarda bir beldede fakir bir adam varmış. O kadar fakirmiş ki, köyün çoban bile ondan zenginmiş. Adam bir gün dağda oduna giderken sıcaktan bunalmış vaziyette ağzını ayırmış sanki "Su! Su!" diye bağıran bir yılan görmüş. Adamcağız kendi kendine yılanı sulaması lazım geldiğini düşünmüş. Araya araya bir miktar su bularak yılanın üzerine dökmüş. Yılan da hakikaten susuzluktan yanmakta olduğundan adamın döktüğü suyu büyük bir zevkle yalamaya başlamış ve adamdan memnun olduğunu belirten bir tavırla oradan çekip gitmiş. Birkaç gün sonra, adam yine ormana gittiğinde yılanı görmüş, yılan da adamı görünce boynunu bir tarafa kıvırarak

-Ne yapayım ben? der gibi çekip gitmiş...

Fakat adam dağdaki işini bitirip de evine dönerken yine yılanla karşılaşmış. Fakat bu sefer yılanın ağzında bir altın varmış, adamı görünce oraya adamın geçeceği yola bırakıp çekip gitmiş. Adam da altını alarak eve gelmiş. ikinci gün yılandan memnun olduğu için sevinçle bir kaba süt doldurarak yılanı gördüğü yere varmış ki yılan yine ağzında bir altınla adamı bekliyor. Adam sütü bir yere bırakmış yılan da hemen ağzındakini bırakarak süte koşmuş. Adam da altını alarak geri dönmüş ve arkadaşlık başlamış. Yani adamdan süt, yılandan altın... Derken adam zengin olup hacca gitmeye karar vermiş., oğluna da meseleyi uzun uzun anlatarak her gün bir şişe süt götürüp altını almasını söylemiş. Adam hacca gittikten sonra çocuk bir gün sütü götürmüş altını almış, ikinci gün, ben demiş her gün süt götüreceğime yılanı takip eder altının yerini öğrenir onu öldürürüm . Ondan sonra da altınların tamamını alır yılana süt getirmekten kurtulurum, demiş.Hakikaten ikinci gün sütü getirip altını aldıktan sonra , gitmeyip yılanı beklemiş. Yılan tam deliğine başını sokmuş, kuyuğunu da çekeceği zaman çocuk elindeki balta ile yılanın kuyruğunu kesmiş. Fakat yılan can havliyle çıkarak çocuğu sokup öldürmüş ve deliğine geri girmiş ama ölmemiş. Adam hacdan gelip durumu öğrenmiş ama yine de yılana minnettar olduğu için süt götürmeyi ihmal etmemiş. Bir gün sütü götürdüğünde yılana:

-Kabahat bizim çocukta, ben sana süt getirmeye devam edeyim, sen de bana altın getirmeye devam et! dediğinde yılan getirilen sütü içip lisanı hal ile şöyle demiş:

-Arkadaş, bu zamana kadar böyle devam ettik. Fakat bende kuyruk , sende de çocuk acısı olduğu müddetçe biz dost olamayız. en iyisi sen de ben de rızkımızı başka yerlerde arayalım , deyip çekip gitmiş. İşte meşhur darb-ı mesel böyle vuku bulmuş.

Hulusi Mutlu Ertan



Bu masal 687 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 09 2005 / Son Yayın Tarihi : 12 09 2005

ALTIN NEREDEYMİŞ?


Evvel zamanlarda bir çiftçi varmış. O çoğu zaman tarlasında çalışırarak ailesine bakarmış. Onun üç oğlu ise çok tembelermiş. Bir gün bu çiftçi hastalanarak ölmüş. Babalarının ölümünden sonra, kardeşler çiftçiliği becerememişer ve gitgide fakirleşmişler.
Çifçinin iyi dostu olan komşuları onların bu halini görüp onların evine gelmiş. Ve onlara şöyle demiş:
-Niye bu haldesiniz? Yoksa babanızın altınlarını harcayıp bitirdiniz mi? diye sormuş.
-Ne altın mı? Babam bize altını olduğunu söylememişti!
-Demek size altınlardan bahstemedi! Son gunlerinde çok hastaydı zaten. Unutmuş demek ki! Bana tarlalarından birine altın sakladığından bahsetmişti. Tarlalarınızı iyice kazarsanız, altını bulursunuz, deyip gitmiş. Ve hemen tarlalarını kazmaya başlamışlar, ama atını bulamamışlar. Sonunda altınlardan ümitlerini keserek komşularının evine gitmişler:
-Tarlaların her karışını kazdık, fakat altın maltın bulamadık. Ya sen ya da babam bizi kandırdı, demişler.
Komşuları:
-Acele işe şeytan karışır, çocuklar. Tabii ki, toprağı sulamazsanız toprak yumuşamaz ve derin kazamazsınız. Altını da bulamazsınız. Babanız bana yalan söylecek bir adam değildir. Ama siz de haftalardan beri kazıyorsunuz, çok yoruldunuz. Hem kazmaya devam ederseniz, ekim işleri geç kalır tarlayı da ekemezsiniz. En iyisi siz şimdilik kazmaya ara verip tarlalarınızı ekin. Daha sonra da bol bol sulayın. Ekini biçtikten sonra toprak kuru olursa hiç kazamazsınız. O altını daha derinlere gömmüştür. Gençler de çaresiz komşularının dediklerini yapmaya karar vermişler.
Onlar da komşunun söylediklerini yapmışlar tarlaya güzelce ekin ekip hasat zamanı gelince de biçmişler. Toprak iyi kazılıp iyi sulandığı için çok mahsül vermiş. Mahsülü satınca iyi para kazanmışlar. Ama bununla yetinmeyen bu üç kardeş tekrar altınları aramaya koyulmuş. Kazmaktan yorulan büyük kardeş:
-Eğer tarlaları ekmek için bu kadar çok kazsaydık, bugün buralarda altın aramak zorunda kalmazdık. Hiç olmazsa şu kazdığımız toprağa soğan ekelim de bunca emeklerimiz boşa gitmesin. Soğanları ekip sulamaya devam etmişler. Toprağa her attıları tohum yeşermiş iri soğan olmuş. Soğanları sata sata bitiremiyorlarmış. Bunlar böylece soğanlarla uğraşırlarken, bir gün komşuları gelmiş.
-Nasılsınız? Son zamanlarda bana da gelmez oldunuz. Her hâlde altını buldunuz artık, demiş.
-Altın bulamadık. Ama şu soğanlar sayesinde altın bulmuş gibi olduk.
-Haklısınız. Gerçekten de babanızın hiç altını yoktu. O her zaman ekinen kazandığıyla geçiniyordu. Siz ise, babanız ölünce ekine bakmadınız. “Burada altın var.”demezsem sizi çalıştıramayacağımı iyi biliyordum. Artık altını nasıl elde etmeniz gerektiğini iyi biliyorsunuz, demiş.
-Doğru söylüyorsunuz! Bize verdiğin dersi asla unutmayacağız. Artık altını bulacağız. Ona teşekkür etmişler ve çalışarak yeni bir hayata başlamışlar.




Bu masal 741 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 27 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 03 09 2005

GÜLMEYİ UNUTAN ASLAN


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, seyreden, seyrân eden çokmuş; ama masal anlatan yokmuş. Akıllısı varmış, uslusu varmış ama bizden daha mutlusu yokmuş. Ne ise canım, hoppala hoptan, gayrı bahsetmeyelim yoktan, geçelim bu hikâyelerin hepsini toptan...
Bir varmış bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Bir zamanlar büyük bir ormanın içerisinde çok güçlü, kuvvetli bir aslan yaşarmış. Dille tarif edilmez ki edeyim. Şarkıyla söylenmez ki söyleyeyim. İyisi mi ben size bir masal anlatayım.
Bu bizim aslanın en büyük özelliği yüzünün hiç gülmemesiymiş. Bundan dolayı da hiçbir hayvan yanına yaklaşamaz, hiçbir çiçek onunla koklaşamazmış. Onunla karşılaşmamak için bütün hayvanlar fersah fersah kaçar, kazara karşılaşınca da köşe bucak saklanırlarmış. Bakmışlar bu böyle olmayacak. Ne hayvanlar rahat ediyor, ne de bizim aslan gülüyor. Hayvanlar toplanarak bu duruma çare aramaya koyulmuşlar. Günlerce, hatta aylarca kafa yormuşlar, ama kimse cesaret edip de aslanı güldürme işini üzerine almak istemiyormuş. Bir gün orman sakinlerini hayrete düşüren bir olay olmuş. Kendisinden hiç beklenmeyen bir tavırla Pamuk: “Ey ormanın kıymetli sakinleri!” demiş, “Liderimiz aslan son zamanlarda iyice somurtkanlaştı. Biliyorsunuz, onu bu hâle biz getirdik.” Pamuk bu yollu cümlelerle sözüne devam ederken tilki hemen ileriye atlayarak: 'Kedicik' demiş. “Ne söylemek istiyorsan hemen söyle bizim de kendimize göre işimiz gücümüz var. Ne diye lâfı ağzında geveleyip duruyorsun.” Bu beklenmedik tepki karşısında kaplan, kaşlarını çatmış ve tilkiye sert sert bakarak: “Aslanı bu hâle düşüren senin gibi sözünde durmayanlar değil mi tilki?” diye çıkışmış. Suçunu anlayan tilki hiçbir şey söyleyemeden, yaptığı hatayı anlayarak özür dilemiş. Bundan sonra kim konuşursa konuşsun kimsenin sözünü kesmemeye söz vermiş. Neden sonra kaplan, “Güzel ormanımızın kıymetli üyeleri!” diye seslenerek konuşmaya başlamış: “Değerli arkadaşlar, sizin de bildiğiniz gibi yapılan güzel işler kişinin değerini arttırır. Biz şimdi biricik arkadaşımız Pamuk'un sözünü kesmiş durumdayız. Bu davranış hiç de hoş olmayan bir davranıştır. Sakinlerimizin hepsinin söz hakkı vardır. Eğer akla uygun bir fikir olursa uygulama konusunda hiç tereddüt etmeyiz. Arkadaşımız Pamuk konuşurken sözünü kesmeden dinleyelim olur mu?”
Kaplanın konuşması biter bitmez bütün orman sakinleri tamam der gibi başlarını öne doğru eğmişler, Pamuk'un teklifinin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlarmış. Pamuk tekrar toplandıktan sonra: “Değerli arkadaşlar!” diyerek söze başlamış. “Hepimiz hatamızı anladık ama bu, aslanın moralinin düzelmesine yetmiyor. Zaten o da yaşlandı, belki de ömrünün son günlerini yaşıyor. Bir defa bile olsa gülmesi bizim için ne kadar mutluluk verici olur değil mi? Arkadaşlar eğer müsaade ederseniz, belki de hayatıma mal olacak bir şeyi yapmak istiyorum: Aslanı güldürmeyi.”
Orman sakinleri Pamuk'un ne yapacağını sabırsızlıkla beklerken Pamuk, uygulayacağı planı açıklamamayı yeğlemiş. Herkes onun ne yapacağını merak ediyormuş. Pamuk ise hemen her saniye aslanı kolluyormuş. Derken bir gün sabah güneşinden en güzel şekilde istifade etmek isteyen aslan, güneşe karşı kendini vermiş bir şeyler düşünüyormuş. Pamuk, tam zamanı diye düşünmüş, bütün cesaretini toplayarak aslanın karnına sıçrayıp onu aralıksız gıdıklamaya başlamış. Aslan daha ne olduğunu anlayamadan kahkahalarla gülmeye başlamış. Gülmekten neredeyse yırtılacakmış. Bir türlü yerinde duramıyormuş. Öyle çok gülüyormuş ki, sesine ormanın bütün sakinleri toplanmış. Aslanı bu hâliyle gören arkadaşları sevinç gözyaşı dökerken, bütün güçleriyle Pamuk'u alkışlıyorlarmış. Çünkü Pamuk kimsenin yerine getiremediği bir görevi eda etmiş.
Pamuk, aslanın karnını gıdıklamayı bıraktıktan sonra ondan af ve özür dilemiş. Aslan ise aslında kendisinin bütün arkadaşlarından özür dilemesi gerektiğini söylemiş ve bütün arkadaşlarına bundan sonra asla somurtkan olmayacağına dair söz vermiş.
İşte o gün bu gündür bizim aslan hiç durmadan güler, gülünce de yüzünden güller dökülürmüş.

Cemalettin Yazıcı


Bu masal 697 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 19 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 26 08 2005

ŞİRİNKENT MASALI


Şehirlerden bir şehirmiş işte.
Şirin mi şirin. İnsanların şirin, çocukların şirin olduğu bir şehir.
Ben diyeyim Şirinkent, siz deyin Şirinyer...
Evlerde insanlar akşam olunca sobaların etrafında veya ocak başında kestane pişirerek, mısır patlatarak birbirlerine hikâyeler, masallar anlatarak geçirirlermiş.
Zaman az gitmiş, uz gitmiş. Günler, aylar, hatta asırlar geçmiş. Şehirde bazı değişiklikler olmuş tabiî; ama değişmeyen şey ocak başı sohbetleriymiş. Çocuklar ninelerinden, dedelerinden masallarını dinler, ondan sonra giderlermiş uyumaya.
İlk önce ocağın üzerinde duvara asılı idare lâmbası tıpış tıpış kalkmış yerinden ve eski eşyaların arasına oturmuş usulca. Eve elektrik gelmiş ve oda pırıl pırıl aydınlanmış akşamleyin.
O günlerde evin baş köşesine bir âlet konmuş. Sadece evin en büyüğü belirli zamanlarda düğmesini çeviriyor ve odayı tanınmadık sesler dolduruyormuş. Haber veriyormuş, türkü söylüyormuş. Radyo, ocakbaşı sohbetlerine engel olmamış yine de.
Bir gün şehrin en kenarındaki evin bacasına bir kuş konmuş. Kimsenin bilmediği bir kuşmuş bu. Herkes bunu hayra yormuş ve kimse dokunmamış kuşa.
O gün akşam olunca evin masalcı ninesi erkenden uyuyuvermiş. Ev sakinleri bunu da hayra yormuş. Nine yatağında uyurken sürekli gülümsüyor, ara sıra bir şeyler anlatıyormuş. Evdeki çocuklar dikkatle dinleyince bunun bir masal olduğunu anlamışlar. "Masalcı ninemiz, bize masalını anlatamadan uyuduğu için rüyasında anlatıyor." diye yorumlamışlar.
Sonraki gün o güzel kuş komşunun çatısına konmuş. Akşam, evdeki masalcı dede erkenden uyuyuvermiş. Ev sakinleri bunu da hayra yormuş. Dede, yatağında uyurken sürekli gülümsüyor, ara sıra bir şeyler anlatıyormuş. Evdeki çocuklar, dikkatle dinleyin ce bunun bir masal olduğunu anlamışlar. "Masalcı dedemiz, bize masalını anlatamadan uyuduğu için rüyasında anlatıyor." diye yorumlamışlar.
O güzel kuş, her gün başka bir evin çatısına konmuş ve aynı şeyler o evde de yaşanmış. Şirinkent'in insanları bu olayı hayra yorduklarından ev dışında birbirine anlatmıyorlarmış.
Ve kuş son eve de konmuş. Şirinkent'in insanları, her gün kuşu takip ediyormuş ve kuşun kendilerini bırakıp gitmesinden korkuyormuş. Bazıları ise kuşun tekrar ilk eve dönebileceğini umuyormuş.
Kuş son evde de sabahlamış.
Sabah herkes aynı vakitte uyanmış.
Her şey eskisi gibi gayet normalmiş.
Güneş, yükselmiş ve insanların kalbini ısıtmaya başlamış.
Şehrin batı tarafındaki girişten bir araba gelmiş ve kuşun ilk konduğu evin önüne yanaşmış.
Büyük bir özenle indirdikleri büyük bir koliyi içeri taşımışlar ve kolinin içinden çıkardıkları şeyi evin baş köşesine yerleştirmişler.
Evdekilerden birisi de çatıya o zamana kadar kimsenin görmediği bir şey yerleştirmiş ve oraya bağladığı kabloyu aşağı sallandırmış.
Kahvaltılarını yapan ev sakinleri heyecanla o şeyin karşısında bekliyorlarmış. Her şey tamamlanınca ekranda bir şeyler görülmeye başlamış ve oturup seyretmişler; hatta o kadar dalmışlar ki, o gün işe bile gitmemişler. Gerçi o gün pazarmış.
Tam o esnada, görüntünün geldiği anda, o güzel kuş acı bir çığlık atmış ve çatıdan havalanıp gitmiş.
O gün akşam olup ocakbaşına toplanan Şirinkentliler birbirlerine masal anlatmamışlar; çünkü akıllarına masal gelmiyormuş. O günün konusu, şehre gelen ve adına televizyon denen kutuymuş. Çocuklar, bir iki mızmız etse de onlara masal anlatan olmamış. O günden sonra Şirinkent, masalı bir daha hatırlayamamış. Zaten o kuş, bütün masalları alıp gitmişmiş.







Bu masal 759 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 10 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 18 08 2005

ZÜMRÜDÜ ANKA MASALI


Bir varmış, bir yokmuş. Az gidilen uz gidilen dere tepe düz gidilen vadinin orta yerinde Oyma Pınar adı verilen bir köy varmış. Bu köyün halkı masallarda bile eşine zor rastlanır bir mutluluk içinde huzurlu mu huzurlu bir hayat sürerlermiş.
Bu köyde Satı teyze isminde bir teyze ve Koçak isminde bir de oğlu yaşarmış. Koçak bir gün akşam annesinden kendisine bir masal anlatmasını istemiş. Annesi de başlamış anlatmaya. Zümrüdüanka kuşundan, Sultan Elması'ndan ve başka dünyalardan haber vermiş. Tabiî bizim Koçak başlamış hayâl kurmaya. Zümrüdüanka kuşunu düşünmüş, Sultan Elması’nı düşünmüş. Bir gün ormana oduna gitmek için yola koyulmuş. Koyulmuş da, işte ne olmuşsa o zaman olmuş, Koçak bir de ne görsün... Bir kanadı garpta bir kanadı şarkta, rengi yemyeşil parlaklığı göz kamaştıran güzel mi güzel bir kuş görmüş. Önce korkmuş, sonra kuşun: "Korkma yaklaş!" demesiyle korkusu gitmiş ve yaklaşmış. Kuş:
- Ben Zümrüdüanka kuşuyum. Eğer Sultan Elması'na kavuşmak istiyorsan söylediklerimi yapmak zorundasın. Koçak hemen atılmış:
- Sultan Elması için elimden gelen her şeyi yaparım.
- O hâlde iki şişe şerbet ve bir de terimi silmek için yumuşak bir havlu al ve gel.
Koçak Zümrüdüanka kuşunun söylediklerini yerine getirmiş ve Zümrüdüanka kuşunun sırtına binerek gözlerini kapatmış.
Zümrüdüanka kuşu:
- Ben gözünü aç diyene kadar sakın gözünü açma. Yoksa ikimiz de yanarız, demiş ve birinci şişe şerbeti içmiş. Her kanat çırpışında bin yıllık yol almış ve üçüncü kanat çırpışından sonra bir yere konmuş. Neden sonra Koçak'a 'Gözlerini aç.' demiş. Koçak gözlerini açmış ki bir de ne görsün, dünyada görmediği ışıltılar, parıltılar... Hangi yana bakacağını şaşırmış. Zümrüdüanka kuşu Koçağı çağırmış ve 'Bak Koçak, şu karşıda görünen kapıdan içeri gireceksin ve doğruca yürüyeceksin. Önünde bir masanın üzeninde üç tane birbirinden parlak ve göz alıcı elmas göreceksin. Senin aradığın ve bildiğin Sultan Elması, elmasların ortasındakidir. Sakın unutma, sadece Sultan Elması'nı alacaksın. Diğer iki elmasa dokunmayacaksın.' diye tembih etmiş. İçeriye giren Koçak nefsine hakim olamamış. Sözünü unutarak diğer iki elması da almış ve gömleğinin içine saklamış. Geri dönüp Zümrüdüanka kuşunun yanına gelmiş. Zümrüdüanka kuşu son bir kere daha sormuş Koçak'a:
-Yalnız Sultan Elması'nı aldın değil mi?
- Evet, yalnız Sultan Elması'nı aldım.
Zümrüdüanka kuşu ikinci şişeyi de içmiş ve kanat çırpmış. Birinci ve ikinci kanat çırpışlarında biner yıllık yol almış, ama bir türlü üçüncü kanat çırpışını gerçekleştirememiş. Koçak'a tekrar sormuş:
- Yalnızca Sultan Elması’nı aldın değil mi?
Koçak yine:
- Evet yalnız Sultan Elması'nı aldım, yoksa bana güvenmiyor musun, demiş. Bu durumdan hiçbir şey anlamayan Zümrüdüanka kuşu gücünün son damlasına kadar gayret edip üçüncü çırpışı da gerçekleştirmiş ve Koçak'ın yaşadığı yere gelmişler. Gelmişler gelmesine ama Zümrüdüanka kuşunun da canı iyiden iyiye yanmış. Koçak inip de yürümeye başlayınca apansız gömleğine sakladığı diğer elmaslar düşüvermiş. Buna çok sinirlenen Zümrüdüanka kuşu, Koçak'a kanadıyla öyle bir darbe indirmiş ki indiriş o indiriş. Koçak'ın elinden düşen elmaslar bin parçaya bölünmüş. İş bu kadarla kalsa iyi üstüne üstlük Koçak'ın gözünün biri de kör olmuş ve böylece aç gözlülüğünün cezasını çekmiş. Masalımız da burada bitmiş. Gökten üç tane gül düşmüş... Birisi bu masalı uydurana, birisi bu masalı okuyanlara, diğeri de...
Neyse onu da siz hediye edin birilerine...
Bir dahaki masalımıza kadar çiçek gibi kalın gül tanelerim...
Güler BULUT


Bu masal 623 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 09 08 2005

KARGA KARGA "DÜÜT!" DEDİ


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Develer tellâl iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, seyreden seyrân eden çokmuş; ama masal anlatan yokmuş. Akıllısı varmış, uslusu varmış ama bizden daha mutlusu yokmuş. Ne ise canım, hoppala hoptan, gayrı bahsetmeyelim yoktan, geçelim bu hikâyelerin hepsini toptan.
Bir varmış bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Varlı-vakitli bir karga ailesinin, yarlı yakışıklı bir yavru kargası varmış. Dille tarif edilmez ki edeyim. Güle benziyormuş allar içinde, selviye benziyormuş dallar içinde...
Ama bu karganın öyle kötü bir huyu varmış ki, bu özelliği yüzünden bütün se- venlerini bıktırırmış. Ne iş yaparsa yapsın tatmin olmaz, neyi yerse yesin karnı doyar, gözü doymazmış. Gel zaman-git zaman, öte beri et zaman, hem arkadaşları azalmış hem eşi dostu. Derken ıssız okyanusların ortasındaki adalar gibi yapayalnız kalıvermiş.
Yapayalnız dolaşmaya, can sıkıntısından patır patır patlamaya başlamış. Ama gelin görün ki aç gözlülüğünden gene de vazgeçmemiş.
"İşte yine böyle yapayalnız hop hoplayarak, zıp zıplayarak gezdiği günlerden bir gün, aç gözlü karganın ayağına bir diken batıvermiş. Bizim aç gözlü karga ayağının acısına dayanamaz, sel gibi akan gözyaşlarını tutamaz olmuş. Derken üzerinden geçerken gördüğü yaşlı bir teyzeden yardım istemeye karar vermiş. Ninenin yanına gelmiş gelmesine ama ağlamaktan konuşamıyormuş. Nine karganın bu denli ağlamasından durumunu anlamış. Doğrusu diken de dikenmiş hani. Çektikçe uzuyormuş. Nihayet nine dikeni çıkartabilmiş. Almış dikeni, belki lâzım olur diye kandilini koyduğu masanın kenarına bırakıvermiş. Karga teşekkürün binini bir para ederek uçmuş gitmiş.
Alaca karanlığın, ninenin bulunduğu köyün üstüne çökmeye başladığı bir akşam üstü, nine her zamanki gibi kandilini yakmak için masaya doğru yönelmiş. Bir de bakmış ki kandilin fitili iyiden iyiye küçülmüş. Ne yapmalı, ne etmeli, bu işin üstesinden nasıl gelmeli diye düşünürken, birden gözüne bizim aç gözlü karganın ayağına batan diken ilişmiş. Almış dikeni ve fitili yerinden çıkarmış. Fakat yanan fitil yine küçülmüş. Nine dikeni almış eline ve batırıvermiş fitile ama dikenin fitile girmesiyle kırılması bir olmuş.
Nine kırılan dikenine yana dursun; bizim aç gözlü karga, nineye dikenini verdiği günden beri yemeden içmeden kesilmiş. Nasıl oldu da ben o dikeni yaşlı kadına verdim diye uykuları kaçar olmuş. Sonunda bu iş böyle olmayacak, iyisi mi ben dikenimi geri alayım demiş ve ninenin kapısına dayanmış:
"Nine nine hani benim dikenim nerede?" diye sormuş. Nine de olanı biteni bir güzel anlatmış, ama bizim karga "Nuh" diyor "peygamber" demiyormuş. Başlamış: "Ya dikenimi verirsin, ya kandili; ya dikenimi verirsin, ya kandili..." diye bağırmaya.
Nine ne ettiyse kargayı yatıştıramamış. Sonunda dikenin yerine kandilini vereceğini söyleyerek aç gözlü kargayı susturmayı başarmış.
Karga kandili alıp tekrar uçmaya başlamış. Böyle uçup giderken aşağıda keçisini sağan bir teyze görmüş ve gittikçe ağırlaşan kandilini vermek üzere yanına sokulup: "Teyzeciğim, ben bu kandili ne yapayım? En iyisi sen bunu al da kullan." demiş. Teyze de: "Aman kargacık, ben şimdi o kandili nasıl alayım? Görüyorsun ki keçimi sağıyorum." demiş. Karga da kandili getirip tam keçinin arka ayağının yanına koymuş. Karga gider gitmez keçi bir tepikle kandili kırıvermiş.
Aradan çok geçmemiş, bizim aç gözlü karga geri gelmiş. "Teyze teyze, meğer ben kandilimi ne çok seviyormuşum da bilmiyormuşum. Kandilimi geri verir misin?" demiş. Teyze kandilin başına geleni bir güzel anlatmış. "Hem ben senden kandili istemedim ki, sen kendin getirip verdin." diye eklediyse de bizim kargaya söz geçirememiş. Aç gözlü karga, bu kez tutturmuş kandilimi isterim diye... Başlamış bağırmaya:
- Ya keçiyi ver ya kandili, ya keçiyi ver ya kandili.
Teyzeciğim ne yapsın? Kırılan kandili veremez ya! Tutmuş biricik keçisini kargaya vermiş. Karga almış keçiyi önüne başlamış yürümeye. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş.Yolun sonunda bir çobanı kaval çalarken görüvermiş karga. Çoban kavalı o kadar güzel çalıyormuş ki karga dayanamamış ve çobanın yanına gitmiş:
"Çoban kardeş, çoban kardeş elindeki düdüğü bana verir misin?" demiş.
Bunu duyan çoban başlamış gülmeye, çünkü elindeki kavala karga düdük diyormuş. Gülmeyi kesince kargaya kavalını veremeyeceğini söylemiş; ama karga ne yapıp ne edip kavalı almaya kararlıymış. Neden sonra, elindeki keçiyle kavalı değiştirmeyi teklif etmiş. Çoban bu kârlı teklifi kabul etmiş. Bizim aç gözlü karga düdüğü alıp başlamış uçmaya. Az uçmuş, uz uçmuş, sonunda uçmaktan yorgun düşmüş. Derken bir dala konmuş. Almış eline kavalı başlamış öttürmeye. Bir taraftan da şarkı söylüyormuş:
Dikeni verdim, kandili aldım düt düt...
Kandili verdim, keçiyi aldım düt düt...
Keçiyi verdim, düdüğü aldım düt düt ...
Ben kazandım düt düt...
Ben kazandım düt düt...
Karga, hep kendinin kazandığını zannede dursun, birden elindeki kavalın başlığı boğazına kaçıvermiş. Ne yaptıysa olmamış bir türlü başlığı boğazından çıkaramamış. Karga bu ya artık gak mı demiş guk mu demiş çık şu dala bak mı demiş ne demişse demiş, ama ağzından çıkan ses hep "düüüt!" olmuş. Ve bizim aç gözlü karga bir ömür boyu "düüüt!" sesiyle beraber yaşamak zorunda kalmış. Böylece aç gözlülüğünün cezasını da bulmuş. Bizim masalımız da burada bitmiş.
Gökten üç elma düşmüş: birisi bu masalı uyduranlara, birisi bu masalı anlatanlara, diğeri de bu masalı dinleyenlere...
Bir dahaki masalımızda görüşmek üzere gül gibi kalın.

Celil Caner



Bu masal 719 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 24 07 2005 / Son Yayın Tarihi : 01 08 2005

ŞİRİNKENT MASALI


Şehirlerden bir şehirmiş işte.
Şirin mi şirin. İnsanların şirin, çocukların şirin olduğu bir şehir.
Ben diyeyim Şirinkent, siz deyin Şirinyer...
Evlerde insanlar akşam olunca sobaların etrafında veya ocak başında kestane pişirerek, mısır patlatarak birbirlerine hikâyeler, masallar anlatarak geçirirlermiş.
Zaman az gitmiş, uz gitmiş. Günler, aylar, hatta asırlar geçmiş. Şehirde bazı değişiklikler olmuş tabiî; ama değişmeyen şey ocak başı sohbetleriymiş. Çocuklar ninelerinden, dedelerinden masallarını dinler, ondan sonra giderlermiş uyumaya.
İlk önce ocağın üzerinde duvara asılı idare lâmbası tıpış tıpış kalkmış yerinden ve eski eşyaların arasına oturmuş usulca. Eve elektrik gelmiş ve oda pırıl pırıl aydınlanmış akşamleyin.
O günlerde evin baş köşesine bir âlet konmuş. Sadece evin en büyüğü belirli zamanlarda düğmesini çeviriyor ve odayı tanınmadık sesler dolduruyormuş. Haber veriyormuş, türkü söylüyormuş. Radyo, ocakbaşı sohbetlerine engel olmamış yine de.
Bir gün şehrin en kenarındaki evin bacasına bir kuş konmuş. Kimsenin bilmediği bir kuşmuş bu. Herkes bunu hayra yormuş ve kimse dokunmamış kuşa.
O gün akşam olunca evin masalcı ninesi erkenden uyuyuvermiş. Ev sakinleri bunu da hayra yormuş. Nine yatağında uyurken sürekli gülümsüyor, ara sıra bir şeyler anlatıyormuş. Evdeki çocuklar dikkatle dinleyince bunun bir masal olduğunu anlamışlar. "Masalcı ninemiz, bize masalını anlatamadan uyuduğu için rüyasında anlatıyor." diye yorumlamışlar.
Sonraki gün o güzel kuş komşunun çatısına konmuş. Akşam, evdeki masalcı dede erkenden uyuyuvermiş. Ev sakinleri bunu da hayra yormuş. Dede, yatağında uyurken sürekli gülümsüyor, ara sıra bir şeyler anlatıyormuş. Evdeki çocuklar, dikkatle dinleyin ce bunun bir masal olduğunu anlamışlar. "Masalcı dedemiz, bize masalını anlatamadan uyuduğu için rüyasında anlatıyor." diye yorumlamışlar.
O güzel kuş, her gün başka bir evin çatısına konmuş ve aynı şeyler o evde de yaşanmış. Şirinkent'in insanları bu olayı hayra yorduklarından ev dışında birbirine anlatmıyorlarmış.
Ve kuş son eve de konmuş. Şirinkent'in insanları, her gün kuşu takip ediyormuş ve kuşun kendilerini bırakıp gitmesinden korkuyormuş. Bazıları ise kuşun tekrar ilk eve dönebileceğini umuyormuş.
Kuş son evde de sabahlamış.
Sabah herkes aynı vakitte uyanmış.
Her şey eskisi gibi gayet normalmiş.
Güneş, yükselmiş ve insanların kalbini ısıtmaya başlamış.
Şehrin batı tarafındaki girişten bir araba gelmiş ve kuşun ilk konduğu evin önüne yanaşmış.
Büyük bir özenle indirdikleri büyük bir koliyi içeri taşımışlar ve kolinin içinden çıkardıkları şeyi evin baş köşesine yerleştirmişler.
Evdekilerden birisi de çatıya o zamana kadar kimsenin görmediği bir şey yerleştirmiş ve oraya bağladığı kabloyu aşağı sallandırmış.
Kahvaltılarını yapan ev sakinleri heyecanla o şeyin karşısında bekliyorlarmış. Her şey tamamlanınca ekranda bir şeyler görülmeye başlamış ve oturup seyretmişler; hatta o kadar dalmışlar ki, o gün işe bile gitmemişler. Gerçi o gün pazarmış.
Tam o esnada, görüntünün geldiği anda, o güzel kuş acı bir çığlık atmış ve çatıdan havalanıp gitmiş.
O gün akşam olup ocakbaşına toplanan Şirinkentliler birbirlerine masal anlatmamışlar; çünkü akıllarına masal gelmiyormuş. O günün konusu, şehre gelen ve adına televizyon denen kutuymuş. Çocuklar, bir iki mızmız etse de onlara masal anlatan olmamış. O günden sonra Şirinkent, masalı bir daha hatırlayamamış. Zaten o kuş, bütün masalları alıp gitmişmiş.

Mustafa Oğuz



Bu masal 716 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 07 2005 / Son Yayın Tarihi : 23 07 2005

GÜLMEYİ UNUTAN ASLAN


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, seyreden, seyrân eden çokmuş; ama masal anlatan yokmuş. Akıllısı varmış, uslusu varmış ama bizden daha mutlusu yokmuş. Ne ise canım, hoppala hoptan, gayrı bahsetmeyelim yoktan, geçelim bu hikâyelerin hepsini toptan...
Bir varmış bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Bir zamanlar büyük bir ormanın içerisinde çok güçlü, kuvvetli bir aslan yaşarmış. Dille tarif edilmez ki edeyim. Şarkıyla söylenmez ki söyleyeyim. İyisi mi ben size bir masal anlatayım.
Bu bizim aslanın en büyük özelliği yüzünün hiç gülmemesiymiş. Bundan dolayı da hiçbir hayvan yanına yaklaşamaz, hiçbir çiçek onunla koklaşamazmış. Onunla karşılaşmamak için bütün hayvanlar fersah fersah kaçar, kazara karşılaşınca da köşe bucak saklanırlarmış. Bakmışlar bu böyle olmayacak. Ne hayvanlar rahat ediyor, ne de bizim aslan gülüyor. Hayvanlar toplanarak bu duruma çare aramaya koyulmuşlar. Günlerce, hatta aylarca kafa yormuşlar, ama kimse cesaret edip de aslanı güldürme işini üzerine almak istemiyormuş. Bir gün orman sakinlerini hayrete düşüren bir olay olmuş. Kendisinden hiç beklenmeyen bir tavırla Pamuk: “Ey ormanın kıymetli sakinleri!” demiş, “Liderimiz aslan son zamanlarda iyice somurtkanlaştı. Biliyorsunuz, onu bu hâle biz getirdik.” Pamuk bu yollu cümlelerle sözüne devam ederken tilki hemen ileriye atlayarak: 'Kedicik' demiş. “Ne söylemek istiyorsan hemen söyle bizim de kendimize göre işimiz gücümüz var. Ne diye lâfı ağzında geveleyip duruyorsun.” Bu beklenmedik tepki karşısında kaplan, kaşlarını çatmış ve tilkiye sert sert bakarak: “Aslanı bu hâle düşüren senin gibi sözünde durmayanlar değil mi tilki?” diye çıkışmış. Suçunu anlayan tilki hiçbir şey söyleyemeden, yaptığı hatayı anlayarak özür dilemiş. Bundan sonra kim konuşursa konuşsun kimsenin sözünü kesmemeye söz vermiş. Neden sonra kaplan, “Güzel ormanımızın kıymetli üyeleri!” diye seslenerek konuşmaya başlamış: “Değerli arkadaşlar, sizin de bildiğiniz gibi yapılan güzel işler kişinin değerini arttırır. Biz şimdi biricik arkadaşımız Pamuk'un sözünü kesmiş durumdayız. Bu davranış hiç de hoş olmayan bir davranıştır. Sakinlerimizin hepsinin söz hakkı vardır. Eğer akla uygun bir fikir olursa uygulama konusunda hiç tereddüt etmeyiz. Arkadaşımız Pamuk konuşurken sözünü kesmeden dinleyelim olur mu?”
Kaplanın konuşması biter bitmez bütün orman sakinleri tamam der gibi başlarını öne doğru eğmişler, Pamuk'un teklifinin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlarmış. Pamuk tekrar toplandıktan sonra: “Değerli arkadaşlar!” diyerek söze başlamış. “Hepimiz hatamızı anladık ama bu, aslanın moralinin düzelmesine yetmiyor. Zaten o da yaşlandı, belki de ömrünün son günlerini yaşıyor. Bir defa bile olsa gülmesi bizim için ne kadar mutluluk verici olur değil mi? Arkadaşlar eğer müsaade ederseniz, belki de hayatıma mal olacak bir şeyi yapmak istiyorum: Aslanı güldürmeyi.”
Orman sakinleri Pamuk'un ne yapacağını sabırsızlıkla beklerken Pamuk, uygulayacağı planı açıklamamayı yeğlemiş. Herkes onun ne yapacağını merak ediyormuş. Pamuk ise hemen her saniye aslanı kolluyormuş. Derken bir gün sabah güneşinden en güzel şekilde istifade etmek isteyen aslan, güneşe karşı kendini vermiş bir şeyler düşünüyormuş. Pamuk, tam zamanı diye düşünmüş, bütün cesaretini toplayarak aslanın karnına sıçrayıp onu aralıksız gıdıklamaya başlamış. Aslan daha ne olduğunu anlayamadan kahkahalarla gülmeye başlamış. Gülmekten neredeyse yırtılacakmış. Bir türlü yerinde duramıyormuş. Öyle çok gülüyormuş ki, sesine ormanın bütün sakinleri toplanmış. Aslanı bu hâliyle gören arkadaşları sevinç gözyaşı dökerken, bütün güçleriyle Pamuk'u alkışlıyorlarmış. Çünkü Pamuk kimsenin yerine getiremediği bir görevi eda etmiş.
Pamuk, aslanın karnını gıdıklamayı bıraktıktan sonra ondan af ve özür dilemiş. Aslan ise aslında kendisinin bütün arkadaşlarından özür dilemesi gerektiğini söylemiş ve bütün arkadaşlarına bundan sonra asla somurtkan olmayacağına dair söz vermiş.
İşte o gün bu gündür bizim aslan hiç durmadan güler, gülünce de yüzünden güller dökülürmüş.

Cemalettin Yazıcı


Bu masal 836 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 07 07 2005 / Son Yayın Tarihi : 15 07 2005

RÜZGÂR VE ATEŞ


1.

Yine huysuz bir günündeydi rüzgâr..... Bütün gücünü toplayarak ateşin tepesine dikilmiş :
-Seni söndüreceğim, diye bağırıp duruyordu.
Ateş ise, böyle zamanlarda hep şöyle derdi:
-Ne istiyorsun benden. Sana ne yaptım? Bu düşmanlığın niye...
Ateş, bu sözlere aldırmaz, tehditler savurmaya devam eder, bir süre sonra ise sebebini bilemediği bir duyguyla ateşe kıyamaz, sakinleşir, onu söndürmeden çekip giderdi...

Öfkesini sert kayalara, asırlık ağaçlara çevirir, böylece biraz da olsa öfkesini dindirirdi. Kayadan kopan bir parça, ağaçtan kırılan bir dal mutlu ederdi onu.... Ama çok geçmeden yine üzülür, yaptıklarına pişman olurdu. Öyle ya! Kırmak, parçalamak... Hep kötü işler mi yapacaktı? Bir iyiliği olsun dokunmayacak mıydı kimseye...

İyilik yapmak.... Bugüne kadar bunu öğrenememişti...

Ateş ise, bir taraftan etrafa yaydığı sıcaklığın, öte yandan gökyüzüne yükselen alevlerinin verdiği coşkuyla çok mutlu olur, fakat rüzgâr korkusuyla bu mutluluğu kısa sürerdi. Ama bu korkuyla birlikte yine de içinde rüzgârı görmüş olmaktan doğan gizli bir sevinç de duyardı.

2.

Bu durum, ateşin Hızır dedeyle karşılaşmasına kadar sürdü. Günlerden bir gün Hızır dede, çobanın yanına geldi.

Çoban bir gün, sürüsüyle dağın doruklarına tırmanmış, ovayı ve uzaktan görünen köyleri seyrederken nasıl olduğunu bilmeden yanına geliveren bu yaşlı adamdan hiç çekinmedi. Sadece çok şaşırmıştı... Daha ona kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini soramadan Hızır Dede ona:
Evlat, demişti karnım çok aç..
Çobanın torbasında sadece kuru bir ekmek ve biraz su vardı...Gelen bir Tanrı misafiriydi. Ona daha farklı şeyler ikram etmeliydi. Aklına kınalı kuzusu geldi.

-Dede! Sen, şu kayanın yanında biraz dinlen. Ben sana yiyecek hazırlayacağım, dedi demesine ama kuzusuna nasıl kıyacaktı. Çünkü onu çok severdi... İlerde kocaman bir koyun olacak, o da diğerleri gibi kuzular doğuracak, süt verecek, yaşlandığında ise etiyle doyuracaktı insanları... Belki de bir kurban olacak ve Tanrı adına kesilecekti ki bu durum her kuzunun istediği bir şeydi.

Çoban, kararsız bir şekilde kuzunun yanına geldi... Yıllarca yanlarında kala kala adeta onların dilini öğrenmişti çoban.

-Kınalı kuzum dedi... Bir misafirimiz var... Üstelik karnı aç.

Kuzu, sanki onu anlamış gibi meledi...

Çoban, bunu bir cevap saydı kendine... Kuzunun gözlerini bağladı. Değer koyunların ve kuzuların göremeyecekleri bir yere götürdü ve kesti.

Can acısıyla da olsa sesini fazla çıkarmamıştı kuzu... İyi bir amaç için kendisinin seçilmesinden memnun olmuştu.

Birkaç saat sonra her şey hazırdı. Çoban, kuzunun etini pişirmiş, ihtiyarın üşümemesi için ateşi biraz daha canlandırmıştı. Sonra ihtiyarın yanına gitti... Hızır dede, yorgunluktan uyumuştu.

-Dede! diye seslendi. Yemek hazır...

Hızır Dede, gözlerini açtı. Birlikte ateşin başına geldiler.

Hızır Dede, çobanın kendisi için kuzusunu hem de en çok sevdiği kuzusunu ikram ettiğine çok memnun oldu. Bu, büyük bir cömertlikti.

Sağol çoban oğlum, dedi... Allah senden razı olsun. Bir sürün bin sürü olsun... En önemlisi de bu ateşin hiç sönmesin. Sakın ateş deyip de geçme... Onun da bir dili var eğer anlamayı bilirsen...

Hızır Dedenin böyle söylemesine sebep olan şey işe, onlar yemeklerini yerken ateşin ona rüzgârla ilgili meseleyi anlatmasıydı.

Ateş, rüzgârdan şikayetçiydi. Oysa kendisi ona karşı hep iyi idi.

Çoban, bu son sözden bir şey anlamamıştı ama olsun misafiri kendinden memnun olmuştu ya bu ona yeterdi.

Birlikte karınlarını doyurdular... Hızır dede, çobana tekrar teşekkür ettikten sonra:

-Ben, dedi şu kayanın arkasında namazımı kılayım.

O oldu... Bir daha geri dönmedi yaşlı adam. Çoban, kayaların arkasını ve civarını aradıysa da onu bulamadı.

Kimdi bu adam?

Çoban, onun Hızır dede olduğunu henüz bilmiyordu. Bu yüzden, bu soruya cevap veremedi.

Fakat bir soru daha vardı kafasında : Ateşle konuşmak... Bu olabilir miydi?

3.

Bir gece adam, Hızır dedeyi gördü rüyasında... Bu, kuzusunu yedirdiği yaşlı adamdı.

-Sen beni tanıyamadın, dedi. Ben hızır Dedeyim. Zor durumda olanların yardımına koşarım. Senin de ateşin zor durumda ve sen hâlâ onunla konuşmadın.

-Peki, nasıl konuşacağım.

-Ben, seni denemek için gelmiştim. Sen bana yani bir misafire iyi davranmakla bu imtihanı kazandın. Ben de sana bütün varlıklarla konuşabilme özelliği verdim. Sen şu anda farkında değilsin ama sabah olunca bir dene... Konuşabildiğini göreceksin.

Çoban, uyanır uyanmaz, ateşin içine birkaç parça daha odun attı. Çünkü havalar serin geçiyordu sabahları ve yeni doğan kuzuların ısınmaya ihtiyaçları vardı.

Sonra dikkatli bir şekilde ateşe baktı. Düşünmeye başladı... Ağaçlar, büyüyor, çiçek açıyor, bazıları meyve veriyor. Derken kuruyorlar ve ateşe atılıyorlar.

Böylece odunlar ateş oluyor, ısı ve ışık veriyor. Bütün bunları yaptığına göre onunla konuşabilirim, dedi içinden. Hem rüyasında da Hızır Dede konuşabileceğini söylememiş miydi?

Ateşe seslendi:

-Yıllar var ki beni ve kuzularımı sen ısıtırsın. Yemeğimi pişirirsin. Sana borçluyum. Söyle senin için ne yapabilirim...

Bir ses duyuldu:

-Çoban kardeş, dedi. Benimle konuşabilir olmana sevindim...Gerçekten de benim bir derdim var... Ben, senin yakmanla hayat buldum. Bak bir işe yarıyorum burada... Dediğin gibi küçük kuzularını ve kendini benimle ısıtıyorsun. Üstelik ısımdan ve geceleri ışığımdan yakınımızda bulunan böcekler, bitkiler de yararlanıyorlar... Yani bir işe yarıyorum ben...Başkaları için bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ama şu rüzgâr?

-Hayrola dedi çoban... Ne istiyor senden?

-Beni söndürmek istiyor.

-Söndürmek mi istiyor?

-Evet ya... Ama her defasında da vazgeçiyor... Çünkü kötü biri değil o... Ama iyilik yapmayı da öğrenememiş... Ona bunu öğretmek gerek.

-Nasıl olacak bu...


-Düşünüyorum da şöyle yapabiliriz...O, yanıma geldiğinde sen de gel ve ona şöyle de:

-Rüzgar... rüzgar... Ne istersin ateşimden... Onu söndüreceğine, daha da yükselt alevlerini... Daha çok işe yarasın böyle...Sen de iyi bir iş yapmış olursun böylece...

-Dinler mi beni..

-Dinleyecektir, dedim ya... Kötü biri değil o... Artık onun dilini de öğrendin Hızır dededen. Bunu yapabilirsin..

-Bunu biliyorum dedi çoban. Geçen gün gelen Hızır dede imiş.

-Tabi oydu. Ama sen onu tanımadın.

-Artık biliyorum.

-Evet, O seni imtihan etti ve sen en sevdiğin kuzunu ona ikram ederek bu imtihanı kazandın.

Çoban, ateşle konuşuyordu. Bu ona ilk anda normal gibi geldriyse de yine düşünmeden edemedi...

Sonra aklına çocuklukta duyduğu bir hikaye geldi. İbrahim peygamberle kuşun hikayesi... Hani İbrahim peygamber ateşe atılmıştı da bir serçe gagasında birkaç damla su getirip ateşe dökünce ibrahim peygamber sormuştu ona:

-Birkaç damla suyla bu ateşi nasıl söndüreceksin.

-Olsun demiş kuş...Sönmeyeceğini ben de biliyorum ama dostluğumuz belli olsun.

Demek ki bir insan bir kuşla konuşabiliyordu. Kendisi neden konuşamasın ki...

4.

Çoban bu durumu artık normal karşıladı ve bir daha üzerinde durmadı. Fakat ateşin derdine çözüm bulmalı ve rüzgârla konuşmalıydı.

Derken bir gün ateşin iniltileriyle uyandı çoban. Kuvvetli bir rüzgâr, ateşin yanına gelmiş onu söndüreceğim diye tehdit edip duruyordu.

Ateş ise her zaman ki gibi ona ricada bulunuyor, kendisine bu kötülüğü yapmamasını söylüyordu.

Derken adam yanlarına geldi...

Rüzgâra:

-Ne istersin ateşimden dedi. Onu söndüreceğin yerde daha da alevlendirsen olmaz mı?

Rüzgâr ne diyeceğini bilemedi. Üstelik bu çoban onun dilini bilen birisiydi... Böyleleri sıradan insan olamazlardı. Öyleyse onların söylediklerini ciddiye almalıydı. Onlar söylüyorsa doğru söylerlerdi. Demek düşüncesi yanlıştı. Ateşten sonra şimdi çoban da ona yakmayı düşündüğü şeyin doğru olmadığını söylüyordu.

-Ama dedi, benim ona öfkem var... O, neyi bulsa yakıp yok ediyor.

Ateş, söze girdi.

-Bu benim suçum değil dedi.... Beni kötülük için kullananlara söyle bunları... Bak, burada ne yapıyorum ben. Çobanı, kuzularını ve etrafımda bulunan böcekleri, otarı üşümekten koruyorum. Sen beni söndüreceğine git, ağaçlardan kuru dal kopar getir üstüme at... Alevlerimi daha da canlandır.

Rüzgâr düşündü. Ateşin haklı olduğunu anladı.

Çoban, söze girdi.

-İçinden geçenleri okudum dedi. Aferin sana doğru düşünüyorsun... Bek, ateş benim dostum. Sen de aramıza katıl... Sen de dostumuz ol... Ben sana yararlı işler yapmayı öğretirim, dedi.

Rüzgârın ateşe duyduğu aslında öfke değil sevgiydi... Ama bunu şu ana kadar hissedememişti içinde...

Öyle ya! O da güzel güzel esse herkes yararlanırdı bundan... Bunalanlar onun esintileriyle serinler, ağaçlar onun esintileriyle sallanıp eğleşirler ve daha neler neler... İyilik yapmak ve iyi olmak... Artık bunu deneyecekti rüzgâr. Çobana ve ateşe:

-Tamam dedi. Sizinle dost olacağım... Ama benim derdim var. Onu şimdi anlamış bulunmaktayım.

Çoban:

-Söyle dedi çekinme...,

-Ben ateşi seviyorum. Aslında hep bunun için gelmişim yanına ama şimdi farkettim bunu...

Ateş, alevlerini daha da canlandırdı. Utangaçlıktan yüzü kızaran genç bir kıza döndü.

-Aslında dedi ben de onu seviyorum... Ama bugüne kadar iyi olmayı, iyilik yapmayı öğrenemediği için bunu ona söylemedim.

Rüzgâr, bu sözleri duyunca çok sevindi.

Onun sevinci karşısında ateşin de sevinci çoğaldı.

Tabi çoban da sevindi... Ama düşünmeden de edemedi... Sevmek... onun da sevmesi gerekmez miydi... Gerçi ateşi, rüzgârı, koyunları... seviyordu ama bir insanı sevmek... Onunki böyle olmalıydı.



Ateşle rüzgârı baş başa bırakarak bir kayanın tepesine çıktı. Uzakları seyretmeye başladı. İçinde ise bir insanı sevmek duygusu...

5.

Ateşle rüzgâr o günden sonra sık sık beraber oldular...Birbirlerine sevgilerini dile getirdiler... Çok ama çok mutluydular... Zaman geliyor, rüzgâr uzaklaşıyor, ateş onu özlüyor, zaman zaman ateş sönecek gibi yaparak ateşi korkutuyordu. Bütün bunlar sevgilerinin bir sonucuydu... Ama ya çoban?

Çünkü o günden sonra çoban biraz suskunlaşmıştı. Bir üzüntüsünün olduğu belliydi... Yanık yanık türküler söylüyordu.

Ateşle rüzgâr, bunu anlamakta gecikmediler. Ele ele kafa kafaya verdiler ve bu duruma bir çare aradılar...
Çare yine o Hızır dede’de idi... Bir gün çoban uyurken onu yardımlarına çağırdılar ve çobanın derdini anlattılar.

Hızır Dede:

-Biliyorum, dedi. Çoban, seveceği bir insanı hak ediyor. O, sizi buluşturdu. Simdi sıra onun bulaşacağı insanda...

-Nasıl olacak bu dedi ateşle rüzgâr...

Şu karşı dağda bir kız yaşıyor, üstelik o da yalnız... Onu getireceğiz buraya.

-Nasıl yapacağız bunu...

-Kolay dedi ateş, yarın gece rüzgâra bütün gücünü harcayacak ve senin alevlerini yükseltecek... Öyle yükseltecek ki kız bunu görecek... Ben de onun buraya gelmesini rüyasında söyleyeceğim ona...

Öyle de oldu. Hızır dede, kızın rüyasına girdi... Çünkü onu da çok seviyordu. Onu da imtihanlardan geçirmiş ve kız bunların hepsini başarmıştı. O da hayvanların, bitkilerin dilini öğrenmişti ondan. Onlarla orada dostça yaşıyordu.

Ve o rüyayı gördü kız....

Sabah uyandığında etrafındaki hayvanlarda, ağaçlarda garip bir sevinç ve telaş olduğun fark etti.

Ne olduğunu sorunca da:

-Yolculuk zamanı dediler... gidiyorsun... Çoban seni bekliyor... Meğerse Hızır Dede, bu durumu kızdan önce onlara söylemişti.

-Doğru, dedi yolculuk zamanı...

Kız, yaşadığı yere son defa baktı. Hayvanlarla, ağaçlarla vedalaştı ve akşam olur olmaz gece kuşlarından birisi:

-Karşı dağa bak, dedi ne görüyorsun?

-Aman Allahım, alevleri göğe yükselen koca bir ateş...

-Oraya gideceksin işte dediler...

-Peki nasıl gideceğim?

-Sana rüzgâr yol gösterecek, yaklaştıkça alevleri daha yakınlaşmış göreceksin. İkisini takip ederek ulaşırsın oraya.

Hem baksana... Yıldızlar ve ay dede ne güne duruyor. Onlar da sana yardım edecekler.

Kız, yüreği kıpır kıpır yola çıktı... Bir insanla karşılaşmak ve hayatı onunla paylaşmak bundan böyle... Nihayet arzuları gerçek olmuştu. Hızır dede’nin rüyasında kendisine bahsettiği çobanla karşılaşacaktı.

Çoban da aya yıldızlara bakıp kızı beklemekteydi. Ara sıra sabırsızlanıp ateşe soruyor o da merak etmemesini kızın gelmekte olduğun söylüyordu. Çünkü rüzgâr sürekli bilgi veriyordu kıza... Ay dede ve yıldızlar da öyle...

Çobanla kızın karşılaşması görülecek şeydi...Birbirlerinin yanlarına geldiklerinde önce bakıştılar... Sanki yıllardır birbirlerini tanıyormuş gibi kucaklaştılar.

Ama o anda ateş söndü, rüzgâr kayboldu, ay dede ve yıldızla da öyle...

Mustafa Özçelik


Bu masal 1085 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 28 06 2005 / Son Yayın Tarihi : 06 07 2005

SEVGİ DİYARININ MİSAFİRİ


Bütün çiçeklerin açtığı, açmayan tek bir çiçeğin bile kalmadığı, güneşin o sıcak ışınlarıyla kalpleri bile ısıttığı, kuşların rengârenk renklere bezenip gökyüzünü doldurdukları baktığın zaman üzerinde kötülük namına hiçbir şey bulunmayan bir zamanda bir sevgi diyarı varmış. Bu diyarda insanlar o kadar mutlularmış ki bu diyarı gören hirkez rüya gördüğünü düşünür ve bu tatlı rüyadan uyanmamak için bu diyara yerleşip kalırlarmış.
Günlerden bir gün yoldan geçen bir yolcunun tam bu diyarın kenarında yiyeceği ve suyu bitivermesin mi? Ne yapsam diye düşünmüş taşınmış ve oraya gitmekten başka hiçbir yol bulamamış. Daha kapıdan girer girmez kapıda bulunan kapıda bulunan muhafız onu almış ve bir hana götürmüş. Burada yabancı olanlar hemen bilinirmiş, gelen yabancıları başımızın üstünde misafirin yeri var diyerek bu hana getirirlermiş. Tabi adam bu olanlara çok şaşırmış. Çünkü hana getirirlermiş. Tabi adam bu olanlara çok şaşırmış. Çünkü hana getirildikten sonra kuş sütünün bile eksik olmadığı bir sofraya oturtturulmuş. Arkasından istirahat etmesi için kuş tüyü bir yatağa yatırılmış. Adam başlamış kendi kendine düşünmeye.
— Allah Allah! Bu da ne yahu. Bu insanlar ne kadar da misafirperver ve iyi. Yo yoo bu işin içinde bir bit eniği olmalı. Yoksa hiç tanımadıkları bir insana niye bu kadar iyi davranıyorlar. Bir ara onu soymak için böyle yaptıklarını düşünmüş ama parası da yokmuş ki. Sabah uyandığında yine aynı muameleyle karşılaşmış. Sonra hanın sahibi:
—Efendim isterseniz size şehri gezdirelim, demiş.
Buranın nasıl bir diyar olduğunu ve bu kadar ililiğin ne için yapıldığını merak eden adam hancının teklifini kabul etmiş. Çünkü o ömrünün bu zamanına kadar karşılıksız hiçkimseye bir süpürge çöpü bile vermemiş. Eğer onun menfaatine uygun bir şey yok ise düşeni bile yerden kaldırmazmış. Yoldan geçen bir yaşlının çantasını taşımazmış. Ona karşıya geçmesi için yardım etmezmiş. Hacı ile birlikte koyulmuşlar yola. Hanın sahibi ona şehri anlatıyormuş. Misafirin her bir sokağa girdiklerinde hayreti daha da artıyormuş. Ömründe bu kadar temiz sokak bu kadar güzel bir ülke görmemiş. Herkes kendi evinin önünü temizliyor güzelleştirmeye çalışıyor güller ekiyormuş. Zaten sokakta güllerin kokusunun sarmaladığı o muhteşem kokudan başka bir kokuya da rastlamak mümkün değilmiş, herkes birbirene yardım ediyomuş. Tam bu manzaralar karşısında hayretler içinde boğulurken hanın sahibi
- Efendim isterseniz biraz şu parkta oturup dinlenelim, demiş, oturduktan sonra bir bank ileride biri iyi giyimli biri orta halli iki çocuk dikkatini çekmiş. İyi giyimli olan çocuk elindeki portakalın yarısını öbür arkadaşına vermiş. Oysa daha dün kendisi evde tavuk yerken kapıya gelen ve çok aç olduğunu söyleyerek bir parça ekmek isteyen bir dilenciyi azarlayarak kapıdan kovmuştu. Burada ise çocuklar bile ellerindeki yiyeceği başkalarıyla paylaşıyorlar, burası neresi nasıl bir diyar rüyada mıyım yoksa cimcikleyeyim kendimi de uyanayım diye aklından geçirmiş. Kendini cimciklemiş, canı yanınca bunun rüya olmadığını anlamış. Çok merak ediyormuş bunların sebebini ama bir türlü de soramıyormuş.

- Acaba sorsam benim kötü bir adam olduğumu, cimri olduğumu, benim bencil olduğumu mu düşünürler, yo yo kendimi ele vermemeliyim diyerek her seferinde sormaktan vaz geçiyormuş.
Adamın en çok ilgisini çeken şeyin burada hiç yaşlılar evi olmamasıymış. Çünkü burada herkes annesi, babası, dedesi, nenesi ile birlikte mutluluk içinde yaşıyorlarmış. Bütün şehri dolaştıktan sonra misafir:
- Müsadenizle yola koyulayım artık. Gideceğim yere geç kalmayayım diye izin istemiş.
Hancı:
-İyi hoş gidebilirsinde yalnız bizim diyarın bir şartı var demiş. Zaten şaşkın olan adamın şaşkınlığına bir kat daha eklenmiş ve hancıya şartı sormuş. Hancı:
- Bizim diyardan giderken kralımızın yanına uğranır ve Allaha ısmarladık denir haydi buyur gidelim demiş. Birlikte kralın yanına varmışlar. Kral onları çok güzel karşılamış. Biraz ordan buradan konuştuktan sonra misafire bir kese altın vermiş ve bunu yol harcırahı yapmasını söylemiş. Sonunda adam dayanamayarak bunların sebebini sormuş. Bu kadar iyilik hem de karşılıksız ne içindi anlayamadığını söylemiş krala. Kral başlamış anlatmaya.
- Bildiğin gibi zaten diyarımızın adı sevgi. Sevgi, çünkü biz sevgiyle her şeyin üstesinden gelebiliyoruz. Evet karşılık beklemeden sevgi veriyoruz çünkü bizde sahibimizden öyle gördük. Dönde arkana bir bak; tavuklar bizim için yumurtluyor, ağaçlar bizim için meyva veriyor, yağmur toprak bereketlensin diye bizim için yağıyor. Güneş bizim için doğup batıyor. Yani anlayacağın her şey bizim için. Ve bunlar bize bir sevginin karşılığı verilmiş, bizden karşılık beklenmeden, fakat bu güzelliklerin devam etmesi için bizden de aynını yapmamız istenmiş, neden bu kadar güzel şeyleri kaybedelim ki? Biz de aklımızı kullanıp elimizde tutmaya karar verdik, demiş kral. Kralın söylediklerini doğru bulan adam:
- Efendim izin verirseniz ben de bu diyarda yerleşmek ve aklımı kullanmak istiyorum demiş,
Kral bu karardan çok memnun olmuş ve; tabiî ki bizim kalbimiz kim olrusa olsun ona açık diyerek memnuniyetini belirtmiş. Bu hikayede burada bitmiş. Gökten iki elma düşmüş biri hikayeyi okuyanların kucağına biride dinleyenlerin. Yiyip de elmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu anlayıp akıllarını kullansınlar diye.

Seher KILIÇ


Bu masal 842 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 20 06 2005 / Son Yayın Tarihi : 27 06 2005

ALANCI


Çok, ama çok eskiden, güzel bir yaz günü kadı efendinin kapısı vuruldu. Gelenler iki kişiydiler. Hâllerinde telaş ve heyecan vardı. Yaşlıca olanı söze başladı..
"- Ey kadı efendi, ey adalet dağıtmakla görevlendirilmiş hâkim! Lütfen beni dinleyiniz. Bir yıl kadar önce Hacca gitmeye niyetlendim. Yol hazırlıklarına başladım. Değeri yüksek, kıymetli bir yüzüğüm vardı. Yolda kaybolmasın diye getirip bu arkadaşa verdim. Çünkü hem kapı komşumuzdu, hem de ona çok güveniyordum. "Al dedim, bu yüzük sende emanet olarak kalsın. Dönersem alırım." Sözü fazla uzatmaya gerek görmüyorum efendim...
Üç gün önce memleketime döndüm. Yüzüğümü istediğimde "Ne yüzüğü, ben senden hiçbir şey almadım." diye inkar etti. "Şahidin yok, senedin yok..." diyor. Böyle müslümanlık olur mu kadı efendi... Yalan yere yemin etmek, emanete hıyanetlikte bulunmak münafıklık değilse nedir?.."
Kadı efendi yaşlı adamın sözlerini dikkatle dinledikten sonra genç olana döndü:
"- Peki dedi, sen ne diyorsun bu iddiaya? Yüzüğü aldın mı gerçekten?" Genç adam şaşırmış gibi gözükerek:
- Ne diyeyim kadı efendi dedi. Yalan söylüyor. Maksadı sizi aldatmak. Ben yüzük filan almadım. İftiranın böylesi de görülmüş değil. Tek delili yok. Tek şahidi yok!"
Kadı efendi bir süre düşündükten sonra yaşlı adama döndü. Zavallı neredeyse ağlayacak gibiydi..
- Beni dinle dedi. Senin yüzük havaya gitti galiba. Şahidin ve delilin yok. Söyle bakalım yüzüğü nerede verdin?" Yaşlı adam:
- Güneşli bir gündü diye şöze başladı. Yolun kenarında bir ağaç vardı. Çevremizde de kimseler yoktu. Orada vermiştim. Ne bileyim böyle inkar edeceğini."
- Yaa, diye mırıldandı kadı. Öyleyse git ve o ağaçtan bana bir dal getir. Kimbilir, belki Allah o dalları konuşturur da kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkar. Sen gidip gelene kadar bu adam da yanımda beklesin..."
Yaşlı adam emri yerine getirmek için hemen çıktı. Ne var ki aradan çok uzun bir zaman geçtiği halde dönmedi. Kadı efendi de, genç adam da beklemekten sıkıldılar. Sonunda kadı:
-Nerede bu adam diye mırıldandı... Gideli iki saat oldu, ama hâlâ dönmedi?" Genç adam tedbirsiz davranıp söze karıştı:
"- Kanât taksa bile hemen dönemez efendim dedi. Çünkü o ağaç epeyce uzakta..." Kadı bunları duyunca öfkeyle ayağa fırlayıp bağırdı:
- İşte dedi, yalan söylediğin ve yüzüğü al-
dığın ortaya çıktı. Kurduğun tuzaklar boşa gitti.
Eğer yüzüğü almamış olsaydın, o ağacın ne kadar uzakta olduğunu da bilmezdin. Gördün değil mi, ağaçlar nasıl konuşuyormuş... Hiç duymadın mı sen, yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Hemen yüzüğü getirip teslim et..."



Bu masal 1060 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 14 06 2005 / Son Yayın Tarihi : 21 06 2005

KATI YÜREKLİ ZENGİN


Ayna ayna, güzel ayna

Ayna ayna, şeker ayna

Ayna ayna, cici ayna; kim neler yaşamış anlat bana…

Ve sevgili aynacık gece mavisinde başlamış anlatmaya…

Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler, sümbüller… birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.

İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.

İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güler yüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.

Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiç kimseden hoşlanmadığı için hiç kimse de ondan hoşlanmazmış.

Bir gün elbiseleri yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı yüreklinin evine varmış, kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında bir dilenci görünce onu uyarmak istemiş ve demiş ki;

- Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar.

Hizmetçi dilenciye bu sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür sesiyle evi inleterek;

- Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş.

Dilenci elini uzatarak;

- Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş.

Adam öfkeden ne yapacağını şaşırarak dilenciye haykırmış:

- Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim!

Bu sözleri işiten zavallı dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek mümkün mü? Dilenci de merak etmiş tabiî. Kendi kendine konuşmuş durmuş:

- Ben fakirim, hiç gülmesem “niye gülmüyorsun” diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!

Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş… Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış.

Bir gün şehrin sokaklarında böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin karşısında durmuş. Ve ona bakmaya başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu günleri hatırından geçirir gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri girmiş. Kısa bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış. Sepeti dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:

- Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz.

Hizmetçinin sesine gelen evin sahibi, merakla sormuş:

- Ne var, ne oluyor?

Hizmetçi, eskiden yanında çalıştığı beyin şimdi bir dilenci olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş. Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu duruma pek şaşırmamış:

- Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiç kimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin.

Dilenci içeri alınmış, krallara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam yaptığı hatayı anlayarak;

- Hakkınızı helâl edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.

Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş.

Naz FERNİBA



Bu masal 1173 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 06 2005 / Son Yayın Tarihi : 13 06 2005

SİHİRLİ PORTAKAL AĞACI




Bir varmış,bir yokmuş.Evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok uzak bir şehirde;sarı saçlı, mavi gözlü, elma yanaklı bir kız yaşarmış.Bu küçük kızın adı Ayşecik’miş. Ayşecik,6-7 yaşlarındaymış ve ailenin en küçük ferdiymiş.Bu yüzden aile halkı Ayşecik’i çok sever, bir dediğini iki etmezmiş.
Son birkaç aydır Ayşecik’in keyfi hiç yerinde değilmiş. Karnı çok ağrıyor ve karnından acayip sesler geliyormuş. Aslında Ayşecik bunun sebebini çok iyi biliyormuş. Geçen hafta annesi portakal getirdiğinde Ayşecik yanlışlıkla portakalın çekirdeğini de yutmuş. “Ya bir de ağaç çıkarsa?” diye kuşkulanıyormuş.
İlkbahar daha yeni gelmiş. Evlerinin önünden akan derenin şırıltısı ve dere kenarındaki söğüt ağacının şarkıları Ayşecik’in dışarı çıkma isteğini dayanılmaz hale getirmiş. Ayşecik annesine yalvarmış, yakarmış ve en sonunda annesinden dışarı çıkabilmek için izin almayı başarmış.O asık suratıyla dışarı çıkmış. Bu arada Ayşecik’in babası da Ayşecik’in bisikletini yağlamış ve çatı katından indirmiş. Ayşecik’in canı bisiklete binmek istemiş ve koşarak babasına:
-Benim cici, şirin babam bisikletimin destek tekerlerini çıkarır mısın, demiş.Babası:
-Peki ama sen iki tekerlekli bisiklete binmeyi pek iyi bilmiyorsun. Eğer destek tekerlerini çıkarırsam binemezsin.”demiş.
-Baba ben bisiklete binmeyi çok iyi biliyorum, diye yalan söylemiş Ayşecik.Babası da destek tekerlerini çıkarıp,bisikletini ona vermiş.
Ayşecik bisiklete atlamış.Hızlı hızlı yokuş aşağı inmeye başlamış. Birden yoldaki taşa takılıp, hızla yokuş aşağı yuvarlanmaya başlamış. Yokuşun sonundaki tarlaya düşmüş. Her yeri yara bere olmuş. Bu arada ağzına da biraz toprak kaçmış. Eve gider gitmez de elini, yüzünü yıkamadan su içmiş.
Peki yuttuğu portakala çekirdeğine ne oldu dersiniz? Zaten çimlenmiş olan portakal çekirdeği büyümek için uygun ortamı bulunca; başlamış büyümeye. Ayşecik karın ağrısından duramıyor, yerlerde yuvarlanıyormuş. Sürekli su içiyormuş. Ayşecik artık yuttuğu portakal çekirdeğinin büyümeye başladığını fark etmiş ama ne fayda,olan olmuş bir kere.
Bu olayın üstünden birkaç hafta geçtikten sonra Ayşecik’in karnındaki ağrılar dinmiş. Fakat boğazı çok ağrıyormuş ve nefes alamıyormuş. Ayşecik bu probleminden bir tek dadısına behsetmiş.
Bir hafta geçtikten sonra artık dilinin ve dişlerinin oynamadığını fark etmiş. Ne konuşabiliyor,ne de yemek yiyebiliyormuş. Aynaya bakmış,bir de ne görsün? Kocaman bir portakal ağacının dalları ağzından çıkmaya başlamış.
Bu durumdan ailesine bahsetmemeye karar vermiş. “Allahtan okula gitmiyorum.” demiş içinden. Annesi ve babası işe gittiği zaman mutfağa gidiyor, dadısının ona yaptığı sütlü mamayı içiyormuş. Ağacına da çok iyi bakıyormuş. Günlük suyunu veriyor ve pencereye oturarak onu güneşlendiriyormuş.
Böylece haftalar ayları kovalamış ve kış gelmiş.Ayşecik’in ağzındaki portakal ağacı çiçek açmış. Bu ağaç daha yeni çıktığında dadısına gösterdiği için şanslı sayılırmış.Derken çiçekler solmuş, portakallar olmuş. Ayşecik halinden memnun görünüyorrmuş. Dadısı hergün olan portakalları topluyormuş. Derken sonbahar gelmiş. Artık portakal ağacının yaprakları sararıp, dökülmeye başlamış. Ayşecik’in dadısı bu işten bıkmış ve Ayşecik’in ailesine olanları söylemiş. Zaten Ayşecik’in annesiyle babası Ayşecik’in aylardır niçin odasından çıkmadığını merak etmeye başlamışlar. Hemen düşünüp, taşınıp Ayşecik’i doktor amcaya götürmeye karar vermişler. Sevgili arkadaşlar biliyor musunuz? Ayşecik okula da yazılmış. Ertesi hafta okullar açılacakmış.
Ayşecik’in annesi ve babası onu doktor amcaya götürmüşler. Doktor amca da küçük bir ameliyatla portakal ağacını kökünden söküp, hastane bhçesine dikmiş. Ayşecik artık çok mutlu ve okullu bir kızmış. Böylece masalımız da mutlu sona ermiş. Onlar ermişler muradına biz çıkalım portakal ağacına.
Sevgili arkadaşlar siz siz olun sakın ha çekirdek yutmayın.Yoksa bir sabah uyanıp aynaya baktığınızda ağzınızdan çıkan ağaç dallarını görebilirsiniz.
Rabia Betül GÜREL


Bu masal 1436 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 05 2005 / Son Yayın Tarihi : 04 06 2005

GÜRÜLTÜCÜ ÇOCUK


Gürültücü çocuğu hiç kimse sevmezdi. Çünkü o kadar gürültü yapardı ki yer yerinden oynardı. Hele yürürken çıkardığı sesler dayanılacak gibi değildi. O sokağa çıktığı zaman herkes evine koşar, kapıyı pencereyi sıkı sıkı örterdi.

Bir gün annesi gürültücü çocuğu ekmek almaya gönderdi.

Gürültücü doğru fırına gidip bağırdı:

- Bir tane ekmek istiyorum!

Öyle bağırdı ki arabasında uyumakta olan minik bebek ağlamaya başladı. Bebeğin annesi gürültücüye dönerek "Ne düşüncesiz çocuksun ! Biraz yavaş konuşamaz mısın sen?" diye söylendi. Ama bizim gürültücü çocuk hiç akıllanmadı. Eve dönerken başladı gülmeye. Kahkahaları her yeri çınlatıyordu.

Pencereden genç bir hanım başını uzatıp gürültücüye seslendi:

- Neden bu kadar hızlı gülüyorsun? Çocuğum hasta ve başı çok ağrıyor. Sesin onu rahatsız etti. Haydi git buradan!

Gürültücü çocuk daha da çok gülmeye , gümbür gümbür sesler çıkarmaya başladı.

Artık ona bir ders vermenin zamanı gelmişti. Bütün mahalle halkı toplanıp konuştular.

Ertesi gün gürültücü çocuk ekmek almak için fırına girdi. Her zamanki gibi bağırmaya başladı :

- Bir tane ekmek istiyorum.

Ama fırıncı hiç oralı olmadı; duymamış gibi davrandı. Gürültücü çocuk daha da bağırdı:

- Bir tane ekmek istiyorum dedim!

Fırıncı yine ses çıkarmadı.

Gürültücü çocuk çaresiz fırından çıktı.

Yürürken "takır tukur"sesler çıkarıyor, ıslık çalıyordu.

Evin önünden geçerken biri pencereyi açtı ve gürültücü çocuğun başına bir kova soğuk su döktü. Gürültücü titremekten hiç ses çıkaramaz oldu.

Sonra doğruca evine gidip olanları düşündü. Çevresine ne kadar saygısızca davrandığını anladı.

O gün bu gündür gürültücü çocuk bir daha hiç gürültü yapmadı.





Bu masal 1226 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 05 2005 / Son Yayın Tarihi : 25 05 2005

SULTAN LÜTFEN


Bir varmış, bir yokmuş... Eski mi eski zamanlarda, çooooooook uzak bir ülkede çok iyi kalpli ve mutlu insanlar yaşarmış. Bu insanlar o kadar mutlularmış ki; diğer ülkelerden bu güzel ülkeye gelen insanlar; mutlu insanları görünce, onlara bu işin sırrını sormadan edemezlermiş. Mutlu insanlar da bu sırrı söylemez, bu sırrı bulmanın hiç de zor olmadığını ve kendilerinin bulmaları gerektiğini söylerlermiş.

Çiçeklerin en güzeli bu ülkede açar, yıldızlar en çok bu ülkede parlar ve güneş en güzel bu ülkede doğarmış. Kısacası her şeyin en güzeli, en iyisi bu ülkedeymiş.

Ülkenin padişahı da haklını çok sever, onlara çok adil ve kibar davranırmış. Halkının isteklerini yerine getirir, onların bir dediğini iki etmezmiş. Halk da padişahı çok sever, onun emirlerine itaat eder, onu sayar ve her zaman ondan övgüyle bahsedermiş.

Komşu ülkeler, bu ülkedeki düzene, mutluluğa, karşılıklı sevgi ve saygıya çok şaşırırlarmış. Komşu ülkelerin kralları, en iyi politikacılarla, siyaset adamlarıyla, bilginlerle görüşmeler yapıyor; kendi ülkelerini de o kadar güzel ve mutlu etmeye çalışıyorlarmış. Fakat ne mümkün? Bu kadar uğraşa rağmen hiçbir ülke bu ülke kadar mutlu olamıyormuş.

Böylece yıllar yılları kovalamış... Araştırmalar hiçbir sonuca ulaşamamış. Gönderilen casuslar hiçbir bilgi getirememişler. Krallar düşünmüşler, taşınmışlar, en sonunda gidip, mutlu ülkenin padişahıyla konuşmaya karar vermişler. Hazırlıklar kırk gün kırk gece sürmüş. Mutlu Ülkenin kralına kırk deve yükü altın ve kırk deve yükü kıymetli taş, ipek gibi hediyeler götürmek üzere yola çıkmışlar. Kırk kral, kırk devesiyle, siz deyin kırk gün, kırk gece, ben diyeyim kırk sene, kırk arpa boyu yol gittikten sonra, Mutlu Ülkenin kapısı görünmüş. Kırk kral, kırk kapıdan ülkeye girmişler. Kırk kubbeli saraya ulaşmışlar.

Mutlu Ülkenin padişahı onları kapıda karşılamış, ziyafetler vermiş, şenlikler düzenlemiş. Kırk komşu ülkenin kralı, bu güzellikler karşısında hayran kalmışlar. Güzel güzel sohbet etmişler, eğlenmişler. Mutlu Ülkenin padişahı ile ülkeyi dolaşmaya çıkmışlar. Bakmışlar ki; her şeyin en güzeli bu ülkede, insanları mutlu... Kırk gün, ülkenin kırk şehrini dolaşıp, saraya varmışlar. En sonunda Mutlu Ülkenin padişahı dayanamayıp, kırk krala ülkesini şereflendirmelerindeki sebebi sormuş. Kırk kralın, kırkı bir ağızdan padişaha soruyu yöneltmiş. Hepimizin şu anda heyecanla beklediği cevabı vermiş Mutlu Ülkenin padişahı. Ülkenin bu kadar mutlu olmasının sebebi, halkın sihirli sözleri unutmadan, kullanıyor olmasıymış. Hatta bu sihirli sözlerden birisi de Mutlu Ülkenin padişahının adıymış. Çok mu merak ettiniz? Bu ülkenin padişahının adı “Sultan Lütfen” imiş.

Sorularının cevabını öğrenen kırk kral, mutlu bir şekilde kendi ülkelerine dönmüşler. Gökten kırk elma düşmüş. Kırkı da Gonca severlerin başına...

Rabia Betül GÜREL


Bu masal 1385 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 11 05 2005 / Son Yayın Tarihi : 18 05 2005

YILAN İLE ADAM


Eski zamanlarda bir beldede fakir bir adam varmış. O kadar fakirmiş ki, köyün çoban bile ondan zenginmiş. Adam bir gün dağda oduna giderken sıcaktan bunalmış vaziyette ağzını ayırmış sanki "Su! Su!" diye bağıran bir yılan görmüş. Adamcağız kendi kendine yılanı sulaması lazım geldiğini düşünmüş. Araya araya bir miktar su bularak yılanın üzerine dökmüş. Yılan da hakikaten susuzluktan yanmakta olduğundan adamın döktüğü suyu büyük bir zevkle yalamaya başlamış ve adamdan memnun olduğunu belirten bir tavırla oradan çekip gitmiş. Birkaç gün sonra, adam yine ormana gittiğinde yılanı görmüş, yılan da adamı görünce boynunu bir tarafa kıvırarak

-Ne yapayım ben? der gibi çekip gitmiş...

Fakat adam dağdaki işini bitirip de evine dönerken yine yılanla karşılaşmış. Fakat bu sefer yılanın ağzında bir altın varmış, adamı görünce oraya adamın geçeceği yola bırakıp çekip gitmiş. Adam da altını alarak eve gelmiş. ikinci gün yılandan memnun olduğu için sevinçle bir kaba süt doldurarak yılanı gördüğü yere varmış ki yılan yine ağzında bir altınla adamı bekliyor. Adam sütü bir yere bırakmış yılan da hemen ağzındakini bırakarak süte koşmuş. Adam da altını alarak geri dönmüş ve arkadaşlık başlamış. Yani adamdan süt, yılandan altın... Derken adam zengin olup hacca gitmeye karar vermiş., oğluna da meseleyi uzun uzun anlatarak her gün bir şişe süt götürüp altını almasını söylemiş. Adam hacca gittikten sonra çocuk bir gün sütü götürmüş altını almış, ikinci gün, ben demiş her gün süt götüreceğime yılanı takip eder altının yerini öğrenir onu öldürürüm . Ondan sonra da altınların tamamını alır yılana süt getirmekten kurtulurum, demiş.Hakikaten ikinci gün sütü getirip altını aldıktan sonra , gitmeyip yılanı beklemiş. Yılan tam deliğine başını sokmuş, kuyuğunu da çekeceği zaman çocuk elindeki balta ile yılanın kuyruğunu kesmiş. Fakat yılan can havliyle çıkarak çocuğu sokup öldürmüş ve deliğine geri girmiş ama ölmemiş. Adam hacdan gelip durumu öğrenmiş ama yine de yılana minnettar olduğu için süt götürmeyi ihmal etmemiş. Bir gün sütü götürdüğünde yılana:

-Kabahat bizim çocukta, ben sana süt getirmeye devam edeyim, sen de bana altın getirmeye devam et! dediğinde yılan getirilen sütü içip lisanı hal ile şöyle demiş:

-Arkadaş, bu zamana kadar böyle devam ettik. Fakat bende kuyruk , sende de çocuk acısı olduğu müddetçe biz dost olamayız. en iyisi sen de ben de rızkımızı başka yerlerde arayalım , deyip çekip gitmiş. İşte meşhur darb-ı mesel böyle vuku bulmuş.

Hulusi Mutlu Ertan


Bu masal 1374 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 05 2005 / Son Yayın Tarihi : 10 05 2005

KİBİRLİNİN BURNU


İyi kalpli vezir, ülkenin sultanı ile iyi geçiniyor, halkın sorunlarına çare bulmaya çalışıyordu. Onun başarısı etraftaki bazı arkadaşlarının kıskançlığı sonucu istenmedik davranışlara yol açıyordu.
Yine bir gün iyi kalpli Sultan ile Veziri konuşuyorlardı.
Sultan:
-Kötü insana kendi kötülüğü yeter. Başka bir şey yapmaya gerek yok!"derler. Ne güzel söz değil mi? dedi.
-Evet efendim! Gerçekten öyle, dedi Vezir.
Biraz sonra, Vezir dairesine gitti. Birçok iş sahibi onu bekliyordu. Hepsinin işini sıkılmadan güler yüzle halletti.
Vezir akşam evine vardı. Hanımı ve çocuklarıyla yemek yedi. İnsan vezir de olsa hanımını ve çocuklarını ihmal etmemeliydi. Yemekten sonra hanımına ve çocuklarına günü nasıl geçirdiklerini sordu. Onlara sevgi gösterdi. Hep beraber yatsı namazını kıldılar. Cemaat oldular. "Cemaat olursa namazın sevabı daha fazla olur" dedi iyi kalpli Vezir. Sonra Kur'an-ı Kerim okudu. Ardından herkez yatağına çekildi.
Ertesi gün, onu kıskanıp kötülük yapmayı düşünen bir arkadaşı ziyaretine geldi. Kendisini Sultan'la görüştürmesini rica etti. Kalbinde kötülük olmayan Vezir de "Hallederiz"dedi.
Biraz sonra arkadaşı, Sultan'ın huzuruna çıkarılmıştı bile. Adam şöyle konuştu:
-Muhterem Sultanımız. Sizin bu Vezir'iniz benim yakın arkadaşımdır. Fakat maalesef kendisini sizden bile büyük görüyor. Çok kibirli...
-Ne diyorsun?
-İnanmassanız dikkat edin. Sizinle konuşurken burnunu tutacak. Kibir ve gururdan başını öteki tarafa çevirecektir!..
-Olur mu öyle şey?
-Deneyin, göreceksiniz efendim...
Konuşması bitti, dışarı çıktı. Vezir gülüyordu. Arkadaşı ona dedi ki:
-Beni Sultan'la görüştürdüğün için çok teşekkür ederim. Ben de seni öğle yemeğine davet ediyorum.
-Canım ne lüzum var?
-Gelmezsen darılırım. Yoksa bizim yemeklere tenezzül etmiyor musun?
Vezir mecburen ziyafete gitti. Ziyafette bol soğanlı, sarımsaklı çorbalar, mantılar yendi içildi...
Yemekten sonra Vezir, hızla saraya döndü.
Öğleden sonra birçok işi vardı. Bir ara Sultan'ın çavuşu geldi. Sultan'ın kendisini hemen beklediğini haber verdi.
Sultan'ı ayakta gören Vezir:
-Efendim beni emretmişsiniz, dedi.
-Yaklaş... Yanıma yaklaş, sana bir şey vereceğim.
Vezir yaklaştı. Fakat ağzı soğan sarmısak kokmasın diye, eliyle ağzını kapattı. Sultan ona eğildikçe, Vezir başını çeviriyordu. Sultan çok üzüldü. ´´Demek söylenenler doğruymuş`` diye düşündü. Masanın üzerinde kapalı bir şekilde duran zarfı aldı, ona verdi.
- Bunu kendi elinle başvezire teslim eyle!..
Sultan böyle emirnameler ile sevdiklerini elçi tayin ederdi. Vezir hayırlı işte acele edeyim diyerek derhal yola koyuldu.
Yolda yine arkadaşını gördü. Arkadaşı merak etti. O da her şeyi anlattı.
-Sultan heralde çok sevdiği birisine yardım ediyor ki böyle acele etti. Elden emirname gönderiyor, dedi.
Arkadaşı yine çok rica etti. Sabahleyin bende ondan böyle bir şey istedim. Belki benim için yazılmış bir emirdir. Ne olur bana ver de kendi elimle götüreyim diye yalvardı. Vezir kabul etti. Nasıl olsa ´´İyi arkadaşım olduğunu Sultan biliyor kızmaz`` diye düşündü. Biraz sonra "Başvezir" mektubu okudu şunlar yazılıydı. -Bu mektubu sana getireni derhal öldüreceksin, sonra da "kibirli burnunu kesip" saraya yollayasın!.. Baş Vezir tereddüt etmeden, "emri" yerine getirdi. Akşam üzeri Veziri gören Sultan pek şaşırdı!
-Sen burada ne arıyorsun? diye sordu.
O da yolda arkadaşına rasladığını ve olanları anlattı.Tam konuşurlarken çavuş yanlarına geldi. Elinde kapaklı tabak tutuyordu.
-Bunu "başvezir" yolladı efendim, dedi.
Kapağı açtılar içinden kocaman bir insan burnu vardı. Yanındaki kağıtta şunlar yazılıydı:
"Kibirli Burnu"
Sultan artık dayanamadı, sordu:
-Sen bugün bugün başını neden uzaklaştırıyordun?
Vezir güldü:
-Ağzımın kokusu sizi rahatsız etmesin diye efendim. Öğle yemeğine arkadaşım davet etmişti. Fazlaca soğan sarmısak yemiştik.
Sultan hem sevindi hem üzüldü ve şunları mırıldandı:
Kötü insana kendi kötülüğü yetişir.





Bu masal 1381 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 21 04 2005 / Son Yayın Tarihi : 30 04 2005

ALAKARGA İLE KUŞLAR


Ormanlar kralı arslan kuşların da bir kralı olsun istemiş. Bir gün bütün kuşları karşısına çağırmış. “İçinizden en güzelini seçin; size kral olsun" demiş.

Bunu duyan kuşlar su başına gitmişler. Güzelleşmek için yıkanmışlar, taranmışlar. Ama alakarga ne kadar yıkansa, ne kadar taransa yine de güzelleşemeyeceğini anlamış. Hemen bir kurnazlık düşünüp öteki kuşlardan düşen tüyleri toplamış. Sonra hepsini birer birer başına, sırtına, bacaklarına takmış.

Kuşların kral seçecekleri gün gelip çatmış. Hepsi arslanın huzuruna gitmişler. Alakarga durur mu? O da varmış arslanın karşısına. Arslan kuşlara uzun uzun bakmış. Alakargayı göstererek “Doğrusu en güzeliniz bu. Ben size onu kral yapacağım" demiş.

Kuşlar bunu duyunca alakarganın üstüne atılmışlar. Her biri kendi tüyünü bulup geri almış. Alakarga yine alakarga kalmış. Hilesi meydana çıkınca da çok utanmış.







Bu masal 1228 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 04 2005 / Son Yayın Tarihi : 20 04 2005

CİMRİ


Bir zamanlar cimri bir adam yaşarmış. Öyle cimriymiş ki bütün mallarını altınla değiştirmiş. Bir çuval altını olunca da gidip bir ağacın dibine gömmüş.

Gelgelelim aklı hep altınlarındaymış. Onları düşünmekten gözüne uyku girmez olmuş. Yemeden içmeden kesilmiş. Gece gündüz demez, aklına estiği zaman gider, toprağı kazarmış. Sonra altınlarını bir bir sayarmış.

Rastlantı bu ya. Oradan geçen biri olanları uzaktan görmüş. Bakmış ki bu iş her gün tekrarlanıyor, durumu hemen anlamış.

"Bu adam cimrinin biri" diye düşünmüş.

Bir zaman sonra bizim cimri yine toprağı kazmış. Kazmış ama altınlar yerinde yok! Ne yapsın? Başlamış dövünmeye, çırpınmaya.

Uzun zamandır cimriyi gözleyen adam dayanamamış.

"Ne var? Ne oldu da böyle ağlıyorsun?" diye sormuş.

Cimri cevap vermiş:

- Daha ne olsun? Altınlarım yok olmuş. Hepsi çalınmış!

Olan biteni bilen adam:

- Altının ha varmış ha yokmuş. Harcayıp yemedikten sonra bir taş al, altın yerine onu göm. Senin için hiç farketmez, demiş.



Bu masal 841 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 03 04 2005 / Son Yayın Tarihi : 09 04 2005

ANADOLU VE ÇİNLİ RESSAMLAR


Bir gün Çinliler resimde daha usta olduklarını iddia etmişler. Anadolulular da “Bunda biz daha kuvvetliyiz." demişler.

Devrin padişahı "Hanginizin daha usta olduğunu anlamak için imtihan etmek gerek." demiş.

Çinliler ve Anadolulular hazırlanmışlar. Anadolulular daha ustaymışlar.

Çinliler "Birer odaya girip ayrı ayrı resim yapalım." demişler.

Arasında perde olan karşılıklı iki oda varmış. Birine Çinliler, diğerine de Anadolulular çalışmak üzere geçmişler.

Çinliler padişahtan yüz renk boya istemişler. İstenilen boyalar verilmiş onlara.

Anadolulu ressamlar "Ne boya ne renk ister. Bunlar pas gidermeye yarar." demişler. Kapıyı kapayıp perde ötesinden odayı cilalamış, bir güzel parlatmışlar.

Çinliler işlerini bitirmişler. Artık açıkça övünüyorlarmış.

Padişah gelip Çinlilerin yaptıklarını görünce aklı başından gitmiş; hayretler içinde kalmış. Sonra Anadoluluların tarafına dönmüş. Aradaki perdeyi kaldırmışlar ki bir de ne görsünler? Karşı odadaki güzel resimler olduğu gibi karşıdaki cilalı duvara yansımış. Resimler daha da güzel görünüyormuş.

Bunun üzerine padişah "Çinlilerin resimleri çok güzel, ama şu duvardaki resimler çok daha güzel!" demiş.





Bu masal 1216 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 03 2005 / Son Yayın Tarihi : 02 04 2005

FARE İLE DEVE


Bir fare bir devenin yularını eline almış; kibirle “Durma, yürü bakalım" demiş.
Uysal deve yürümeye başlamış. Fare de kendini pehlivan sanmış.

Deve farenin düşüncesini anlamış ve içinden "Sabret, şimdi ne olduğunu görürsün " demiş.

Birlikte yürümüşler. Gide gide ancak bir filin geçebileceği büyük bir nehre gelmişler. Fare orada durakalmış.

Deve "Ey şamatacı arkadaşım! Niye durdun? Neden şaşırdın? Hadi nehirde yürü bakalım. Sen benim kılavuzumsun. Hadi hızlı yürü" demiş.

Fare "Ya nehrin suyu derinse, batıp boğulmaktan korkarım" diye cevap vermiş.

Deve “Ben suyu bir kontrol edeyim" diyerek hemen suya yürümüş ve ayağını daldırmış. Sonra "Su dize kadar. Niçin böyle şaşırdın? Aklın başından gitti!" diye sormuş.

Fare "Bana ejderha olan sana karınca gibi gelir. İki diz arasındaki fark açıkça belli. Su senin dizine kadarsa, benim başımı yüz arşın geçer" demiş.

O zaman deve "Öyleyse bir daha böyle küstahlık etme. Yoksa çok sıkıntı çekersin. Kendin gibi farelere karşı kibirlen" demiş.

Fare "Çok pişman oldum. Özür dilerim. Sudan geçmek için bana yol gösterir misin?" deyince deve acıyıp "Haydi hörgücüme sıçra" demiş.

Fare devenin hörgücüne sıçramış ve birlikte nehrin karşı kıyısına geçmişler.





Bu masal 969 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 19 03 2005 / Son Yayın Tarihi : 25 03 2005

GRAMERCİ İLE GEMİCİ


Bir gün bir dil bilgini gemiye binmiş. Kendini överek "Sen hiç gramer okudun mu?" demiş gemiciye.

Gemici “Hayır " deyince, "Ömrünün yarısı boşa gitti!" demiş.

Gemici bu söze biraz kızmış, ama susmuş ve cevap vermemiş.

Derken sert bir rüzgar çıkmış ve gemiyi girdaba düşürmüş. Denizci dil bilginine bağırarak "Yüzme bilir misin?" diye sormuş.

Dil bilgini "Bilmiyorum" deyince denizci “İşte şimdi ömrünün hepsi gitti. Çünkü gemi birazdan girdaba dalacak ve batacak!" demiş.





Bu masal 949 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 12 03 2005 / Son Yayın Tarihi : 18 03 2005

ODUNCU İLE İHTİYAR ADAM


Oduncunun biri ırmak boyunda odun keserken baltasını düşürmüş. Ne yapsın? Oturmuş, başlamış ağlamaya. O sırada oradan geçen ihtiyar bir adam oduncunun haline acımış. Irmağa dalmış, bir altın balta çıkarmış. “Bu mu senin baltan?" diye sormuş. Oduncu “Bu değil" demiş. İhtiyar adam yine dalmış, bir gümüş balta çıkarmış. Oduncu “Bu da değil" deyince ihtiyar adam sudan asıl baltayı çıkarmış.

İhtiyar adam oduncuya doğru söylediği için mükafat olarak altın balta ile gümüş baltayı da vermiş.

Oduncu evine dönünce başından geçenleri komşusuna anlatmış. Komşusu onu kıskanmış. Ertesi gün ırmak boyuna gitmiş. Baltasını suya atmış. Sonra başlamış ağlamaya. İhtiyar adam hemen gelmiş.

“Nedir senin derdin?" diye sormuş. Durumu öğrenince ırmağa dalıp bir altın balta çıkarmış. “Bu mu senin baltan?" diye sormuş.

Oduncu çok sevinmiş. “Evet, bu!" demiş. Ama ihtiyar adam onun yalancılığına çok kızmış. Altın baltayı vermediği gibi, asıl baltasını da sudan çıkarmamış.



Bu masal 1383 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 05 03 2005 / Son Yayın Tarihi : 11 03 2005

BIRAKMIYORLAR


Gül Dede o gün yine pek neşeliydi. Çocuklar onun çevresinde çember oluşturmuş dört gözle anlatacağı masalı bekliyorlardı. Gül Dede onlara baktı ve: "Bugün size farklı bir masal anlatacağım. Bu masalın ana fikrini söyleyene de güzel bir armağan vereceğim" dedi. Çocuklar o kadar sevinmişlerdi ki anlatamam. Hepsi bir taraftan Gül Dede'nin tatlı ve sevimli yüzüne bakıyorlar, bir taraftan da masalı dinliyorlardı. Gül Dede onların üzerinde bakışlarını gezdirdi ve masalını anlatmaya başladı: Bir zamanlar zengin bir bey varmış. Bir türlü ibadetlerinde titizlik göstermiyormuş. Bir gün yardımcısına: "Haydi bugün hamama gidelim. İç giysilerimizi hazırla" demiş. Yardımcısı: "Başüstüne efendim!" diyerek hazırlığa başlamış. Bir süre sonra yardımcısı hazırlığın tam olduğunu bildirmiş ve beraber düşmüşler yola. Giderken Bey ile yardımcısı bol bol sohbet etmişler. Sohbet arasında Bey, yardımcısına: "Bir türlü içinden namaz kılmak gelmediğini ve ibadete hiç ısınamadığını." söylemiş durmuş. Yardımcısı, dindar bir kişi olduğu için onu hoşgörüyle dinlemiş. Yardımcısı beyin iyi bir insan olduğunu biliyormuş. Ama onun namaz kılmaması ve ibadete soğuk bakması aklına yatmıyormuş. Ağaçlık yoldan yavaş yavaş yürümüşler. Günün öğleye yakın bir vaktinde hamama gelmişler. Ama bey bu ya, hamama girince işi iyice azıtmış. Sanki bütün günü orada geçirecekmiş gibi oyalanmış. Tellaklarla sohbet etmiş, göbek taşına uzanmış, terlemiş. Duş almış, göbek taşına oturmuş. Gün akşama ulaştığı hâlde o hâlâ hamam sefası yapmaktaymış. Yardımcısı yıkanmış paklanmış dışarda onu bekliyormuş. Bir ara içeri girip ona vaktin ilerlediğini haber vermeyi düşünmüş. Ama bu bir beydir. Onun eline bakmaktadır. "Ya kızıp işten kovarsa?" diye geçirmiş içinden. Sonunda. "Olsun, canıma tak etti. Bu kadar da bekletilmez ki insan!" deyip dalmış içeri. Bakmış ki bey hâlâ şarkılar ve türkülerle hamam içinde dolaşmakta, oradaki gençlerle sohbet etmektedir." Yardımcısını görünce ona 'Ne var, hayralo?' demiş. O: "Beyim vakit çok ilerledi eve geç kalacağız" diye söylemiş. Bey onun asıl derdini anlamış. Çünkü evde yapacakları bir işleri yokmuş. Onun canının sıkıldığını anlamış ve 'Beklemek seni sıktı herhalde' demiş. Yardımcı cevap vermeyip başını önüne eğmiş. Bey kısmı biraz zevkine düşkün olur. Yardımcısının bu halini hiç tınmamış. "Biraz daha bekle kirlerim tam çıkmadı. Tellaklar: 'Bizim de şerefimiz var. Biz seni böyle yarı kirli buradan salmayız Yoksa hamamın ve bizim ismimiz iki paralık olur. Bir daha bu hamama kimse gelmez.' diyorlar, beni bırakmıyorlar" demiş. Yardımcısı şaşıyormuş bu işe. Ama beyinin hamamda kalma isteğine bir kılıf uydurduğunu biliyormuş. Dışarda uzun müddet bekledikten sonra akşam olmuş vakit epey ilerlemiş ki biraz sonra bey türküler mırıldana mırıldana gelmiş. Yardımcı epey kızmış, ama bunu beye belli etmemiş. 'Ne o seni çok beklettim, canın sıkılmıştır herhalde. Haydi gidelim eve geç kalmayalım' demiş sonra da... Yardımcı bozuntuya vermeden. 'Yok canım niçin sıkılacağım. Eğer hamama gelmişsek kirlerimiz tam çıkmalı değil mi. O zaman hamama gelmenin ne manası olur?' demiş. Yolda giderlerken Yatsı ezanı okunmaya başlamış. Yardımcısı: "Beyim bana müsade et de Yatsı namazını kılayım, manevi kirlerimden bir arınayım sonra yola devam ederiz." demiş. Bey kendini uzun müddet beklemiş olan yardımcının biraz da gönlünü almak için: 'Haydi bakalım kıl da gel' demiş. Yardımcı camiye girmiş. Namazını kılmış. Namaz bittikten sonra cemaat dağılıp evlerine gitmiş. Ama bizim yardımcı dışarı çıkmıyormuş. Bir müddet bekledikten sonra beyin canı sıkılmış. Caminin penceresinden içeriye bakmış. Yardımcısı caminin içinde tek başına ellerini açmış dua dua yalvarmakta ve iki gözü iki çeşme ağlamaktaymış. Bunun üzerine Bey: "Bari biraz daha bekleyeyim." demiş. Belki duası biter de gideriz!' diye düşünmüş. Bir müddet daha beklemiş ama içerde dua ve yakarışlar devam etmekteymiş. Beyin iyice canı sıkılmış ve kapıyı açıp içeri girmiş. Yardımcısına: 'Ne o, hâlâ namazın bitmedi mi?' Yardımcı: "Beyim kirlerimden tam arınamadım, hâlâ manevi kirlerim var. Melekler bırakmıyorlar. 'Seni böyle yarı kirli bırakmayız, yoksa mescidimizin şerefi iki paralık olur. Seni ak pak şekilde buradan göndermek istiyoruz." diyorlar Onun için sen dışarda biraz daha bekle, ben ruhen yıkanıp, temizlenme işim bitince gelirim..." diye cevap vermiş. Gül Dede masalı bitirdiği hâlde çocuklar hâlâ masalın tesiriyle ona bakıyorlardı. “Eee söyleyin bakalım.” dedi Gül Dede "Bu masalın ana fikri nedir?" Biri parmak kaldırdı çocuklardan ve şöyle dedi: “Bu masalın ana fikri, 'Sabrın önemi' olarak özetlenebilir. Gül Dede: "Olmadı, dedi. Burada sabır konusu var, ama anafikir olarak sunulmamış. "Başka söyleyecek var mı?" dedi sonra da. Bir çocuk daha parmak kaldırıdı ve: "Bu konunun ana fikri 'maddi temizliğin önemidir." dedi. Gül Dede: "Bu da konu ile ilgili ama sadece bir yönüyle" dedi. Bir çocuk daha parmak kaldırdı sonra. Gül Dede, masalı sonuna kadar dikkatle dinleyen, uysallığıyla dikkati çeken bu çocuğa: "Sen söyle bakalım." dedi. Çocuk ayağa kalktı ve: "Buradaki ana fikir, herkesin birbirine saygısı olması gerektiğidir. Bu bey de olsa, paşa da olsa böyledir. Başkalarını zevklerimiz için hiçe saymamalıyız, onları üzmemeliyiz." dedi. Gül Dede ona baktı ve evet, dedi bu söylenenlerin içinde doğruya en yakın cevap bu. Ama asıl ana fikir hâlâ söylenmedi" dedi. Bunun üzerine bir başka çocuk kalktı ayağa ve: "Gül Dede bence buradaki ana fikir, maddi kirler kadar manevi kirlerden arınmanın da önemli olduğudur." Gül Dede "Bravo!" dedi ve çocuğu alnından öptü... Sonra da: "Bu arkadaşınızın fikri doğrudur. Bunu birinci kabul ediyorum." dedi ve ilave etti: "Bizler ibadetlerimizle, dualarımızla, tevbelerimizle manevi kirlerimizden arınırız. Bunu yapmak, sabun ile vücudumuzu yıkamak kadar önemlidir." Bunları söyledikten sonra Gül Dede: "Şimdi gelelim armağana..." dedi ve cebinden çıkardığı bir altını birinci gelen çocuğa uzattı ve onu tekrar tekrar alnından öpüp bağrına bastı. Diğerleri kıskanmasınlar diye de onlara çeyrek altın dağıttı. Hepsi çok neşeliydi çocukların. Evlerine giderken çocukların hemen hemen hepsi günahın kir olduğu ve onu ancak dua ve tevbe ile temizleneceği konusunu düşünüyorlardı. Konunun etkisiyle çoğu gece namaz kıldılar ve bol bol Allah'a dua edip, günahları için af dilediler.


Bu masal 1186 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 02 2005 / Son Yayın Tarihi : 04 03 2005

ZIRH


Gül Dede bir gün yine masal anlatıyor; çevresinde çocuklar onu pür dikkat dinliyorlardı. Ama bir tanesi sık sık Gül Dede'nin sözünü kesip heyecanla ona sorular soruyordu. Gül Dede, masalın olur olmadık yerlerde kesilmesi sebebiyle dikkatlerin dağıldığını anladı. Bu hareketin doğru bir davranış olmadığını çocuğa anlatmalıydı. Bunu da onun kalbini kırmadan yapmalıydı. Bir ara masal anlatmayı kesti ve sustu. Sonra da: "Bu masala bir başka gün devam ederiz." dedi. Bütün çocuklar "Olmaz öyle şey masalını bitirmelisin Gül Dede!" dediler. Gül Dede: "Söyledim ya onu başka vakit anlatacağım size." dedi. "Şimdi ise size çok yararlı bir hikâyem var." Hepsi masalın bitmediğine üzüldüler, ama yeni bir hikâye için de sevindiler tabi. Gül Dede gözlerini sık sık sözünü kesen çocuğa çevirip, hikâyesini anlatamaya başladı: "Bir gün Hz. Lokman ile Hz. Davut buluşurlar. Hz. Lokman bir doktordur. Peygamber olma ihtimali de var. Hz. Davut ise Kur'an'da adı geçen Peygamberlerden. İşte Hz. Lokman, onu atölyesinde ziyaret eder. Davut, işiyle meşguldür. Ateşi körükler, demiri kızdırır ve çekiçle örs üstünde dövdükçe döver. Ter damlaları nurlu alnından yanaklarına ve oradan bağrına sızar. Gün ışığı atölyenin içine sanki inci daneleri gibi dökülmektedir. Berrak gün, bir bülbül gibi dışarda şakıyıp Davut'u çayırlara, bağlara çekmeye çalışmaktadır. Ama Davut çalışmanın ibadet olduğunu bilir ve bu işin bitmesi gerektiğine inanmıştır. Her çekiç darbesi demire bir ayrı şekil verir. Her vuruş kızgın koru eğip büker. En son demir halkalar oluşur. Lokman Davut'un çalışmasını devamlı izlemektedir. Davut çalışma esnasında hiç konuşmaz. Lokman'ın bu sesizlikte canı sıkılır. "Acaba Davut ne yapıyor?" diye geçirir içinden. "Bir sorsam mı?" Sonra, "Hayır, hayır! Sormamalıyım.' der. Ardından, "Belki yaptığı işin ne olduğunu anlasam o zaman can sıkıntım gider. Böyle gizemli bir ortamda daha ne kadar sessiz bekleyeceğim." diye geçirir içinden. Davut durmadan demiri dövmekte ve demir halkaları tek tek bir kenara koymaktadır. Biraz sonra bu halkaları birbirine geçirmeye başlar. Bu ikinci iş hayli uzun süreceğe benzer. Lokman tekrar düşünür. "Acaba bu kadar dikkatli ve kendinden geçmiş bir şekilde ne yapıyor." Yine sormak geçer içinden. Ama tekar nefsine hakim olur ve sabreder. Çünkü onun soru esnasında dikkati dağılacak. Ayrıca soruya cevap vermesi bir zaman alacak, ona anlatması ve işin sırlarını belirtmeye çalışması için de ayrı bir süre geçecek. Böylece hem onun işini aksatmış, hem de sabırsız davranışının karşılığını orada daha fazla beklemekle kendi de ödemiş olacak. Bu sebepten iş bitmeli ve o da sonunda Davut'un ne yaptığını görmelidir. Böylece bütün gizemli bekleyiş sona erecek ve Lokman da isteğine kavuşmuş olacaktır. Evet "Sabır ile koruk, helva olur." der Lokman kendi kendine. Sabretmeliyim, lafazanlık yapmamalıyım ve Davut'u işinden alıkoymamalıyım, diye düşünür. Biraz sonra Davut demir halkaları birbirine geçirme işini de bitirmiştir. Sonra Lokman'a döner: 'Kusura bakma iş esnasında konuşmamayı adet edinmişimdir. Çünkü işime kendimi tam vermem için bu gerekli. Belki canın sıkılmıştır, ama bu benim prensibimdir' der. Lokman ise "Estağfurullah, böyle bir şey aklıma geldi, ama sizin çalışmanıza hayran kaldım ve sesimi çıkarmadım. Sabredip bu işin sonunu beklemek bana daha güzel geldi. Böylece hem senin vaktini almamış, hem de nefsimi her şeyi sormak gibi bir kötü alışkanlıktan kurtarmış oldum." Davut tebessüm eder. Sonra elindeki halkalardan oluşmuş giysiye benzer şeyi göstererek: "Herhalde yaptığım bu şeyin ne olduğunu merak ediyorsundur." der. "Evet." der Lokman, "Bunu merak ettim, yalan değil." Davut elindeki demir halkalardan oluşmuş şeyi şöyle bir evirir çevirir. Tabiî ağır olduğu için biraz zorlanır. "Bu," der, "Bir zırh. Bu savaşlarda insanı korur. Düşmanın hain saldırılarından İnsana gelecek zararları önler. Zaten savaş bir hiledir. Bu demirden geçit vermez elbise de bu hilenin bir parçası. Güçlü olmak, hak ve doğruluğu insanlara daha gür bir ses ile haykırmak gerek. Bunun için bazen kılıç kuvveti, bazen söz, bazen de insanın kendini böyle zırhlar ile koruması gerekli." Lokman'ın hikmet yönü kuvvetli olduğu için Davut'un söylediğini, anlatmak istediklerini çok iyi bilir. O da şöyle konuşur: "Evet bu zırh, insanı savaşta nasıl korursa ve insana zarar gelmesini önlerse, sabır da aynen böyle bir zırhtır ve insanı bir çok zarardan ve yanlış hareketlerden korur. Eğer sabretmezsek çıplak bir insanın savaşması gibi çevredeki düşmanlar bizim fikirlerimizi ve düşüncelerimizi anlar ve önlemeye çalışıp bize zarar verirler. Onun için dost ve düşman arasında daima sabır zırhına bürünmek gerekli. Hele düşmanlar arasında bu giysiyi hiç çıkarmamalı." Davut onun bu özlü ve hikmetli sözlerine tebessümle cevap verir. Bu bilgili insanı evine davet edip bu tatlı sohbete orada devam etmek geçer içinden. Beraberce eve giderlerken günün son kızıl ışıkları da ufkun çizgisinde yavaş yavaş solmaktadır." Gül Dede hikâyesini bitirmişti. Biraz evvel sorularıyla masalı sık sık kesen çocuğa baktı göz ucuyla. Çocuk hatasını anlamıştı. Gül Dede ona hiç bir şey demedi. Hikâyeyi onun için anlattığını da sezdirmedi. Ama payını alan alırdı nasihatten. Böyle öğütler de çocuklar için birebirdi. "Bir daha ki sefere diğer masalımızı baştan alırız tamam mı?" dedi Gül Dede. "Tamam." dediler ve oradan ayrılıp evlerine gittiler. Gitmeye gittiler, ama o sabırsız çocuk diğer masal gününe kadar aldığı dersi öyle bir benimsedi ve ondan yararlandı ki bir daha Gül Dede'nin sözünü asla kesmedi.


Bu masal 770 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 19 02 2005 / Son Yayın Tarihi : 25 02 2005

KÖPRÜ


Gül Dede, yine masal anlatıyordu çocuklara. Çocuklar, gülücük dağıtan dudaklarıyla dinliyorlardı Gül Dede'yi. Yüzleri sevinçten al al olmuştu. Her birinin bakışları sanki anlatılan şeylerin dünyasında dolaşıyor, film seyreder gibi dinliyordu. Gül Dede, ara sıra beyaz sakalını eliyle sıvazlıyor ve anlatmasına devam ediyordu. Bu hareketi çocukların çok hoşuna gidiyordu. Bazen çocuklar Gül Dede'den bahsederken şaka ile karışık onun gibi çenelerini okşuyorlardı. Hava günlük güneşlikti. Gül Dede, bir iki masal anlattıktan sonra çocuklara: "Haydi çocuklar biraz tabiatın sessizliğinde yürüyelim ve kendimizi dinleyelim." dedi. Gül Dede ara sıra çocuklarla birlikte geziye çıkardı. Bastonunu alır çocuklar ile bareber kırları, ovaları dolaşırdı. İşte bugün de öyle yaptı. Çocuklarla birlikte yola düştü. Bir taraftan bastonuna dayana dayana yürüyor bir taraftan da çocuklara bir şeyler anlatıyordu. Tabiattan, ağaçlardan kuşlardan bahsetti. Akan sulardan, geçen bulutlardan, gece ve gündüzün hikmetlerinden söz açtı yol boyunca. Ama çocuklar ondan başka şey bekliyorlardı. O bunu biliyordu, ama oturacak güzel bir yer arıyordu. Şöyle papatyalarla süslü bir çimenlik ne güzel olurdu oturmaya. Böyle bir yer biliyordu Gül Dede. Köprübaşı diye bir yer vardı. Orada böyle çiçeklik bir bahçe biliyordu. Yanıbaşından akan derenin şırıltısı da sohbetleri boyunca ne güzel bir müzik oluştururdu. Gül Dede, çevresindeki cıvıl cıvıl çocuklarla o yöne doğru yürüdü. Bastonuyla ara sıra bazı şeyleri işaret ediyor ve onlara gösterdiği varlıkların hikmetinden bahsediyordu. En sonunda geldiler Köprübaşı'na. Köprübaşı deyince sadece ismi öyle zannetmeyin. Hakikaten burada bir köprü vardı. Taşköprü ismiyle anılıyordu. Kargir taşlardan örülmüş bir köprüydü bu. Ama şekli bir gökkuşağı gibi kavisliydi. Gül Dede çocuklara: "Şurası nasıl?" diye papatyalarla dolu bir çimenliği gösterdi. Çocuklar: "Çok iyi, çok iyi." dediler. Oturdular. Etrafı seyrettiler bir süre. Oturdukları yer, mis gibi papatya kokuyordu. Papatyalar ve çimenler öylesine iç içe girmişti ki insanın bu ortamda coşmaması mümkün değildi. Kuşlar kelebekler, uğur böcekleri etrafta cirit atıyordu. Bu ne ferahlatıcı bir tabloydu. Ne tatlı ve iç açıcı bir güzellikti. Gül Dede ve çocuklar çiçeklerin ortasına oturmuşlar ve biraz ötedeki derenin şırıltısını dinliyorlardı. Ara sıra su sesine kuş cıvıltıları da karışıyor ve bir müzik ziyafeti oluşuyordu. Ama onların asıl isteği bu ziyafet değildi. Asıl arzu ettikleri, Gül Dede'nin vereceği masal ziyafetiydi. Hepsi Gül Dede'ye bakıyordu. Gül Dede onların parlak ve heyecanlı bakışlarında bu isteği ve arzuyu okuyordu. Tebessüm ederek o da onlara bakıyordu. Çocuklar bir ara dayanamadılar ve: "Haydi, haydi!" diye bağrıştılar. "Ne haydisi?" dedi Gül Dede bilmezlikten gelip: "Masal, masal!" dediler hepsi birden. Bir kuş cıvıltısı gibiydi sesleri. Gül Dede hiç kıyar mıydı yavrularına. "Pekala" dedi, pamuk gibi yumuşak sakallarını okşayarak. Sonra gözlerini köprüye doğru çevirdi. "Size bu gün anlatacağım masalın konusu bir köprü ile ilgilidir." Çocuklar köprü, denince ellerinde olmadan taş köprüye baktılar. Sonra dikkatli bir şekilde onu dinlemeye başladılar. Gül Dede: "Bir varmış bir yokmuş. Bir zamanlar gururlu, kibirli, kendini beğenmiş bir adam varmış." dedi. "Bu adam uzun bir yoldan geliyormuş. Gece her taraf karanlıkmış. Gökte yıldız da yokmuş. Sessiz sessiz giderken yolu bir köprüye düşmüş. Yavaş yavaş, ama ürkek bir şekilde yürüyormuş. Köprünün altında su da yokmuş. Derin bir boşluk, o kadar. Adamın yanında bir el feneri varmış. Yolunu görmek için ondan faydalanıyormuş. Onu bazen uzağa bazen yakına tutuyormuş. Böylece yolunda bir çukur veya tümsek varsa onlara takılmadan yol alabiliyormuş. Adam tam köprünün ortasına geldiğinde feneri ileriye çevirmiş, bakmış. Bir de ne görsün köprünün çıkışında yani bitiminde bir sürü canavar! "Aman Allahım!" demiş ve korkudan titremeye başlamış. Geriye dönmüş ve feneri geldiği yöne çevirmiş: "Eyvah!" diye feryat etmiş. Orada da arslan, kaplan gibi çeşitli vahşi hayvanlar görmüş. Adam korku ile soğuk terler dökmeye başlamış. Birden aklına köprüden atlayıp kurtulmak gelmiş. Trabzanlara dayanıp feneri aşağıya tutmuş. Mümkün değil. Köprünün altı bir uçurum gibi pek derinmiş. Feneri daha dikkatli bir şekilde aşağıya tutunca orada da korkunç varlıklar görmüş. Bu tek kurtuluş yolunun da kesik olduğunu anlamış böylece. Adam bu durum karşısında çok üzülmüş. Birden çaresizlik içinde kıvranırken elindeki fener aklına gelmiş. Bütün bu dertleri başına bu fenerin açtığını düşünmüş. "Keşke bu fener olmasaydı!" diye geçirmiş içinden. Bu sıkıntı ve öfke ile feneri köprünün zemine büyük bir hızla vurmuş. El feneri yere çarpar çarpmaz tuz buz olup parçalanmış. Onun parçalanmasıyla birden gecenin karanlığı boşalıp gitmiş. Karanlık yerine günlük güneşlik bir hava gelmiş. Bir de bakmış o canavar bildiği şeyler koyun, keçi, at ve deve gibi evcil hayvanlar değil mi? Sevinci iki katına çıkmış. Bütün üzüntüsü yok olmuş ve kalbini sonsuz bir mutluluk kaplamış." Çocuklar, Gül Dede'nin masallarında mutlaka bir mânâ olduğunu biliyorlardı. Hepsi birden: "Gül Dede bütün bunların mânâsını bize anlatır mısın?" dediler. Gül Dede gülümsedi. "Elbette bunların bir anlamı var, ama bu sefer bunların açıklamalarını sizden istiyorum! İlk olarak masaldaki köprünün anlamı nedir, bulun bakalım?" Bazıları gökkuşağı, bazıları sevgi, bazıları ümit, dedi bu köprü için. Ona "Ümit Köprüsü, Sevgi Köprüsü" gibi isimler verdiler. Gül Dede: "Bilemediniz!" dedi. En son bir tanesi parmağını kaldırdı: "Ben söyleyebilir miyim Gül Dede?" Gül Dede: "Pekala söyle bakalım!" Çocuk: "Hayat köprüsü." dedi. Gül Dede gülümsedi ve: "Aferin bildin!" dedi. "Evet bu köprü hayat köprüsüdür. Köprüdeki adam da bizleriz, yani insanlar. Pekala adamın elindeki fener neye işaret ediyor?" dedi sonra da. Bir kısmı yine "Güzellik", bir kısmı "İyilik" bir kısmı "Hoşgörü" dedi. Gül Dede: "Bunu size ben söylemeliyim, siz bulamayacaksınız." dedi. İçlerinden biri çıkıp: "Benlik Feneri." demesin mi? Gül Dede, sevincinden ayağa kalktı, çocuğun yanına gitti ve onu alnından öptü. Çocuk da ona sarıldı sevincinden. "Pekala." dedi Gül Dede: "O canavarlar ve ardından onların evcil hayvanlara dönüşmesini kim açıklayacak?" Bir çocuk ayağa kalktı ve: "Ben açıklayabilirim." dedi. "Tamam." dedi Gül Dede "Açıkla bakalım." Çocuk: "Adam benlik feneri ile çevreye baktığı için her şeyi çirkin görüyor. Etrafında canavarlar var zannediyor. Olmasa bile öyle görüyor. Feneri kırınca karanlık yok oluyor ve her tarafı aydınlık kaplıyor. Böylece düşman zannettiği varlıkların gerçek dost yüzlerini görmüş oluyor. Örnek verirsek arslan olarak gördüğü hayvanın at, ejderha olarak hayal ettiği şeyin ise deve olduğunu anlaması gibi. Köprünün altındaki korkunç varlıkların da ahirete gitmiş dost ve akrabalar olduğu açıktır." Gül Dede çocukların bu kadar zekice yorum yapabileceğini hiç tahmin etmiyordu. Çok sevindi bu duruma. "Son olarak şöyle bir toparlayacak olursak" dedi ve konuyu özetledi: "Bu köprü, dünya hayatıdır. Köprünün girişi geçmiş zaman, çıkışı gelecek zamandır. Köprünün altı ahiret alemidir. Pekala hem yolun iki başında ve hem köprünün altındaki korku veren görüntülerin sebebi neymiş, benlik feneriymiş değil mi?" dedi gülümseyerek. Evet, dediler hepsi de çocukların. "Bir şey kaldı onu unuttuk." dedi Gül Dede. Neyi, dediler çocuklar hep birden. "Benlik feneri kırıldığında ortalığı aydınlatan nedir? Bu neyin ışığı ve aydınlığıdır?" Hepsinin yine gözleri parladı. Bir kısmı "Sevgi" dedi. Bir kısmı "Ümit" dedi. Bir kısmı "Dayanma gücü" dedi. Gül Dede sakallarını okşayarak: "Bunu bilmeniz imkansız, ben açıklasam iyi olacak." Çocuklardan biri: "Buldum, buldum!" dedi. Gül Dede ona bakıp: "Bulduysan buyur söye bakalım." dedi nazikçe. Çocuk parmağını kaldırıp: "Kur'an."dedi. Gül Dede şaşırdı ve: "Nasıl anladın?" diye sordu ona. "Bunu bilmeyecek ne var Gül Dede, O bütün alemin güneşi değil midir. Allah'ın bizlere gönderdiği ışık ve nur değil midir?" deyince Gül Dede pek sevindi. Sonra da "Aferin, çok doğru söyledin yavrum!" dedi. Ardından çocuklara dönüp: "O bütün karanlıkları aydınlatan bir nur ve ışıktır. İnsan bencilliği bırakıp etrafa Kur'an'ın ışığıyla baksa her şeyin güzel yüzünü görecektir, öyle değil mi?" Hepsi birden: "Evet!" dediler. Gül Dede: "Masalımız burada bitti. Açıklamasını da yaptık. Şimdi haydi kalkın bakalım eve gidelim de bir güzel karnımızı doyuralım. Gönlümüz doydu ama karnımız acıktı." dedi espirili bir şekilde. Çocuklar güldüler bu söze. Hepsi birden kalktılar, geldikleri yoldan mahalleye doğru yürüdüler. Gül Dede, yine bastonuna dayana dayana yürüyor ve bir taraftan da çocuklara tabiatın sırlarını anlatıyordu.


Bu masal 0 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 12 02 2005 / Son Yayın Tarihi : 18 02 2005

İKİ KARDEŞ


Bir zamanlar bir Gül Dede vardı. Çocuklara hep masallar anlatırdı. O kadar güzel masallar anlatırdı ki çocuklar onun çevresinden bir türlü ayrılmazlardı. Can kulağıyla onu dinlerlerdi. Sevgi dolu gözlerle onu seyrederlerdi, ara sıra komik yerlerde gülerdi gül dudakları. Üzüntülü olaylarda asılırdı yüzleri. Ama hepsinin elleri Gül Dede'nin dizine dayalı bütün dikkatleriyle sinemada seyreder gibi dinlerlerdi masalları. Bazıları ellerini Gül Dede'nin dizine koyacak yer bulamayınca diğer arkadaşının sırtına dayayarak dinlerlerdi ceylan bakışlarıyla Nur Dede'yi. İşte bugün de Gül Dede, bir sobanın yanına oturmuş çocuklara masal anlatıyordu. Bazen gülücükler dağıtıyordu onlara. Bazen kaşlarını kaldırıp bir noktanın çok önemli olduğunu vurguluyordu yüz hareketiyle. Çocuklar onun mimiklerine bakarak masalın nereleri önemli, nerelerin önemsiz olduğunu anlayabiliyorlardı. Bazı çocuklar, çok uzak mahallelerden gelirdi onun masalını dinlemeye. O köyün biricik Gül Dede'siydi. Namı çevre köylerde de duyulmuştu. O gün de güzel bir masaldı anlattığı. "Bir varmış bir yokmuş." diye başladı Gül Dede masala. 'Bir zamanlar iki kardeş vardı. Bir yolculuğa çıkmışlardı her ikisi de. Fakat bir yere geldiler ki yol ikiye ayrıldı. Biri sağa biri sola gidiyordu bu yolun. İyi niyetli ve temiz kalpli olan kardeş sağ yola, kötü niyetli ve kötü kalpli olan kardeş ise sol yola girdi ve yürümeye başladı. Burası meşe ağaçlarının bol olduğu bir ormandı. Birden bire bir kükreme sesi duyuldu. Kötü huylu kardeş, korku ile ürperdi. Ansızın meşelikten bir arslan çıktı. Ona doğru hızla koşmaya başladı. Arslanın kızıl yeleleri koşarken dalga dalga uçuşuyordu. Arslan kovalıyor o kaçıyordu. Yol boyunca koştu koştu. Vücudu terden sırılsıklam oldu. Ama o, ne terini düşünüyordu ne de yorgunluğunu. Korku ile atan kalbinin 'küt küt' seslerini duyabiliyordu sadece. Bu hızla koştu koştu. Birden yolunun üzerinde bir kuyuya rast geldi." Burada Gül Dede, eliyle bir işaret yaptı. Çocuklar onun el işaretinden sanki kuyunun ne kadar derin olduğunu tahmin etmişler gibi 'biliyoruz' gibisine başlarını salladılar. Gözleri şehla şehla olmuştu her birinin heyecandan. Gül Dede beyaz sakalını sıvazlayıp anlatmasına devam etti. Yüzünde bir tatlı tebessüm vardı. "Kötü kardeş, kuyuya rast gelince birden durdu. Kaçmak bir kurtuluş değildi. Ne de olsa arslan arslandı. En sonunda onu yakalardı. Bunun için kuyuya girse belki daha emniyetli olurdu. Bunu bir anda şimşek gibi bir hızla zihninden geçirdi. Korku anlarında insanın kafası son hızla nasıl çalışır bilirsiniz. Hemen harekete geçti ve kuyunun içine atladı. Kuyunun tam yarısına gelince bir ağaca takıldı. Biraz uğraştıktan sonra ağacın bir dalına oturdu. Ağaca baktı incirden nara kadar bütün meyveler vardı üstünde. Hurma, kiraz, erik, kayısı, şeftali, muz, kestane, fındık, fıstık ama her türülüsü vardı meyvenin her türlüsü. Kötü huylu kardeş, onları görünce şaşırdı. Ne arslan kaldı aklında ne de kuyu. Halbuki kuyunun altında bir de ejderha vardı ve alev saçan ağzıyla ona ulaşmaya çalışıyordu. O bütün bunlara aldırmadan ağacın meyvelerinden yemeye başladı. Birden bire iki fare gördü ağacın yanında. Fareler durmadan ağacın kökünü kemiriyorlardı. O buna da aldırmadı. Meyvelerden yemeye devam etti. Biraz sonra ağacın kökü koptu ve ona tutunan kardeş ağaç ile beraber kuyunun içine yuvarlandı ve ejderhanın ağzına düştü. Şimdi biz diğer kardeşe dönelim. O da yolda yürüyordu. Onun yürüdüğü yolun da iki tarafı meşe ağaçlarıyla doluydu. Ağaçların arasından o da kardeşi gibi bir kükreme sesi duydu. Sonra bir arslanın geldiğini gördü. Ama iyi niyetli olduğu için pek korkmadı. Güzel düşüncesi ona her şeye iyi yönüyle bakmayı fısıldıyordu. O da kardeşi gibi kaçtı. Ta yolunun üzerinde kuyuya raslayınca durdu. En son kuyuya atlamayı daha uygun buldu. Birden kendini kuyunun içine attı. Onun da diğer kardeş gibi kuyunun yarısına kadar gelince bir ağaca takıldı. Ona tutundu. Ağacın üzerinde birçok meyve vardı. Ama meyveler o kadar çeşitli idi ki şaşırdı. 'Bunda bir iş var!' dedi ardından. 'Arslan, ağaç, kuyu, fareler ve bir de aşağıdaki ejderha bunlar tesadüfi olamaz' diye mırıldandı kendi kendine. 'Birisi beni deniyor, ama bakalım' dedi tekrar mırıldanarak. Ağacın meyvelerini diğer kardeşi gibi yemeye kalkmadı. Çünkü siyah beyaz fareler onun kökünü kemiriyorlardı. Biraz sonra kopacak ve aşağı düşecekti. 'En iyisi buradan kurtulmanın bir çaresini aramak' dedi içten içe. 'Ama nasıl?' dedi sonra da. 'Bütün bunlar bir sınav için olmasın?' dedi ardından. 'Elbette ya!' dedi. Elbet de nasıl aklıma gelmedi. Bütün bunlar birbirine bağlı şeyler gibi görünüyor. Öyleyse bir tek zat tarafından idare edilmeli. Bu ölçülü düşüncesi, onu bu Zat'a yakarışa çekti. Şöyle dua etti: 'Ey bu yerlerin hakimi, sahibi. Senin yardımına muhtacım. Zor durumdayım. Bana yardım et. Bu yerden kurtulmanın bir çaresini bana ilham et. Beni yalnız bırakma. Bu canavarlara beni yem etme. Beni kötü düşünceli olanlar gibi bu yerde ölüme mahkum etme. Beni huzuruna al. Bana merhametinle, şefkatinle yol göster!' diye ağladı. Bütün bu sözleri söyledikten sonra yukarı baktı. Birdenbire o vahşi arslan, bir uysal binek şekline dönüştü. Aşağı baktı ejderha kayboldu. Daha sonra kuyunun yarılır gibi açılan duvarından öyle bir yer göründü ki kalbi huzur buldu. İyi kalbli kardeş ata benzeyen o bineğe binip uçar gibi hızla o âleme gitti." Çocuklar şaşkın bir şekilde Gül Dede'yi dinliyorlardı. Hâlâ masalın etkisinden kurtulamamışlardı. Hâlâ ona bakıyorlardı; heyecanlı ve dikkatli gözlerle. Gül Dede 'Masal bitti.' dedi. Onlar "Hayır hayır olamaz, daha da anlat!" dediler. Gül Dede pekala, dedi. Şimdi bu masalın asıl mânâsına gelelim. Söyleyin, bakalım, dedi. "O iyi kardeş kimdi biliyor musunuz?" Hayır, dediler hep birden çocuklar. "O iyi kardeş, bu dünyanın bir yaratıcısı olduğunu kabul eden Müslüman kişileri temsil ediyor.' dedi tebessümle Gül Dede. O arslan ise ölümdür. O kuyu ise kabirdir. O ağaç ise dünya hayatıdır. O iki fare ise gece ve gündüzdür ki durmadan ömür ağacını kemiriyor. O iyi kardeş bütün bunların anlamını bildiği için her şeyin güzel yönünü gördü. Ve 'duanız olmazsa ne kıymetiniz var' sözünün mânâsını düşünüp, dua edip gerçek ufka ulaştı. Kurtuluşa erdi. Diğeri ise kainatın tesadüfen yaratıldığını, veya her şeyin kendi kendine oluştuğunu, hava, su, ateş gibi sebeplerin tanrı olduğunu düşünen kafir insandır. O da kötü kalpliliğinin ve çirkin düşüncelerinin kurbanı oldu. Ve böylece kötü fikir, çirkin düşünce ve karanlık tabiatına uygun bir yere düştü. Ejderhanın ateş dolu ağzına girdi ve acıların tam ortasına yuvarlandı.


Bu masal 1110 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 05 02 2005 / Son Yayın Tarihi : 11 02 2005

TİLKİ İLE ÜZÜM


Bir gün asmada üzüm,
Salkım salkım sarkarmış.
Bir tilki süklüm püklüm,
Aç aç ona bakarmış.

Bir sıçramış üzüme,
Olmamış ve bir daha.
Gitmiş gayreti güme,
Erememiş salkıma.

Sonra son bir gayretle,
Bir daha zıplamış ya.
Bakmış dala hayretle,
Üzümü almak rüya.

Tilki bu altta kalmaz,
Kurnazlıkta birinci.
Demiş bu üzüm yenmez,
Biliyorum ekşiydi.

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 3258 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 31 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 08 01 2006

ALTIN NEREDEYMİŞ?


Evvel zamanlarda bir çiftçi varmış. O çoğu zaman tarlasında çalışırarak ailesine bakarmış. Onun üç oğlu ise çok tembelermiş. Bir gün bu çiftçi hastalanarak ölmüş. Babalarının ölümünden sonra, kardeşler çiftçiliği becerememişer ve gitgide fakirleşmişler.
Çifçinin iyi dostu olan komşuları onların bu halini görüp onların evine gelmiş. Ve onlara şöyle demiş:
-Niye bu haldesiniz? Yoksa babanızın altınlarını harcayıp bitirdiniz mi? diye sormuş.
-Ne altın mı? Babam bize altını olduğunu söylememişti!
-Demek size altınlardan bahstemedi! Son gunlerinde çok hastaydı zaten. Unutmuş demek ki! Bana tarlalarından birine altın sakladığından bahsetmişti. Tarlalarınızı iyice kazarsanız, altını bulursunuz, deyip gitmiş. Ve hemen tarlalarını kazmaya başlamışlar, ama atını bulamamışlar. Sonunda altınlardan ümitlerini keserek komşularının evine gitmişler:
-Tarlaların her karışını kazdık, fakat altın maltın bulamadık. Ya sen ya da babam bizi kandırdı, demişler.
Komşuları:
-Acele işe şeytan karışır, çocuklar. Tabii ki, toprağı sulamazsanız toprak yumuşamaz ve derin kazamazsınız. Altını da bulamazsınız. Babanız bana yalan söylecek bir adam değildir. Ama siz de haftalardan beri kazıyorsunuz, çok yoruldunuz. Hem kazmaya devam ederseniz, ekim işleri geç kalır tarlayı da ekemezsiniz. En iyisi siz şimdilik kazmaya ara verip tarlalarınızı ekin. Daha sonra da bol bol sulayın. Ekini biçtikten sonra toprak kuru olursa hiç kazamazsınız. O altını daha derinlere gömmüştür. Gençler de çaresiz komşularının dediklerini yapmaya karar vermişler.
Onlar da komşunun söylediklerini yapmışlar tarlaya güzelce ekin ekip hasat zamanı gelince de biçmişler. Toprak iyi kazılıp iyi sulandığı için çok mahsül vermiş. Mahsülü satınca iyi para kazanmışlar. Ama bununla yetinmeyen bu üç kardeş tekrar altınları aramaya koyulmuş. Kazmaktan yorulan büyük kardeş:
-Eğer tarlaları ekmek için bu kadar çok kazsaydık, bugün buralarda altın aramak zorunda kalmazdık. Hiç olmazsa şu kazdığımız toprağa soğan ekelim de bunca emeklerimiz boşa gitmesin. Soğanları ekip sulamaya devam etmişler. Toprağa her attıları tohum yeşermiş iri soğan olmuş. Soğanları sata sata bitiremiyorlarmış. Bunlar böylece soğanlarla uğraşırlarken, bir gün komşuları gelmiş.
-Nasılsınız? Son zamanlarda bana da gelmez oldunuz. Her hâlde altını buldunuz artık, demiş.
-Altın bulamadık. Ama şu soğanlar sayesinde altın bulmuş gibi olduk.
-Haklısınız. Gerçekten de babanızın hiç altını yoktu. O her zaman ekinen kazandığıyla geçiniyordu. Siz ise, babanız ölünce ekine bakmadınız. “Burada altın var.”demezsem sizi çalıştıramayacağımı iyi biliyordum. Artık altını nasıl elde etmeniz gerektiğini iyi biliyorsunuz, demiş.
-Doğru söylüyorsunuz! Bize verdiğin dersi asla unutmayacağız. Artık altını bulacağız. Ona teşekkür etmişler ve çalışarak yeni bir hayata başlamışlar.


Bu masal 980 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 29 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 04 02 2005

ANNE KIRLANGIÇ


Havaların serinlemeye başlamasıyla birlikte kışın geleceğini anlayarak göç eden kuşların arasında küçük bir kırlangıç ailesi de varmış. Birbirlerini çok seven, mutlu ve huzurlu bir yaşantı süren bu aile, havalar ısındığı zaman dönmek üzere yuvalarına veda etmişler.
Birkaç ay süren ayrılıktan sonra bütün göçmen kuşlar asıl yuvalarına dönmeye başlamış. Küçük kırlangıç ailesi de yorucu bir yolculuktan sonra yuvalarına dönmüş. Deniz kenarında, etrafı dağlarla ve yemyeşil ağaçlarla çevrili bu küçük sahil kasabası, genç kırlangıç ailesinin asıl yurduymuş ve onlar her kış göç etmek zorunda kalsalar da asıl yuvalarından asla vazgeçmezlermiş. Kırlangıçlar günler boyunca, çetin geçen kışın büyük ölçüde tahrip ettiği yuvalarını onarmaya çalışmışlar. Bu çalışmalarının neticesinde eskisinden çok daha güzel bir yuvaya sahip olmuşlar. Sıra anne kırlangıcın yeni
yavrular için kuluçkaya yatmasına gelmiş. Anne kırlangıç yumurtaların üzerine yatıp yeni yavrularının olacağı günü sabırla beklemeye başlamış.
Bazen anne kırlangıç sürekli yumurtaların üzerinde yatmaktan yoruluyor, o zamanlarda baba kırlangıç annenin yerini alıp yumurtaların üzerine yatıyormuş. Bu sayede anne kırlangıç uçup kendisine yiyecek bulabiliyor ve bir süre gezebiliyormuş. Anne ve baba kırlangıçların ortaklaşa beklemeleri sayesinde nihayet yavruların yumurtadan çıkma günü çabucak gelip çatmış. Tam altı tane yavruları olmuş. Her ikisinin de sevincine diyecek yokmuş. Yavruları, her türlü tehlikeden canları pahasına koruyor, onların üzerine titriyorlarmış.
Anne ve baba kırlangıç tıpkı kuluçka zamanında olduğu gibi yine ortaklaşa yavrularına yiyecek bulup onları besliyorlarmış. Bir gün yuvalarında kendilerine ait olmayan yaralı bir yavru kırlangıç olduğunu görmüşler. Emin olmak için yavrularını sayıyor ve her seferinde yedi yavru olduğunu görüyorlarmış. Bu yaralı yavru muhtemelen bir insan tarafından onlara ait olduğu düşünülerek yuvalarına bırakılmış. Anne kırlangıç bu yabancı yavrunun kendi yavrularına zarar verebileceğini düşündüğü için bu yavru kırlangıcın yaralı olmasına aldırmadan onu itekleyerek yuvadan aşağı atmış. Düşmenin etkisiyle zaten yaralı olan yavru iyice kötü duruma gelerek acı içinde çırpınmaya başlamış. Onu yuvadan atan anne kırlangıç bu halini görünce büyük bir suçluluk hissetmiş. Hemen yanına gidip yardım etmek istemiş, ama bunun için artık çok geçmiş. Yavru ölmek üzereymiş.
O sırada başka bir anne kırlangıç deli gibi sağa sola uçup duruyor bir şeyler arıyormuş. Her hâlinden bu yaralı yavrunun annesi olduğu ve kaybolan yavrusunu aradığı belliymiş. Çok geçmeden yavrusunu can çekişir bir hâlde bulmuş. Yavrusunun yanına doğru hızla kanat çırpmış. Onu kurtarabilmek için elinden geleni yapmış, ama çabası boşunaymış.
Yavrusunu kurtaramamış. Zavallı anne kırlangıcın gözlerinden yaşlar boşalmış.
Başını yukarı kaldırıp da kırlangıç yuvasını görünce olanları tahmin etmiş. Bir an
hissettiği acının büyüklüğü ile bu kırlangıç yuvasını dağıtıp içindeki yavruları öldürmek istemiş. Çünkü o bir anneymiş ve başka bir annenin merhametsizliği yüzünden yavrusunu kaybetmiş. O bu şekilde düşünüyormuş ama diğer anne kırlangıcın yavrularını korumak için bunu yaptığından ve sonra da çok pişman olduğundan tamamen habersizmiş. Yinede yapamamış. O bir anlık öfkeyle merhametsizlik yapabilecek bir kırlangıç değilmiş ve yavrusunun ölümüne neden olan anne kırlangıç gibi olamazmış. Öfkesine yenilseymiş o da merhametsiz anne kırlangıçtan farksız olacakmış. Öyle olmamak için acısı kalbini gömerek yuvasına geri dönmüş. Yuvadaki diğer yavruları ile ilgilenmeye başlamış.
Aradan günler geçmiş. Zavallı anne kırlangıç, acısını unutmuyor, diğer yavruları ile teselli bulmaya çalışıyormuş. Bir gün yavrularına yiyecek bulmak için yuvadan ayrıldığı zaman şahit olduğu bir olay onu şaşkına çevirmiş. Yavrusunu yuvasından atıp ölümüne sebep olan anne kırlangıcın yuvasına bir kedi saldırmış. Kedi yuvayı dağıtmış, yavrulardan birkaçını ve baba kırlangıcı öldürmüş, anne kırlangıcı da öldürmek üzereymiş. Bir anda bu anne kırlangıca olan bütün öfkesini unutmuş ve hızla uçup kedinin önünden geçerek dikkatini
dağıtmış. Son anlarını yaşadığını düşünen kırlangıç, merhamet sahibi anne kırlangıç sayesinde hem kendisi hem de hayatta kalan iki yavrusunu kurtarmayı başarmış. Merhametli kırlangıç iki yavruyu ve yaralı annelerini kendi yuvalarına taşımış. Hepsiyle yakından ilgilenerek yaralarını iyileştirmiş. Yaralı anne iyileşene kadar da onun iki yavrusuna sanki kendi yavrularıymış gibi bakmış. Yaraları iyileşen kırlangıç bu merhametli kırlangıç
karşısında kendini çok suçlu hissediyormuş ki; utancından merhametli kırlangıcın yüzüne bile bakamıyormuş. Bir gün dayanamayarak hissettiklerini söylemeye karar vermiş ve:
- Merhamet sahibi, iyi kalpli kırlangıç size karşı öyle suçluyum ki, çok utanıyorum. Ben her ne kadar kendi yavrularımı korumak için yapmış olsam da vicdansız bir şekilde hareket ettim ve sizin yavrunuzu yuvamdan atarak ölümüne sebep oldum. Sonrasında çok pişmanlık duydum ama pişman olmak için bile çok geç kalmıştım. Bir anne için evlâdı her şeyden değerlidir. Ben sizi evlâdınızdan ettim. Siz ise buna rağmen benim ve iki yavrumun hayatını kurtardınız. Benim yaralarımı iyileştirmek için elinizden geleni yaptınız. Yavrularıma da sanki kendi yavrularınızmış gibi bakıyorsunuz. İçimdeki suçluluk duygusu beni öldürecek. Ben affedilmeyi hak etmiyorum ama yine de sizin merhametinize güvenerek beni affetmenizi istiyorum. Siz beni affetseniz bile ben kendimi asla affetmeyeceğim demiş.
Merhametli anne kırlangıç:
- Pişmanlığınıza inanıyorum. Keşke bu acılar hiç yaşanmasaydı. Ama yaşandı.
Biz artık hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Sizi tabiî ki affediyorum. İlk zamanlar çok kızgındım ve sizi affetmemeye kararlıydım. Ama kini sürdürmek kimseye fayda getirmez. Ayrıca siz benimkinden daha büyük bir acı yaşadınız. Hem kötülükten kimseye fayda gelmez. Artık sizin de buna inandığınıza ve kalbinizi iyilikle donattığınıza inanıyorum. Affetmek en güzel özelliktir. Ben de sizi affediyorum ve size dostluğumu teklif ediyorum, demiş.
Anne kırlangıcın pişmanlık ve utancından yüzü kızarmış. Bu kadar iyiliği hak
etmediğini düşünüyormuş. Yine de bu kadar iyi bir kırlangıçla dost olma fırsatını kaçırmak istemiyormuş. Bu iyi kalpli kırlangıcın dostluk teklifini memnuniyetle kabul etmiş.
O günden sonra iyiliğine ve merhametine hayranlık duyduğu bu kırlangıcı kendisine örnek alarak onun kadar iyi bir kırlangıç olmaya çalışmış. Bunu başarmış da. Zamanla en az merhametli kırlangıç kadar iyi bir kırlangıç olmuş. Bu büyük dostluktan sonra her yıl göç zamanı dostuyla birlikte yola çıkıyor ve yine dostuyla yuvalarına geri dönüyorlarmış. Merhametli anne kırlangıçtan çok şey öğrenen ve iyi kalpli olmayı başaran anne kırlangıç bir gün en az kendisi kadar iyi kalpli bir eş bulup yeni bir yuva kurmuş. Bu iki kırlangıç ailesi hayatları boyunca çok iyi dost olarak yaşayıp gitmişler

Hilal KOZAN


Bu masal 1016 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 22 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 28 01 2005

YARALI CEYLÂN


Yüksek dağların arasında, pek çok hayvanın bir arada dostluk içinde yaşadıkları büyük bir vadi varmış. Bu vadinin ortasından gürüldeyerek akan bir ırmak geçiyormuş. Vadide yaşayan hayvanlar su ihtiyaçlarını bu ırmaktan gideriyorlarmış. Küçük bir ceylân ailesi de bu vadide huzur içinde yaşıyormuş. Havaların güzel olduğu günlerde vadiden etrafa kuş sesleri, neşeli hayvan bağırtıları yayılırmış. Hayvanlar vadi içinde oyunlar oynar, ara sıra minik kavgalar ederler, ama yine de çok güzel geçinir, yaşadıkları hayattan asla şikâyetçi
olmazlarmış.
Yine böyle havaların çok güzel olduğu bir gün, ceylânlar ırmak kenarında neşe içinde oyunlar oynamaya başlamışlar. Onlar kendilerini oyun oynamaya kaptırmışlarken, vadinin onların oldukları yere oldukça uzak bir kısmında, hiç de hoş olmayan bazı şeyler yaşanıyormuş. Bu güzel vadiyi ve içinde yaşayan onlarca çeşit hayvanları keşfeden bir grup
avcı, ellerinde silâhlarla vadiye gelmişler. Önlerine çıkan hayvanları hiç düşünmeden vurup öldürüyorlarmış. Avlanma imkânının çok olması nedeniyle bu vadiye
her gün gelmeye başlamışlar. Savunmasız ve zavallı hayvanlardan birkaçı her gün avcıların kurbanı olmaktan kurtulamıyorlarmış.
Avcılar böyle avlanarak bir gün ceylânların yaşadıkları yere kadar ulaşmışlar. Manzara korkunçmuş. Avcılar rast gele ateş ediyorlar, önlerine gelen hayvanları acımadan vuruyorlarmış. Henüz yavru sayılan bir ceylân da atılan kurşunlardan nasibini almış. Bir avcının silahından çıkan kurşunlardan biri yavru ceylânının arka
bacağını sıyırıp geçmiş. Zavallı ceylân hissettiği acıyla bir anda yere
yıkılmış. Avcıların üzerine doğru geldiğini fark edince can havliyle ayağa kalmış ve bütün gücüyle oradan uzaklaşmaya gayret etmiş. Yakınlardaki bir mağaraya kendisini atmayı başarmış. Avcılar yavru ceylânı bir süre aradıktan sonra sıkılıp
başka av aramak için oradan uzaklaşmışlar.
Yaralı ceylân zoraki kendisini atabildiği
mağarada hem yarasının verdiği acıdan ve hem de yaşadığı korkunun etkisinden dolayı kendisinden geçmiş.
Ceylânın sığındığı mağara
bir ayının uzun zamandır yaşamakta olduğu bir mağaraymış. Ayı yuvasına geri döndüğü zaman yaralı ceylânla karşılaşmış. Zavallı ceylânın hâline çok acımış. Bir şekilde ona
yardım etmek istemiş. Yardım edebilmek için elinden geleni yapıyormuş. Önce yarasını sarmış. Sonra her gün yiyecek getirerek onun beslenmesine yardım ediyormuş.
Yaralı ceylân iyi bakıldığı için kısa sürede
kendisini toparlamış. Hatta eskisinden daha sağlıklı bir ceylân olmuş. Ayı ile de çok iyi dost olmuşlar. Ayı, ceylânı çok seviyor ve ona yardım edebilmiş olmanın mutluluğunu yaşıyormuş.
Ama gerek hayat koşulları ve gerekse beslenme alışkanlıklarının farklı olması nedeniyle uzun süre aynı yerde kalamazlarmış. Yaralı ceylân
artık yaralarından tamamen kurtulduğu için yaşamaya alışık olduğu yerlere dönmek zorunda kalmış, dostu ayıya en içten teşekkürlerini sunup hüzün içinde
ayrılmışlar.
Ceylân yuvasına dönmüş, ama gördüğü manzara çok üzücüymüş. Eski dostlarından, arkadaşlarından çoğu
avcılar tarafından vurulmuş. Kendisi gibi yaralı bir hâlde kaçıp kurtulabilenler olmuş tabiî. Buna rağmen teselli buldukları bir tek şey varmış; avcılar artık avlanmayı bırakmışlar ve vadiden temelli ayrılmışlar.
Bir süre sonra vadiye eski huzur geri gelmiş. Ceylân eski neşe ve mutluluğuna kavuşmuş. Yine eskisi gibi arkadaşlarıyla ırmak kenarında oyunlar oynuyor, çok
güzel günler geçiriyormuş. Bazen de; yaralandığı zaman sığındığı mağarada kendisine bakan ayı dostunu hatırlıyor ve onu özlüyormuş.
Bir gün bu eski dostunu ziyaret etmek istemiş. Ayı dostu onun için tehlikeli olabilecek bir yerde yaşıyormuş, ama o
bunu göze almış. Hiç kimseye haber vermeden yola çıkmış, dostu ayının yaşadığı mağaraya vardığında dostu ayının orada olmadığını görmüş, dostunu beklerken bir yandan da mağaranın etrafında gezinmeye başlamış.
Mağaranın arkasında kalan kısmında gezinirken birkaç insanın çalılıkların arasında bir şeyler yaptıklarını fark etmiş, dostunun yaşadığı yerin çok yakınında bulundukları için merak etmiş ve sessizce yanlarına yaklaşıp yaptıklarını izlemeye başlamış. İnsanlar kazdıkları derince bir çukurun üzerini çalılarla, otlarla kapatıyorlarmış. Ceylân bunun bir tuzak olduğunu büyüklerinden dinlediği hikâyeler sayesinde anlamış. Bu
tuzağın dostu ayı için hazırlandığını da anlamakta zorlanmamış.
Bir şeyler yapmalı ve dostunu bu tehlikeden kurtarmalıymış.
Ceylân ne yapabileceğini düşünürken insanlar da işini çoktan bitirmiş ve bir köşeye saklanıp ayının gelmesini bekliyorlarmış. Ceylân dostu ayının da yaklaşmakta olduğunu görmüş. Hemen bir
şeyler yapmalıymış. Ayı tuzağa doğru
hızla yaklaşırken ceylân bir anda gizlemiş olduğu çalının arkasından çıkıp hızla koşmaya başlamış. Tuzağın etrafında dönüp dolaşıyor ve dostu ayıyı o tuzaktan uzak tutmaya çalışıyormuş. Ayı ceylânı görünce, onun yaralı bir hâlde kendisine sığınan ve sonra dost oldukları ceylân olduğunu anlamış. Ama onun bu garip
davranışına bir anlam verememiş. Biraz daha yaklaşınca dostu ceylânın kendisine bir şeyler anlatmaya çalıştığını anlamış.
İnsanlar da ceylânın bu garip davranışlarından şüphelenmiş ve onun
avlarını uyarmaya çalıştığını
anlamışlar. Buna engel olmak için içlerinden biri silâhına davrandı ve ceylânı vurmak için ateş etmeye hazırlanmış. Ceylân amacına ulaşmış, ayı dostunu tehlikeden haberdar etmiş. Ayı yolunu
değiştirip hızla oradan uzaklaşmış ve
kısa sürede gözden kaybolmuş. Ceylân da avcıların ateş etmesine fırsat tanımadan hızla uzaklaşıp gözden kaybolmuş. Avcılar her ikisinin de arkasından ateş etmiş, ama boşuna. Her ikisi de çoktan oradan
uzaklaşmışlar.
Ceylân ile ayı tehlikenin tamamen
uzaklaştığından emin olduktan sonra buluşup hasret gidermişler. Uzun sohbetler etmişler. Her şey o kadar
güzelmiş ki, hiç ayrılmak istemiyorlarmış. Ama hava kararmak üzereymiş. Ceylân, dostundan ayrılmak istemese de hava
iyice kararmadan evine dönmeliymiş. Yine hüzünlü bir şekilde vedalaşmışlar. Ama bu kez daha sık buluşma sözü
vermişler birbirlerine.
Ceylân dostu ayının hayatını kurtararak ona olan can borcunu ödemiş. Bunun mutluluğu içinde evine geri dönmüş. O günden sonra daha sık buluşmuşlar.
Onların dostlukları hem çok şaşırtıcı ve
hem de inanılmaz gibi görünse de çok samimi ve güzel bir dostlukmuş. Bu güzel dostluk uzun yıllar boyunca aynı
güzellikte devam etmiş.

Hilal KOZAN


Bu masal 947 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 15 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 21 01 2005

KIRLANGIÇ


Sonbaharın son günleriymiş. Ağaçlarda kalan son yapraklar da birer birer dökülmüş, insanın içini titreten soğuklar başlamış. Evinde yapayalnız yaşayan bir adam gözlerini dışarıya dikmiş, pencereden etrafı seyrediyormuş. Bu esnada pencerenin kenarında bir Kırlangıç belirmiş. Birkaç saniye bakışmadan sonra kuş adamdan önce davranmış:
- Benim sana içim ısındı... Lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım.
Adam:
- Olmaz alamam... Sen bir kuşsun hiçbir kuşun bir adama içi ısınır mı? demiş.
Kırlangıç tekrar:
- “Lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşayalım. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum canın da sıkılmaz birlikte yasar gideriz...”
Adam yine:
- Olmaz alamam... Git başımdan, diye cevap vermiş. Üçüncü ve son defa kuş, adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş:
- Lütfen beni içeri al. Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam. Biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece. Beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer, omzuna konar; seni neşelendirir, sana yarenlik ederim.. Hem sen de benim gibi yalnızlıktan kurtulursun, demiş.
Adam ona:
- Git derhal başımdan!... Ben yalnız kalırım, hem yalnız yaşamak hoşuma da gidiyor.
Kırlangıç bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde pencereden uzaklaşmış ve uçmaya başlamış. Bilinmeyen bir yere doğru uçmuş uçmuş...
Adam, kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine "Ben ne aptal , ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık, demiş ve çok pişman olmuş. Tabiî ki son pişmanlık fayda etmemiş, iş işten geçmiş.
Kendi kendine nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir. Ben de onu içeri alır birlikte mutlu bir hayat süreriz, diye düşünmüş. Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış.
Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başlamış. Ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna...
Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş, ama onun kırlangıcını gören olmamış. Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş.
Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona şöyle demiş:
- Kırlangıçların ömrü 6 aydır . . .





Bu masal 1390 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 08 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 14 01 2005

SÜPER TAVŞAN


Avcı elinde tüfeği her an rastlayacağı avına ateş etmeye hazır yürürken birden önünden bir tavşan fırlayıvermiş. Hemen tüfeğine sarılmış avcı. Nişan almış ki birden tavşan geri dönüp arka ayakları üzerinde durmuş. Teslim olan bir asker gibi ön ayaklarını da havaya kaldırmış.
- Bir dakika beni dinle, ondan sonra vur istersen.
Avcı şaşırmış ve o şaşkınlıkta küçük dilini yutmuş, ne yapacağını şaşırmış. Karşısında bir tavşan varmış ve üstelik de kendisiyle konuşuyormuş
- Benim kaç kilo etim çıkar? diye sormuş tavşan.
Şöyle bir tavşanın enine boyuna bakmış, düşünmüş, hesaplamış ve bayağı da zorlanarak tavşana cevap vermiş.
- Herhâlde üç kilo filan çıkar.
- Ben sana benim etimden daha kazançlı bir iş teklif edeyim, git onu yap ve beni vurma.
- Neymiş bir tavşanın bana teklifi?
- Dedelerimden bana gelen bir sır var. Onu sana söyleyeyim. Beni çok rahatsız ediyor. Bu sırrı taşımaktan yoruldum ve bu sırrı sana devretmeye karar verdim. Şu karşı pınarın yanındaki kayayı görüyor musun? İşte o kayanın doğu tarafına 50 adım yürü ve orayı kaz. Büyük bir hazine bulacaksın.
Hazine sözü avcının kafasını fena halde karıştırmış ve tavşanı o halde bırakıp doğruca pınarın yanına gitmiş. İşi gücü bırakıp pınarın yanındaki kayanın doğu tarafına 50 adım yürümüş ve gele gele kendi tarlasına gelmiş; çünkü pınarın yakınında pek fazla ekip biçmediği bir tarlası varmış. Hararetli bir şekilde tarif edilen yeri kazmış, kazmış, kazmış. Derken güçlü bir su kaynağına ulaşmış ve tarlasına doğru su akmaya başlamış. Gidip bakmış, pınarın suyu eskisi gibi devam ediyormuş. Gönül rahatlığı ile tarlasına dönmüş ve tarlasına akan suyla elini yüzünü yıkayıp rahatlamış ve suyun sevincinden hazineyi de unutmuş. Neşe içinde evine giderken tavşanın söylediklerini hatırlayınca büyük hazinenin su olduğunu anlamış ve suyu değerlendirmek için çeşitli plânlar kurmuş. Zamanla tarlası bahçeye dönüşmüş ve bahçenin geliri ile rahat bir hayat sürmeye başlamış.
Avcı bir zaman sonra yine ava çıkmış. Elinde tüfeği her an rastlayacağı avına ateş etmeye hazır yürürken birden önünden bir tavşan fırlayıvermiş. Hemen tüfeğine sarılmış avcı. Nişan almış ki birden tavşan geri dönüp arka ayakları üzerinde durmuş. Teslim olan bir asker gibi ön ayaklarını da havaya kaldırmış.
- Bir dakika beni dinle, ondan sonra vur istersen.
Avcı yine şaşırmış, ama tavşanı tanıyıp önceki olayı hatırlamış.
- Benim kaç kilo etim çıkar? diye sormuş tavşan.
- Herhâlde üç kilo filan çıkar.
- Ben sana benim etimden daha kazançlı bir iş teklif edeyim, git onu yap ve beni vurma.
- Neymiş bakalım tavşanın bana yeni teklifi?
- Şimdi beni vurup etimi çocuklarına yedireceksin ve bir akşam sonra beni unutup gideceksin. Çocukların akşam tavşan eti yedikleri için mutlu olacak belki, ama sen çocuklarınla yeterince ilgilenip onları mutlu edebiliyor musun? Beni bırakıp git, çocuklarınla bir konuş. Onların sana sormak istedikleri sorular var, ama soramıyorlar uzun zamandır. Daha sonra istersen gel, beni burada vur, öldür.
Avcı, geçen defaki hazine olayını düşünüp tavşanın sözlerini dinlemeye karar vermiş ve evine dönmüş.
Evinde çocukları babalarını bekliyorlarmış, ama babaları eve gelince çocuklarda pek bir hareketlenme olmamış. Tüfeğini duvara asmış, elini yüzünü yıkamış, sofraya oturmuşlar. Oturmuşlar, ama evde soğuk bir hava varmış. “Bu çocukların ve hanımımın hiçbir ihtiyacı yok. Peki niye suratları asık.” diye düşünüyormuş bir taraftan.
Yemekten sonra köy kahvesine gitmeyip çocuklarını yanına çağırmış. Çocuklar ilk önce çok şaşırmışlar:
- Baba kahvehaneye yıldırım filan mı düştü? diye sormuşlar.
- Hayır çocuklar, niye sordunuz?
- Sen her akşam yemekten hemen sonra kahvehaneye gidiyorsun da, gitmeyince şaşırdık.
- Bugün evde oturup sizinle konuşmak istiyorum, demiş Avcı.
- Peki o zaman baba, biz de seninle konuşmak istiyorduk, demiş çocuklar. O akşam ocak başında geç saatlere kadar ailecek konuşmuşlar, konuşmuşlar, konuşmuşlar. Saate bakınca hep beraber şaşırmışlar; çünkü saat 02:08’i gösteriyormuş, ama kimse zamanın nasıl geçtiğini anlamamış. Bu sohbetleri sık sık yapmayı plânlayarak herkes yatmaya gitmiş. O gece herkes çok mutlu hissetmiş kendini.
Aradan uzun zaman geçmiş. Hem maddi hem de manevi mutluluğu yakalayan avcı bir gün yine ava gitmiş. Avcı elinde tüfeği her an rastlayacağı avına ateş etmeye hazır yürürken birden önünden bir tavşan fırlayıvermiş. Hemen tüfeğine sarılmış avcı. Nişan almış ki birden tavşan geri dönüp arka ayakları üzerinde durmuş. Teslim olan bir asker gibi ön ayaklarını da havaya kaldırmış.
- Bir dakika beni dinle, ondan sonra vur istersen.
Avcı tavşanı tanımış hemen ve önceki konuşmalar geçmiş aralarında.
- Benim kaç kilo etim çıkar? diye sormuş tavşan.
- Herhâlde üç kilo filan çıkar.
- Ben sana benim etimden daha kazançlı bir iş teklif edeyim, git onu yap ve beni vurma.
- Neymiş bakalım tavşanın bana yeni teklifi?
- Bu seninle üçüncü defa karşılamam. Hak oyunu üçtür derler. Belki bir daha karşılaşmayız. Seni sevdim; çünkü beni dinledin. Ama sana hiç para kazandırmadım. Aile mutluluğuna ve suya kavuştun. Bu defa sana para kazandırmak istiyorum. Sen beni yakala ve pazara götür. “Konuşan akıllı tavşan satıyorum.” diye bağır ve beni en çok para verene sat. Ben biraz da beni satın alana bir şeyler öğretirim, sen de beni satıp para kazanmış olursun.
Avcı tavşanın sözlerini dinleyip tavşanı pazara götürmüş.
- Konuşan akıllı tavşan satıyorum, diye bağırmış pazarda.
Bağırdıkça insanlar toplanmış ve tavşanın fiyatı durmadan artmış. En çok parayı o civarın en zengin adamı vermiş ve tavşanı alıp evine götürmüş.
Akıllı ve konuşan tavşanın etini yeme hayallerini kurarak gelmiş evine adam. Eve gelince hanımı bahçeye çağırmış.
- Hanım bu tavşanı pazardan aldım. Akıllı tavşan diyorlardı. Ben bunun etini yemek istiyorum. Şimdi ben keseyim, yüzeyim, sen de pişir de akşam güzelce yiyeyim.
Onlar konuşurken adamın oğlu da yanlarına gelmiş ve onları dinliyormuş.
-Baba ben bu tavşanı dün gece rüyamda görmüştüm. Seninle beraber geliyordu ve bana çok güzel şeyler anlatıyordu. Ne olur bu tavşanı bana ver.
Adam oğlunun söyledikleri karşısında epeyce şaşırmış. Acaba ne öğretecek bu tavşan oğluma, diye düşünürken
- Oğlunuz doğru söylüyor bayım. Ben de etimden daha kıymetli bilgiler var. Beni bırakırsanız oğlunuza öğretirim, demiş.
- Ama ben bütün tavşanlara düşmanım. Onları gördükçe yemek gelir içimden; çünkü tavşanlar benim kaç tane ağacımı kuruttu, demiş adam tavşana.
- Şunu itiraf ediyorum ki yüreğimi en çok sızlatan şey bahçelerdeki ağaçları kemirmek. Ben de epey ağaç kemirdim. Bunu inkar edemem. Siz açlığın ne demek olduğunu biliyor musunuz? Kış gelmiş, her taraf bembeyaz kar ve biz açız. Üstelik de kemirgen hayvanız. Ne yapalım peki? Siz sıcacık evlerinizde havuçları “hart, hart” yerken havucu çok seven biz tavşanları hiç düşündünüz mü? Birçok bahçede ağaçların gövdelerini kağıtla sarmışlardı. Biz tavşanlar ağacını koruma adına bu işi yapanların ağacına hiç zarar vermiyoruz.
- Haklısın, ne demeli artık, diye ağaçları tavşandan korumak için ne yapması gerektiğini de öğrenmiş böylece.
Babası, tavşanı çocuğuna vermeyi kabul edince çocuk sevinçle tavşanıyla birlikte odasına çıkmış. Tavşanına:
-Bak sevgili tavşancığım. Okula gitmek zorundayım ve tabiî ki ders çalışmalıyım. Bunu sevmiyorum. Bana neleri tavsiye edersin.
- Bir tavşan asla okula gitmez ve bu bizim için bir dert değildir. Ama biz de yaşayabilmek için bazı şeyleri yapmak zorundayız ve bunu yapmaktan sıkılmıyorum. Sıkılsam ne olur ya da ne yapmalıyım. Oturup sırtüstü yatmalıyım ağaç gölgelerinde. Sonra ne olacak. Açlıktan ölüp giderim. Aynı durum insanlar için de geçerli. Hatta daha fazlasıyla. İnsanlar her şeyi başkalarından öğreniyor. Yürümeyi, okumayı, konuşmayı, yazmayı... Biz tavşanların böyle sıkıntıları yok. Bizi yaratan Allah, böyle yaratmış. Şimdi bir tavşan karnını doyurmak için dağlar tepeler aşarak dolaşıp bundan zevk alabiliyorsa ya da yapıyorsa ve şikâyet etmiyorsa, bir insan da okulda, evde, parkta yaptığı ve yapmak zorunda olduğu işten zevk almaya çalışmalıdır. Bir tavşan nasıl havuç yiyorken zevk alırsa sen de havuç yerken zevk almaya çalış. Meselâ şimdi git bana da kendine de havuç getir. Bak nasıl yeniyor zevkle.
O güne kadar pek havuç yememiş olan çocuk gidip mutfaktan bir tabak havuç alıp gelmiş ve beraberce yemeye başlamışlar. Hatta öyle zevkli imiş ki tavşanla yarışmaya başlamışlar. Tabak boşalınca karşılıklı uzun süre gülüşmüşler de.
Havucu sevmeyen çocuk havuç yemenin zevkli olduğunu görünce o güne kadar havuç yemediği için hayıflanmış.
Okuldan da zevk almanın planlarını kurmuş akşamdan bir güzel.
Sabahları annesi onu güç bela kaldırırmış yatağından. Bugün sabah annesi uyandırmak için odaya geldiğinde çocuğu elbiselerini giymiş, hazır bir halde görmüş ve şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş. Gidip annesinin yanaklarına öpücükler kondurmuş ve annesinin elinden tutup onu mutfağa sürüklemiş.
-Bir tavşan gibi açım anne, demiş ve annesini iyice şaşırtmış. Kahvaltıda ne var ne yoksa yemiş bitirmiş ve neşe içinde okulun yolunu tutmuş.
Çocuk kısa sürede bilgili ve çalışkan bir öğrenci olmuş. Tavşanla nice tatlı olaylar yaşayıp bilgisini ve tecrübesini ilerletmiş.

*Deniz Can'ın Gül Şehir adlı kitabından alınmıştır.


Bu masal 1214 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 01 01 2005 / Son Yayın Tarihi : 07 01 2005

DÖRT ARKADAŞ


Bir varmış, bir yokmuş; hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş.
Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, hâlinden çok mutluymuş. Ancak birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya. Tabiî arkasındanda bir insan gelmiş. Köpek ve adam ceylanın peşinden koşmaya başlamış. Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar.
Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayı hazırlayan fare bakmış arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek:
-Neden, demiş hep dörtken bugün üçüz? Ceylan arkadaşımız bizi unuttu mu dersiniz?
-Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz.
Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramaya başlamış. Bir de ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekleyecek, diğer ikisi ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabiî ki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep dostlarındaymış. Sonunda oda çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış.
Avcı oraya gelip ağları parçalanmış, tuzağı da bomboş görünce küplere binmiş.
Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş.
-Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile yetinelim.
Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve fareye anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış.
Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine.
MAKBULE BİLGİ


Bu masal 1516 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 25 12 2004 / Son Yayın Tarihi : 31 12 2004

BAY BOYNUZ


Baharla birlikte ormanı, yemyeşil bir örtü kapladı. Çeşitli hayvanların yaşadığı bu ormanda, yüzlerce yıllık ağaçların varlığı adeta gökyüzünü kaplamış ve bulutlar görünmez olmuştu. Yaprakların arasından sızan rengarenk güneş ışınları ile tertemiz olan havasına bir de yeşilliği katılınca, bu kadar hayvanın yaşamak için neden burayı seçtiği anlaşılıyordu.
Geyik ailesi de ormanın bu cazibesinden dolayı, yüzlerce yıldan beri burada yaşayanlardandı. Onların da diğer hayvanlar gibi kendilerine ait özellikleri vardı. İncecik bacakları ve görkemli boynuzları, her yerde tanınmalarını sağlayan önemli özellikleriydi.
Her yıl olduğu gibi o yıl da sürüye yeni katılanlar oldu. Ormanda birçok tehlikenin var oluşu, yavrulardan dolayı yetişkin geyikleri tedirgin ediyordu. Yetişkinlerin tek arzusu, yavrularını sağ salim büyütebilmekti. Bunun için bütün dikkatlerinin yanı sıra, zaman zaman yavrularına gereken bilgileri vererek onları eğitiyorlardı.
Henüz birkaç ay geçmesine rağmen, yavrular sütten kesilmiş ve kendi kendilerine otlanır olmuştu.
Günün belli saatlerinde bir araya gelen yavrular, anne ve babalarının görebileceği yerlerde oyunlar oynuyordu. Yalnız içlerinde biri vardı ki, oyun oynamayı hiç sevmiyordu. Diğerleri oyun oynarken, bir köşede sürünün yetişkin erkeklerini izliyordu. Onlara olan hayranlığını gizleyemiyordu.
Bir an önce büyüyüp onlar gibi olmayı isteyen bu erkek yavru geyik, büyük bir boynuz hayranıydı. Ara sıra bulduğu çalıları başının üzerinde taşıyarak, yetişkinlere benzemeye çalışıyordu. Sürü ile su içmek için nehir kıyısına gittiğinde, sudaki görüntüsüne bakarak boynuzlarının çıkacağı günü hayâl ediyordu.
İleride büyüyünce görkemli boynuzları olacak, herkes de ona Bay Boynuz diyecekti. Gün geçtikçe hayâlleri bu doğrultuda büyüyordu. Bir ara annesinin kendisine:
"Yavrucuğum sen neden arkadaşlarınla oynamıyorsun?" sözüne karşılık:
"Oynamayı sevmiyorum. Onları çok komik buluyorum." dedi.
Annesi onun bu durumundan endişe duyuyordu. Küçüklüğünü yaşamasını istiyordu. Bir ara yine:
"Yavrucuğum seni hep yetişkinleri izlerken görüyorum, oysa sen küçüksün. Biliyorum onlar gibi olmak istiyorsun, ama biraz sabretmelisin. Bir gün sen de büyüyüp yetişkin erkek olacaksın." deyince:
"Ben büyümeyi, yetişkin bir erkek olmak için istemiyorum. Sadece kocaman boynuz istiyorum." dedi.
Birbiri ardınca geçen günlerde yavru geyik biraz daha büyüdü. Birgün hayatının dönüm noktası oldu. Sürü yine su kenarındaydı ve yavru geyik suya bakınca boynuzlarının ucunu gördü. Sevincinden bütün gün ormanda, bir o yana bir bu yana koştu. Artık yürüyüşü bile değişmeye başladı. Diğer yavrulara tepeden bakar oldu.
Kış boyu boynuzlarının büyümesini takip edip, ikinci baharına gurur duyduğu boynuzlarıyla girdi. Hayâllerini süsleyen büyük boynuzlara kavuşmuştu. Bütün gününü yetişkin geyiklerin yanında geçiriyordu. Âdeta boynuzları ona güç veriyordu. Kendine olan güveni artmış ve daha cesaretli bir kimliğe bürünmüştü.
Yine kasıla kasıla yürüdüğü bir gün, hoşuna gitmeyen bir yönünü üzülerek fark etti. Şimdiye kadar bu durumunun hiç farkında değildi; çünkü başını dik tutarak ve kasılarak yürüyordu. Onu üzen şey ise bacaklarının inceliği oldu. Boynuzlarının güzelliği yanında, bacaklarının inceliği ve çelimsizliğini kendisine yakıştıramadı. Bu durumu onun için utanç vericiydi.
Bacaklarından bu kadar utanmasının yanında boynuzlarına çok önem vermesinden dolayı, herkes ona Bay Boynuz diyordu. Bu şekilde hitap edilmesini kendisi istemiş ve bu durum çok hoşuna gitmişti. Bay Boynuz'u artık bütün sürü tanıyordu.
Yaz mevsiminin sonları yaklaşmıştı. Bacakları sık sık gözüne takılır olunca morali iyice bozuluyordu. Yine bir ağacın altında derin düşüncelere dalmıştı ki, annesinin yaklaştığını fark etti.
Annesi:
"Yavrum, niçin düşüncelisin hasta mısın ya da canın bir şeye mi sıkıldı, benimle paylaşmak ister misin? Hem sıkıntını paylaşmak belki de seni rahatlatacaktır." deyince, annesine:
"Hasta filan değilim, fakat bacaklarımın inceliği ve çelimsizliği moralimi bozuyor. Oysa şu boynuzlarıma bak ne kadar güzeller, niçin onlar da güzel değiller." dedi.
Durumun hassasiyeti karşısında Anne Geyik, yavaşça yavrusunun yanına çöktü ve rahatlamasını umarak ona:
"Bak yavrucuğum, bizleri yaratan bu şekilde yaratmış. Bizim için belki böylesi hayırlıdır. Hem kendimizi olduğumuz gibi kabullenmeliyiz. Şunu da unutmayalım ki, o beğenmediğin bacaklarımız sayesinde yürüyor ve dilediğimiz yere gidiyoruz. Onlar olmasaydı ne yapardık. Sence olayın bu yönünü düşünüp şükretmemiz gerekmiyor mu?" dedi.
Annesinin bu güzel açıklamalarından hiç mi hiç etkilenmedi. Zaman geçtikçe içindeki boynuz aşkı büyüdü. Adeta onun bu isteğine cevap verircesine boynuzları da büyüdü. Henüz iki yaşında olmasına rağmen, sürünün en görkemli boynuzuna sahip geyiği oldu. Sanki Bay Boynuz ismi onunla bütünleşmişti.
Artık sürünün yaşlılarını küçük görüp, onlara saygısızlık bile ediyordu. Bu saygısızlığına ailesi çok üzülüyordu. Annesinin bütün ısrarlarına rağmen, sürüden ayrıldığı günler oluyordu. Ayrılış nedeni olarak da, sürüyü beğenmediğini ifade ediyordu.
Sürüden ayrıldığı zamanlarda bir çok hayvanla karşılaştığı oluyordu. Fırsatları hiç kaçırmadan onlara da boynuzları ile gösterişler yapıyordu. Tehlikeli ve yırtıcı hayvanlarla da karşılaştığı olmuştu. Fakat boynuzlarının iriliğinden dolayı başa çıkabileceğini düşünerek, onlardan kaçmamıştı. Arada bir onların kendinden korktuğuna da şahit olmuştu ve onların bu korkusu, onu daha da cesaretlendirmişti.
Büyük gün gelmişti. Kader çizgisi Bay Boynuz'u ormanlar kralı Aslan ile karşılaştırdı. Aslanı ilk defa görüyordu ve onun aslan olduğunu tahmin etti. Çünkü ara sıra sürünün yaşlılarını dinlerken aslan hakkında duydukları aklında kalmıştı.
O anda boynuzlarının iriliğini düşündü. Fakat bir gerçek vardı ki o da aslanın heybetiydi. İçini bir korku sarmış ve ne yapacağını düşünürken, yapılabilecek tek şeyin kaçmak olduğunu anladı. Aslanın ona bakışları aç olduğunu gösteriyordu. Onu yakalayabilmesi için korkutmadan biraz daha yaklaşması gerekiyordu. Bu arada Bay Boynuz şöyle bir çevresini gözledikten sonra kaçacağı yönü belirleyip, var gücüyle koşmaya başladı. Onun bu tavrı, aslanı da harekete geçirdi.
Ağaçlar arasında koşarak hızla kaçmaya başladı. Bu uzun kaçış onu çok yordu. Bu güne kadar utanç duyup beğenmediği bacakları, onu tehlikeden kurtarmaya çalışıyordu. Fakat çok beğenip de hayran olduğu boynuzları ise başının üzerindeki ağırlığı ile yorulmasına sebep olmuştu. Oysa boynuzlarını çok sevmişti.
Artık çok yorulduğunu hissedince, daha sık olan ağaç ve çalılıklara doğru yöneldi. Tek düşüncesi bir an önce izini kaybettirmekti. Çalılıklarda koşarken olan oldu. Ağırlığıyla onu çok yoran boynuzları, bu seferde çalılara takılıp, kaçmasını engelledi. Çalılara o kadar kötü dolaştı ki, ne yaptıysa bir türlü kurtulamadı. O anda her şeyin bittiğini ve aslanın kendisini parçalayacağını düşünmeye başladı. Bu düşünce ile birlikte bütün vücudunu bir korku sardı.
Bir anda bütün yaşamı hayâlinde canlanmaya başladı. Olumsuz davranışlarını tek tek düşündü. Yaptığı bütün hataları kabullenmeye başladı. Bir tek dileği vardı:
"Eğer kurtulursam bir daha bu hataları yapmayacağım." diye kendi kendine söz vererek dua etti.
Beğenmediği bacakları ona sadık kalırken, çok beğendiği boynuzları en büyük ihanetini yapmıştı. Sevindirici başka bir durum ise aslan onu bulamamıştı ve nice uğraştan sonra, Bay Boynuz oradan kurtulmuştu.
En kısa yoldan sürüye ulaşıp, başından geçenleri bir bir anlattı. Sonra bütün sürüden tek tek özrünü dileyip bir daha iyi bir geyik olmaya söz verdi.
Onun başından geçen bu olay ise, yıllar boyu sürüye yeni katılan üyelere hep anlatıldı.



Bu masal 1300 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 12 2004 / Son Yayın Tarihi : 24 12 2004

HIRSIZ KARGA


Baharın gelişiyle birlikte bütün ağaçlarda olduğu gibi, Ceviz Ağacı da uyanıp en güzel kıyafeti olan taze yapraklarını giyinmişti. Güneşli günlerde gölgesine dinlenmek için gelen insanlar ve diğer canlılara kol kanat germek, ona büyük mutluluk veriyordu. Hele bir de besin değeri ile tadı süper olan meyvesini insanlara ve diğer canlılara sunuşu vardı ki, eğer kökleri toprakta olmasa sevinçten uçabilirdi.
Ceviz Ağacı, görevini en güzel şekilde yapmaya çalışıyordu.
Bütün çabası, çevresindeki canlıların hep dost ve arkadaşça yaşamaları içindi. Bir asır boyu yaşamış ve görmüş oldukları karşısında kazandığı tecrübe, ona ayrı bir değer katıyordu.
Sincaplara ev sahipliği yapması ise farklı bir özelliğiydi. Sincap ailesi için bu, büyük bir nimet sayılırdı. Gövdesini yuva olarak kullanmalarının yanı sıra, meyvesi olan ceviz ile de besleniyorlardı.
Yine bir gün sincap ailesi sabah erkenden kalktı. Anne Sincap ev işleriyle uğraşırken, Baba Sincap da yavru sincapların eğitimi ile ilgileniyordu. O günün ders konusu ise cevizlerin toplanmasıyla ilgiliydi. Baba Sincap, cevizin nasıl toplandığını anlattıktan sonra, uygulamasını göstermek için yakındaki bir cevize yaklaşıp yavrularına dönerek:
"Bakın yavrularım, şu görmüş olduğunuz cevizi iki elinizin arasına alıp bir yöne doğru çevireceksiniz. Bu iş zor olduğundan sabırla, dikkatli bir şekilde yapmalısınız." dedikten sonra çevirmiş olduğu cevizin dalından koptuğunu gören yavrular:
"Aaa, bu çok zevkliymiş!" diyerek hemen babalarından bu uygulamayı yapmak için izin istediler.
O gün akşama kadar epeyce ceviz toplayan yavruların ikinci dersleri ise, bu cevizleri ileride yemek üzere toprağa saklama şekliyle ilgiliydi. Çünkü bir sonraki baharda yeniden cevizler olana kadar, bu cevizlere ihtiyaçları olacaktı.
Sincap ailesi bu işlemi büyük bir gayretle sonbaharın ortalarına kadar tekrarladılar. Havaların soğumasıyla birlikte artık yuvasına çekilen aile, bundan sonra sadece ihtiyaçları olduğunda sakladıkları cevizler için çıkıyordu. Yavrularıyla birlikte çokça ceviz toplamanın keyfini çıkaran Baba Sincap:
"Bu sene her yılkinden çok ceviz topladık. Bahara kadar rahat ederiz." dedi.
Farkında olmadıkları bir şey vardı. Ceviz toplarken, meraklı bir çift göz sürekli onları izlemişti. Bu davetsiz misafirleri ise kötü niyetli bir karga idi. Tembelliği yüzünden kışa hazırlık yapması gereken zamanının çoğunu eğlenerek geçirmişti. Kışa tek hazırlığı ise başkalarının yiyeceklerinin yerlerini öğrenmek oldu. Bu hareketinden hırsız bir karga olduğu anlaşılıyordu. Her gün acıktıkça sincap ailesinin saklamış olduğu cevizleri birer ikişer yerinden çıkartıp yiyordu.
Geçen zaman içerisinde hırsız karganın bu davranışı, sincaplar tarafından önceleri fark edilemedi. Fakat kış sonlarına doğru sakladıkları yerdeki cevizlerin eksildiğini fark eden Baba Sincap evdekilere:
"Çocuklar, cevizlerimizi birileri almış ve epeyce eksilmiş, korkarım bu yıl aç kalabiliriz. Cevizlerimizi alanı göreniniz oldu mu?" diye sorunca, diğer sincaplar hep birlikte:
"Hayır, biz görmedik." dediler. Bunun üzerine Baba Sincap:
"Cevizlerimize ne olduğunu öğrenmeli ve bir çaresini bulmalıyız. Yoksa her yıl bu sıkıntıyı çekeriz." dedikten sonra hep birlikte düşünmeye başladılar.
Bu arada havalar biraz ısınmaya başladı ve baharın ilk günü geldi. Cevizler bitmek üzereydi. Yeni cevizlerin olmasına daha çok zaman vardı. Baba Sincabı bir telâş sardı. En azından son cevizleri kurtarıp, idareli olmalıydılar.
Baharla birlikte yeniden uyanan Ceviz Ağacı Baba Sincabın bu telâşını görünce:
"Dostum Sincap, nedir bu telâşın?" dedi.
Baba Sincap:
"Geçen yıl daha çok toplamamıza rağmen cevizlerimiz bitmek üzere, sanırım birileri onları bizden çaldı. Ne yapacağımı bilemiyorum." deyince, Ceviz Ağacı:
"Hımm, sanırım ben biliyorum. Geçen bahar siz çalışırken, miskin bir karga kayaların arkasından sizi gözetliyordu da bir anlam verememiştim. Cevizlerinizi çalan herhâlde odur." dedi.
Ceviz ağacının bu sözleri üzerine Baba Sincap, hemen evdekileri toplayıp kalan cevizleri topraktan çıkarmaya başladılar. Çıkardıkları cevizleri ise yuvalarına çektiler. Artık yerde ceviz kalmadı.
Baba Sincap bir köşeye saklanıp, hırsız karganın gelmesini bekledi. Acıktığını fark eden karganın havada süzülerek geldiğini gören Ceviz Ağacı, Baba Sincap’ı uyardı. Hırsız Karga yere iner inmez, ceviz aramaya başlamıştı ki birden karşısında Baba Sincap’ı gördü. Kaçmak istedi fakat kaçamadı. Şaşırmıştı ve suçunu biliyordu.
Baba Sincap:
"Sen ne hakla bizim cevizlerimizi çalarsın? Bunu yaparken hiç utanmadın mı?" deyince,
Hırsız Karga:
"Ne yapsaydık yani, açlıktan ölsek iyi mi olurdu?" dedi.
Ceviz Ağacı kızmıştı:
"Hey karga! Hem suçlusun hem de kendini haklı çıkarmaya çalışıyorsun. Sen hırsızlık yaptığının farkında mısın? Hırsızlığın çok kötü bir şey olduğunu bilmiyor musun? Ayrıca sen benim cevizlerimi almak istedin de, ben vermedim mi?" deyince,
Karganın içine hırsızlık iyice işlemiş olmalı ki, onlara:
"Şimdi size bir de hesap mı vereceğiz? Canım ne isterse onu yaparım. Bundan sonra da hep yapacağım." dedikten sonra, uçarak oradan uzaklaştı.
Hırsız Karga’nın bu tavrı, Baba Sincap’ı iyiden iyiye düşündürmüştü. Buna bir çare bulamazsa her yıl aynı sıkıntıyı yaşayabilirdi.
Bu arada yeni cevizler tomurcuklanmış ve her geçen gün biraz daha büyüyordu. Baba Sincap ise bir çözüm bulamamış olmanın sıkıntısını yaşıyordu. Baba Sincap’ın bu hâline Ceviz Ağacı da üzülüyordu. Bir şeyler yapmak istiyordu. Aklına gelen ilk düşüncesini, yuvasındaki Baba Sincap’a seslenerek:
"Bak dostum, bu yıl cevizlerini akşamları saklarsın. Ayrıca, her ihtimale karşı alabildiği kadar yuvana da depolarsın, bu mesele çözülmüş olur. Gelelim Hırsız Karga’ya bir ders vermeye. Önce diğer ağaçlardaki Sincap dostlarınla görüş. Durumu onlara anlat. Cevizler büyüdüğünde Hırsız Karga yine gelecektir. O zaman onlar da gelsinler. Böylece başkalarının emeğine saygısı olmayan hırsıza güzel bir ders verebilirsiniz." dedi.
Ceviz Ağacı'nın bu sözlerine sevinen Baba Sincap:
"Verdiğin bu fikir için çok teşekkür ederim." deyip hemen kolları sıvadı. İlk işi diğer sincaplara ulaşmak ve bu durumu anlatmak oldu. Diğer sincaplar da planı güzel buldular.
Aralarında sözleştikten sonra yuvasına dönen Baba Sincap, Ceviz Ağacı'na her şeyin hazır olduğunu söyledi. Yapmaları gereken, cevizlerin sökülme zamanını beklemekti.
Cevizler olgunlaşmıştı. Bütün sincaplar toplanmış ve Ceviz Ağacı’nın dallarına dağılarak, yaprakların arasına gizlendiler. Her bir sincap koparabildikleri kadar cevizi toplayıp, hazır bir şekilde beklemeye başladı. Birkaç tane cevizi ise ağacın altına karganın görebileceği şekilde attılar.
Hırsız Karga zamanı geldiğini düşünerek, yola koyuldu. Önceki yıl olduğu gibi kayaların yanına gelerek, büyükçe bir kayanın arkasına saklandı. Bir ara ağacın altındaki cevizler dikkatini çekti. Ağzı sulanan hırsız karga, daha fazla dayanamayıp, yerdeki cevizlere doğru ilerledi. Tam cevizleri alacakken o sesi işitti:
"Hücum! Sincap kardeşler, hücum!"
Bu, Baba Sincap’ın sesiydi. Bu sesin arkasından, yüzden fazla sincap ellerindeki cevizleri hırsız kargaya doğru fırlattılar. Ağaçtan adeta yağmur gibi ceviz yağıyordu. Karga daha olanları anlayamadan, ceviz yağmuruna yakalandı. Hırsızın başı büyüklüğündeki cevizler, teker teker yerine ulaşıyor ve her seferinde karga, çığlık atıyordu. Ama bu çırpınışı boşunaydı; çünkü sincapları bu işe kendisi zorladı. Kısa bir süre sonra ceviz darbelerine dayanamayan karga, olduğu yere baygın düştü.
Sincaplar, büyük bir zafer kazanmıştı. Birer birer ağaçtan inerek, hırsızın başında toplandılar. Ona verecekleri ders bununla da kalmadı. Tek tek başındaki bütün tüyleri de yoldular.
Nice zaman sonra, birazcık kendine gelen Hırsız Karga şaşkındı. Vücudunun her tarafında acılar hissediyordu. Acılar bir yana, başındaki tüylerin yolunmuş olması utanç vericiydi. Bu duruma düşmesi kendi suçuydu. Artık yapacağı bir şey yoktu. Uzun yıllar bu utancı taşımak ve bir daha dönmemek üzere oradan ayrıldı.



Bu masal 1268 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 11 12 2004 / Son Yayın Tarihi : 17 12 2004

KARDELEN


Baharın müjdecisidir çiçekler. Gül, menekşe, papatya, manolya, begonya, yasemin, orkide, nilüfer ve daha niceleri, hem renkleri ve kokularıyla hem de şekilleriyle insana bir ferahlık verirler. Polenlerindeki şifası ve balın oluşması için sağladıkları katkıdan dolayı ayrıca bir önem taşırlar.
Kardelen, kış ile ilkbahar arasına sıkışmış kısa bir zaman diliminde yaşayan, diğer çiçeklerle aynı ortamı bir türlü paylaşamayan tek çiçektir.
Çiçekler, kırlarda, bahçelerde hatta kamelyalardaki saksılarda yaşarlardı. Aralarında koyu ve coşkulu bir muhabbet günün ilk ışığıyla başlar gün batışına kadar sürerdi.
Bugüne kadar ne kardelen başka bir çiçek görmüş ne de diğer çiçeklerden kardeleni gören olmuştu. Hep insanların ve diğer canlıların konuşmalarından anlamışlardı birbirlerinin varlığını. Onun için baharın ilk çiçek muhabbetlerinin konusu kardelen üzerine olurdu.
Baharın ilk günlerinde çiçekleri yine bir kardelen muhabbeti sardı. Her yıl olduğu gibi kardeleni gören var mı, yok mu merak konusu oldu.
Çiçek meclislerinin başkanı olan gül:
"Arkadaşlar, bu yıl kardeleni göreniniz oldu mu?" diye sordu.
Bütün çiçekler, "hayır" der gibi başlarını salladılar. Anlaşılan o yıl da gören olmamıştı kardeleni. Nasıl bir çiçekti merak ediyorlardı. Menekşe alımlı ve küçümseyen bir tavırla;
"Hımm, göremediğimize göre, var olduğundan bile emin değilim. Hem belki varsa bile çirkinliği yüzünden utancından ortalığa çıkamıyordur." deyince çiçeklerin bir kısmı menekşeye katıldıklarını ifade ettiler.
Manolya:
"Ay, doğru diyorsun! Ben kardeleni merak bile etmiyorum. Hem o da kim oluyormuş, her şeyimizle biz gönüllere ferahlık veriyoruz. Ayrıca canlılar için şifa kaynağı bizleriz. Onun adının meclisimizde geçmesi bile doğru değil." deyince, başkan olarak meclisteki arkadaşlarına sitemini belirten gül:
"Yanılıyorsunuz arkadaşlar, kardeleni görmemiş olabiliriz. Hatta bu mecliste hiç bulunmamış olabilir. Şunu unutmayalım ki o da bizler gibi çiçek olarak yaratılmış bir kardeşimiz ve farklı dönemde yaşamak onun seçimi değil. Haksızlık etmeyelim lütfen." dedi.
Çiçeklerin bu muhabbetine, zaman zaman çiçek tozu toplayan arılar da kulak misafiri oluyordu. Hatta bazen işlerini bırakıp bu muhabbete katıldıkları bile olurdu.
Koca bir yaz mevsimi, kardelen dedikodularıyla gelip geçti. Kışa girerken sonbaharda bitkilerde olduğu gibi, çiçeklerin de bir sonraki ilkbaharda yeniden uyanmak üzere uyuma vakitleri gelmişti. Bütün çiçekler, bir sonraki baharda buluşabilme dilekleriyle vedalaşıp, birer birer solup kuruyarak uyudular.
Çiçeklerin çoğalması ve sağlıklı yaşamasında önemli rolleri olan arılar da, durum daha farklıydı. Çiçek dostu arılar, kış mevsiminde kovanlarına çekiliyordu. Zamanlarının çoğunu çalışarak geçirdikleri için dinlenmek onlarında hakkıydı. Kış boyunca kovanda eğlenceler düzenleniyordu.
Kış çıkmak üzereydi ki, kovanların birinde küçük bir arı iyiden iyiye hastalandı. Hemen kovan doktorunu çağırdılar. Hastayı muayene eden doktor, durumun ciddiyetini fark etti ve derin bir düşünceye daldı. Durumu merak eden anne arı üzgün bir hâlde:
"Doktor, yavrumun nesi var?" diye sordu.
Doktor:
"Şey, nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, biraz imkânsız gibi ama hastanın iyileşmesi için taze çiçek tozu yani polen gerekiyor. Bu zamanda nereden nasıl buluruz bilemem." deyince, arılardan birisi baharda çiçeklerden duyduğunu hatırlayarak:
"Beni dinleyin. Çiçekler konuşurken duymuştum. Yılın bu zamanlarında yalnız yaşayan bir çiçek olduğunu, adının da kardelen olduğunu söylüyorlardı. Anne arı kovandan çıkmama izin verirse, belki onu bulabilirim." dedi.
Daha önce yılın bu zamanlarında kovan dışına hiç çıkılmadı. Ne kardeleni bilen ne de dışarı çıkmaya cesaret eden vardı. Bu cesur arının isteği anne arı'nın olumlu karar vermesini sağladı. Hazırlıklar yapıldıktan sonra görevli arı, kovandan çıktı.
Hava, üşütecek kadar serindi. Saatlerce yapılan arama uçuşu, sonunda düşleri gerçeğe dönüştürdü. Dağın güney yamacında kısmen erimiş karlar vardı. Karı erimiş toprakta kısa boylu bembeyaz bir güzellik saçıyordu kardelen. Cesur arı, bu küçük ve şirin çiçeğe yaklaşarak önce üzerine konabilmesi için izin istedi. İzni aldıktan sonra nazik bir şekilde üzerine kondu ve:
"Şey, benim adım cesur arı. Ben, senin baharda yaşayan çiçek kardeşlerinin dostuyum. Küçük bir arı kardeşimiz hastalandı. Acil olarak taze polene ihtiyacımız var. Birazcık polen verebilir misin?"
Kardelen, merakla dinledikten sonra poleni vermeyi kabul etti. Yalnız bir şartı vardı. Arıdan hep merak ettiği ve baharda açan çiçek kardeşlerine çokça selâm götürmesini istedi.
Cesur:
"Çok teşekkür ederim. Bu iyiliğini unutmayacağım. Selâmını da götürmeye söz veriyorum." dedi.
Cesur arı, ihtiyacı olan poleni aldıktan sonra hemen kovana döndü. Kardelenin vermiş olduğu polenler küçük arıya iyi geldi. Kovandaki bütün arılar mutluluk şarkıları söyledi.
Havalar iyice ısındı dışarıda toprak hareketlenmeye başladı. Çiçekler, birer birer yeniden uyandılar. Ortalığı saran güzel kokular, kovanlardaki arıları da harekete geçirdi. Cesur Arı, ilk olarak kardelene verdiği sözü yerine getirmek istiyordu.
Kovandan çıkar çıkmaz, çiçeklere doğru yöneldi. Geçen yıllarda olduğu gibi çiçeklerin ilk sohbet konusu yine kardelendi. Konuşulanlar ise kardelenin duyduğunda çok üzüleceği şeylerdi. Çiçeklere yaklaşan cesur arı, bu duydukları karşısında;
"Kuzum sizin işiniz gücünüz yok mu? Hem siz kardelen hakkında ne biliyorsunuz ki?" diyerek sert çıkıştı.
Daha sonra başından geçenleri bir bir anlattı. Çiçekler pür dikkat Cesur’u dinledi. Arada bir merakla, onun nasıl bir çiçek olduğunu sordular. Cesur ise onlara her şeyiyle kardeleni anlattı. En önemlisi ise onlara kucaklar dolusu selâmlar gönderdiğini söylediği andı. Bazı çiçekler bu güne kadar söylediklerinden pişmanlık duyarcasına boyunlarını büktüler. Gül başkan:
"Gördünüz mü arkadaşlar bu güne kadar hep kötü düşündüğümüz kardelen kardeşimiz, olmadığımız bir zamanda bizleri en güzel şekilde temsil etmiştir. Onunla gurur duyuyorum. Ayrıca selâmı için teşekkür ediyor ve kucak dolusu selâmlar gönderiyorum." dedi.
Gül başkanın bu güzel övgülerine diğer çiçekler de katıldı. Bizim cesur arı ise mevsimler değiştikçe, kardelen ile diğer çiçekler arasında kucaklar dolusu sevgi ve selamları getirip götüren bir çiçek dostu oldu.


Bu masal 1042 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 12 2004 / Son Yayın Tarihi : 10 12 2004

KİBİRLİ KAZ


Güneşin bütün görkemiyle aydınlatıp, sıcaklığıyla kucakladığı ülkelerdeki göl kıyılarında yaşamak bir başkadır. Mavi Göl yaz coşkusu ve hareketliliğinin son demlerindeydi. Yaprak dökümü ve suların serinlemesi sonbaharın habercisiydi. Yine göç vakti yaklaşmış, göçmen kuşları bir telâş sarmıştı.
Mavi Göl’ün yaban kazlarına ait kıyısında bir hareketlilik ve kargaşa vardı. Göl sakinlerinin bütün dikkatleri bu kargaşaya çekilmişti. Göldeki bütün göçmen kuşlarda, bir yol hazırlığı vardı. Fakat bu kadar gürültülü değildi.
Kibirli, kazların en gençlerindendi. Gösterişli ve alımlı dış görüntüsünün yanında, dikkat çekici bir yürüyüşe sahipti. Konuşurken kuruntusundan karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Diğer kazları hep küçük görmesinin yanı sıra, gün boyu gölün suyunda kendi görüntüsünü seyredip, kendi kendine iltifat ediyordu. Bu özelliklerinden dolayı diğer kazlar ona "Kibirli" diye hitap ediyordu.
Kafilede, bu tutumundan dolayı Kibirli sürekli eleştiriliyordu. Hayranları da yok değildi hani, ona ilgi duyan ve onun gibi olmak isteyenler de mevcuttu. Kendince küçük bir grubu vardı. Onun her hareketini onaylayanlara iyi davranıyordu.
Kafilede, bütün göçmenlerin dikkatini çeken bu kargaşanın baş rolünde yine Kibirli vardı. Yolculuk hazırlıklarının iyiden iyiye hızlandığı o günlerde hesapta olmayan bir engel çıktı. Kafilenin lideri Reis Kaz sakatlanmıştı. Reis yüzerken ayağı gölün içindeki kayalara sıkışmış ve burkulmuştu. Bu sakatlığından dolayı birkaç hafta uçmaması gerekiyordu. Kazların çoğunluğu birkaç haftalık gecikecek olan bu yolculuğa olumlu bakarken, Kibirli itiraz etti. Hayranı olan küçük grubu da onu destekledi. Kafiledeki bütün kazlar büyükçe bir daire oluşturup, çözüm bulmaya çalıştılar. Kibirli göğsünü gererek öne atıldı;
"Ben!" dedi.
Bütün kazlar (sen ne?), der gibi merakla ona döndüler. Kibirli tekrar:
"Evet ben! Ben, bu kafileye reis olabilecek bütün özellikleri taşıyorum." deyince,
Kınalı kaşlarını çatarak;
"Sen ne dediğinin farkında mısın? Bunca yıl bize yol gösteren başkanımız Reisi burada bir başına mı bırakacağız?"
Kibirli:
"Reis, zaten yaşlı ve gözleri de iyi görmüyor. Bir de sakatlığını katarsanız kalması, onun için daha iyi olacaktır."
"Olamaz!" diye bağırdı Bilgin Kaz. "Bu kadar vefasız olamazsın. Hep genç mi kalacaksın? Gün gelecek sen de yaşlanacaksın, unutma."
Reis, bir köşede üzgün tavrıyla olanları izliyordu. Kibirliden her şeyi umardı da bu kadar ileri gidebileceğini ummazdı. Dikkatini çeken önemli bir şey daha oldu. Bunca yıl birlikte yaşayan kafile, bölünmenin eşiğine gelmişti. Bunu önlemek için son bir fedakârlık yapmalıydı. Kendini geride bırakma pahasına da olsa kargaşaya müdahâle edip, bütün kazları Kibirli ile gitmeye razı etmeliydi. Kendini toparlayıp, tek ayağı ile sekerek kazların kurduğu daireye doğru ilerledi. Gür bir sesle:
"Susun! Eğer ben liderinizsem sizlere Kibirli'nin liderliğinde yolculuğu yapmanızı emrediyorum."
Kazların çoğunluğu hep birlikte;
"Ama Reis, bunu yapmamızı bizden isteyemezsin. O zaman Kibirli’den farkımız kalmaz ki." dediler.
Kafiledekiler, ne söyledilerse Reis’i razı edemediler. Kibirli ve grubunun dışında, dairedeki bütün kazlara bir hüzün çöktü. Reis’in bu tavrıyla Kibirli'nin yüzü güldü. Kendine olan hayranlığı bir kat daha arttı. Şimdiden gökyüzünde, kafilenin başındaki süzülüşünün hayâlini kurmaya başladı. Onu destekleyenler de kendi aralarında kafiledeki en güzel yerleri paylaşmaya başladılar. Kibirli, tam yol hazırlıklarının başlamasını emredecekti ki Bilgin coşkulu bir sesle:
"Buldum, buldum! Reisin de bizimle gelmesi için güzel bir plânım var." diye bağıran Bilgin, bütün kazların meraklarını gidermek için sözlerine devam etti:
" Önce şu karşıdaki sarmaşığın ince dallarından bir sedye yapmalıyız. Üzerini de yapraklarla kapatırsak reisi taşıyabiliriz. Yoruldukça da ekibi değiştiririz." deyince reis:
"Bunu yapmanızı sizden isteyemem. Hem çok yorulursunuz, hem de yolculuğunuz uzar." dedi.
Yine kazların çoğu hep bir ağızdan:
"Evet Reis, biz bu işi seve seve yaparız." dedi-ler.
İtiraz etse de, Reis’e vefa borcunu ödemek isteyenler kararlıydı. Hemen ekipler oluşturuldu. Bir grup sarmaşık toplarken başka bir grup sedyeyi yapıyor, diğer bir grup ise yaprak topluyordu. Sedye hazırlanmış ve nihayet uçuş vakti gelmişti. İlk ekip ve sonraki ekipler belirlendi. İlk ekip Reis’i sedyeye yerleştirip hazır olduklarını belirttikten sonra Kibirli o herkesi çıldırtan tavrıyla uçuş emrini verdi.
Kibirli ve grubu önde diğerleri arkada şeklinde dizilerek, bulutlara doğru süzüldüler. Sedye ekibi ise bu dizilişin orta kısmında yerlerini aldılar. Yolculuk uzundu. Zor olansa, büyük denizi aşabilmekti.
Sık sık mola veren kafile sonunda büyük denize ulaştı. Son bir dinlenmeden sonra yolculuğun en zor kısmına başladılar. Fırtınası eksik olmayan denizin üzerinde ilerlerken, bulutlardaki yoğunluk sanki fırtınayı haber veriyordu. Rüzgâr daha bir çetin esmeye başladı. Yoğun sis ve kara bulutlar, görüş mesafesini kısaltmıştı. Kibirli’yi bir korku sarmış fakat bunu belli etmemeye çalışıyordu. Fırtınanın şiddeti ile kendine olan güvenini kaybetmeye başladı. İçindeki korku sorumluluğunu aldığı kafileyi tehlikeye atacağından değil, kafilede komik duruma düşeceği endişesindendi.
Kibirli, bir şeyi unutmuştu. Daha önceki yolculuklarında nerelerden geçtiğine, hangi mevsimde ve nerelerde hangi rüzgârların estiğine, rüzgârların esiş yönlerine hiç dikkat etmemişti. Yolculuklarında tek yaptığı çevresini gözlemek değil, kafiledekilerle uğraşmaktı. Kibirli, hiç aldırmadan geride terk etmeye çalıştığı ve küçümsediği Reisin büyük tecrübesini de unutmuştu. İçindeki komik duruma düşme korkusu, Reis’ten yardım istemesini engelliyordu.
Reis bütün olanların farkındaydı. Sedyesinde sabırla içinde bulundukları durumu gözlüyordu. Fakat müdahâle etmedi. Çünkü biliyordu ki eğer müdahâle ederse Kibirli, karşı savunmaya geçecekti. Kibirli ile Reis’in dışında durumu kimse fark etmemişti. Yalnız Reis’in bir korkusu vardı. Eğer Kibirli bir an önce kendisinden yardım talebinde bulunmazsa büyük denizi en dar bölgesinden geçmek varken, derinlere doğru ilerleyip kafilenin tamamını tehlikeye atabilirdi. Çünkü fırtınanın şiddetinden kafile dağılabilirdi.
Kısa bir süre sonra beklediği oldu. Bütün bedenini korku saran Kibirli, artık komik duruma düşmeyi aklından çıkarıp kafileyi büyük bir tehlikeye doğru sürüklediğini kabullendi. Acizliğini anladı, âdeta üzerindeki kibir elbisesi sıyrılıverdi. Bir ara başını geriye çevirip mahcup ve pişmanlık ifadesi taşıyan bakışlarını Reis’e hissettirdi.
Reis, Kibirli'nin daha da küçük duruma düşmemesi ve onurunun kırılmaması için ona yardımcı olmaya karar verdi. Yalnız ona yardım ettiğini kafilenin diğer üyeleri anlamamalıydı. Bir ara sedyeyi taşıyan ekibe yüksek sesle bu mevsimlerde büyük deniz rüzgârlarının esiş yönlerini anlattı.
Kibirli, durumu anladı. Reis’in diğerlerine belli etmeden kendisine yardım ettiğini ve onurunun kırılmaması için gayret sarf ettiğini görünce, gözünde birden büyüdü ve ona olan saygısı arttı. Artık gözleri ufukta, kulağı ise Reis’te bir yandan uçuyor bir yandan da geçmiş yaşantısını değerlendiriyordu.
Evet, artık kendinden emindi. Geçmişte bir çok hataları olmuştu. Bundan sonra daha dikkatli olacak ve kimseyi kırmayacaktı. Hiç kimseyi asla küçük görmeyecekti. Yere iner inmez herkesten özür dileyecekti.
Reis, olanlardan dolayı sevinçliydi, Kibirli'yi kazandığına inanıyordu. Ama bir hatasının da farkındaydı. Bu hatasını da, yolculuk biter bitmez kafileyi toplayıp telafi edecekti.
Nihayet kara görününce kafileyi bir sevinç sardı. Karaya ayak basar basmaz ilk işleri güzel bir uyku çekmek oldu. Ardından açlıklarını giderdiler. Kibirli, hemen kafileyi toplayıp yolculuk süresince yaşadığı bütün duyguları anlattı. Ancak bu şekilde huzurlu olabilirdi. Bütün kafile üyelerinden özrünü dileyip, liderliğini bıraktığını söyledi. Bunun üzerine reis, söze başladı:
"Evet arkadaşlar, Kibirli'nin bu itiraflarına içinizde en çok ben sevindim. Bundan sonra kendisine Kararlı diye hitap edilmesini istiyorum. Ayrıca benim de bir itirafım olacak, biliyorsunuz ki ben yaşlandım. Bunu daha önceden düşünüp sizleri liderlik konusunda eğitmeliydim. Hem bu büyük kararından dolayı Kararlının liderliğe devamı bence daha uygun olacaktır." dedikten sonra bütün kafile bu karara saygı gösterdi. O günden sonra Kararlı, kendisinden övgüyle bahsedilen lider oldu. Reis ise lider yetiştiren ve saygı duyulan bir kafile büyüğü oldu.



Bu masal 1111 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 27 11 2004 / Son Yayın Tarihi : 03 12 2004

YETENEKLİ KOÇ


Kırların, ovaların ve yaylaların baharla birlikte uyanışı, yemyeşil bir örtüye bürünüşü, kış boyu kapalı mekânlarda kalan hayvanları dışarı davet eder gibiydi. Bu güzel davete kim hayır diyebilirdi ki. Her taraf alabildiğine yeşil, derelerde şarıl şarıl akan sular, gökyüzü masmavi ve mis gibi havasıyla yaylalar bir başka olur baharda.
Yaylalar, onların çıkışıyla daha çok güzelleşir ve her taraf pamuk tarlasıymış gibi olurdu. Onlar yeşil yaylanın Merinos ismiyle tanınan koç, koyun ve kuzularından oluşan sürüsüydü. Artık sonbahara kadar geceli gündüzlü bu yaylaların sakinleriydiler. Gündüzleri bolca yeşil otlar yiyip geceleri uyuyorlardı.
Sürü elli koç, iki yüz koyun ve iki yüz kuzudan oluşmaktaydı. Ayrıca sürüde beş köpek ve bir de eşek vardı. Köpeklerin görevi dağılan sürüyü toplamak ve gece gündüz bütün tehlikelere karşı korumaktı.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da sürünün lider seçimi için, birçok koç aday olmuştu. Koçlar en çok oyu alabilmek için yoğun bir çalışma sergiliyordu.
Henüz bir hafta geçmişti ki, seçim günü geldi. Oylamadan önce lider adaylarının gösterisi olacaktı. Sürü genişçe bir alanda daire oluşturup, verecekleri oylar için koçları izlemeye başladı. Koçlar orta boşluktaki yerlerini alıp, sırayla yeteneklerini gösterdiler. Dikkatleri toplayabilmek için çok çaba harcadılar.
Lider adayları içerisinde en dikkati çekeni ise diğerlerinden farklı olarak köpek taklidi yapan koç oldu. Tıpkı bir köpek gibi havlayıp uluyabiliyordu. Bu yeteneğini ise sürü köpeklerinin yardımı ile kazanmıştı. Onun bu yeteneği, bütün sürünün beğenisini topladı. Oylama sonunda oy çokluğuyla sürünün lideri oldu.
Bu özelliği bir ayrıcalık veriyordu. Herkes ona "Yetenekli Koç" diye hitap ediyordu. Sürü, teker teker onu tebrik edip, yeni görevinde başarılar diledi.
Zaman ilerledikçe Yetenekli Koç, liderlik havasına iyiden iyiye girmişti. Bu görevi en güzel şekilde yapmak istiyordu. Ara sıra sürüyü toplayıp kuralları anlatıyordu. Yine bir gün sürü karnını doyurup dinlenmek üzere gölgeye çekildiğinde, Yetenekli onlara hitaben:
"Dostlarım! Sizlerden her yıl olduğu gibi sürüden ayrılmamanızı, sürü içerisinde karşılıklı sevgi ve saygı anlayışıyla yaşamanızı istiyorum. Ayrıca sürüdeki büyüklerin, küçükleri her konuda eğitmesini istiyorum. Bir de bizi koruyan köpek dostlarımıza zorluk çıkarmayın." dedi.
Bazen unutarak sürüden uzaklaşanlar olurdu. Bu durumu gören köpekler hemen havlayarak, onları uyarıp tekrar sürüye dönmelerini sağlıyordu. Arada bir köpekler sıcakta uyuduğunda sürü dağılırsa, Yetenekli Koç, köpek taklidi yaparak sürünün bir araya toplanmasını sağlardı.
Yetenekli'nin köpek taklidi yaparak sürüyü topladığını gören bazı koçlar, sürü ile Yetenekli'nin arasını açmak istedi. Hatta içlerinden birisi sürüye:
"O bir koç, size çoban köpeği gibi müdahâle etmesine izin vermemelisiniz." dedi.
Yine koçlardan bazıları Yetenekli'nin bu yaptıklarını, köpeklere abartarak anlattı. Her geçen gün şikayetlerin artması, baş köpek Karabaş'ın canını çok sıktı. Daha fazla dayanamayan Karabaş, biraz düşündükten sonra sinirli bir şekilde Yetenekli'yi çağırarak:
"Bak arkadaş, sürüden şikayetler geliyor, onlara bizim gibi davranıyormuşsun. Bir daha olmasın." deyince Yetenekli hayretle Karabaş'a:
"Sen ne diyorsun dostum? Ben size özenmiyorum ki. Ama sizin gibi davranmaya mecbur bırakıyorlar. Siz uyuduğunuzda, sürüden ayrılanları uyarıyorum. Fakat beni dinlemeyenler oluyor. Ben de sizin taklidinizi yaparak onları bir araya topluyorum. Ayrıca bunu hem onların can güvenliği için, hem de sizin göreviniz aksamasın diye yapıyorum." dedi.
Karabaş, önce biraz düşündü, sonra;
"Haklı olabilirsin, fakat bundan biz de rahatsız oluyoruz. Gören de görevimizi yapmıyoruz sanacak, onun için bir daha olmasın. Yoksa senin için iyi olmaz." diyerek onu uyardı.
Bu uyarılar Yetenekli'yi fazla etkilemedi. Zaman zaman köpek taklidi yaparak sürünün dağılmasını önledi. Çünkü o sürünün lideriydi ve sorumlulukları vardı.
Diğer koçlar yüzünden sürünün çoğu, Yetenekli'yi eleştiriyordu. Yetenekli ne yaptıysa haklı olduğunu kabul ettiremedi. Her ne kadar seçilmiş olsa da, sürü onu lider olarak görmemeye başladı. Sürünün bu tavrı onu üzüyordu. Ama elinden bir şey gelmiyordu.
Artık kararını verdi, sürüye fazla müdahâle etmeyecekti. Zaman ilerledikçe sürü daha geniş alanda otlar oldu. Sürünün bu dağılışı, Karabaş ve ekibinin de işini zorlaştırmaya başladı. Fırsat buldukça uyumaya çalışan Karabaş ve ekibi, artık rahat bir uyku çekemez olmuştu.
Birkaç ay sonra dağlarda dolaşmak Karabaş ve ekibini iyice sıkmıştı. Aralarında bir geceliğine de olsa köye gitme kararı aldılar. Yapmaları gereken gece sürüyü bir yere toplayıp, sıkıca tembihlemekti. Sürüye dağılmamaları emrini verdikten sonra doğruca köyün yolunu tuttular.
O gece, hava bulutlu ve ortalık iyice karanlıktı. Karabaş ve ekibinin olmayışı, sürüye bir özgürlük hissini verdi. Bunu fırsat bilenler, sürüden biraz da olsa uzaklaşmaya başladı. Hatta bir ara bir koyunun:
"Yavrum! Kuzum! Neredesin?" diye seslenişi sürüde yankılandı.
Kayıp kuzuyu gören olmamıştı; fakat annesi, onu aramaya kimseyi razı edemedi. Çünkü gecenin karanlığı ürkütücüydü ve sürüdekiler korkuyordu. Bu durumu gören Yetenekli yerinden doğruldu ve:
"Ben, onu aramaya giderim." diye gönüllü oldu.
Sürüdekiler, Yetenekli'nin bu cesaretine hayran olmuştu. Yetenekli ve kuzunun annesi uzun bir arayıştan sonra, kayalıkların yakınından gelen bir takım sesleri duymuş, daha dikkatli hareket etmeye başlamıştı. Biraz daha dikkatli adımlarla ilerledikten sonra, bulutlar arasından sızan hafif ay ışığında en son görmek istedikleri şeyi görmüşlerdi. Bunlar kurtlardı ve açlıktan deli divane dolaşıyorlardı. Yetenekli ve kuzunun annesi, aç kurtların çok tehlikeli olduğunu biliyordu.
Bir ara kaybolan kuzunun sesini işittiler ve o yöne doğru baktıklarında, kuzunun hem kendilerine hem de kurtlara aynı mesafede olduğunu gördüler. Korktular; çünkü kuzunun sesi kurtları harekete geçirmişti. Kurtlar hayli kalabalıktı.
Yetenekli, soğuk kanlı olmaya çalışarak neler yapabileceğini düşündü. Birden aklına yaptığı taklitler geldi. Kurtlara doğru dönerek var gücüyle ve değişik tonlarda köpek sesleri çıkarmaya başladı. Onun bu davranışı karşısında kurtlar durmuştu. Kurtların lideri, sesleri dinledikten sonra diğerlerine dönerek:
"Arkadaşlar, anladığım kadarıyla çoban köpekleri yakınımızda. Seslere bakılırsa her hâlde kalabalıklar. En iyisi geri dönüp kaçmak, nasıl olsa başka avlar buluruz. Şimdilik canımızı kurtaralım." diye diğer kurtları da uyararak kaçmaya başladılar.
Durumu gören kuzunun annesi önce çok şaşırdı. Sonra koşarak kuzusunun yanına gitti. Hasretle birbirlerine sarıldıktan sonra, Yetenekli'nin bu yardımına çok teşekkür etti.
Beraberce bir hayli yürüdükten sonra sürünün yanına geldiler. Bu arada Karabaş ve ekibi köyden yeni dönmüştü. Bulunan kuzunun annesi, olan biteni sürüye anlattı. Eğer Yetenekli olmasaydı hem küçük kuzu canından olabilirdi, hem de bununla yetinmeyen kurtlar sürünün yerini bulabilirdi. Sürüdekiler her şeyi dinledikten sonra, Yetenekli'ye olan hayranlıklarını gizleyememiş ve ondan özür dilemişti.
Olayı dinleyen Karabaş ve ekibi durumun hassasiyetini fark edip, Yetenekli'ye bir özür borçları olduğunu anladı. Onlar adına Karabaş:
"Dostum Yetenekli, senden özür diliyorum. Küçük bir kaçamak için görevimizi ihmal ettiğimiz ve seni eleştirdiğimiz için suçluyuz. Eğer sen olmasaydın, bu telafisi zor olan hatamız yüzünden işimizden olabilirdik. Ayrıca bu iyiliğin için sana çok teşekkür ediyorum." dedi.
O günden sonra Yetenekli sürü içinde eskisinden daha fazla saygı görüp, cesareti ile yeni kuzuların kahramanı oldu.


Bu masal 1077 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 20 11 2004 / Son Yayın Tarihi : 26 11 2004

ZIPZIP


Yaz aylarının gelişiyle, baharda dünyaya gelen bütün yavrular biraz daha büyümüştü. Yavruların küçük olması, annelerinin hızlı hareket etmesini engelliyordu. Anneler tehlikelere karşı yavrularını yalnız bırakmamak için, beraber hareket etmek zorundaydı.
Kangurularda bu durum daha farklıydı. Yavruları onları yavaşlatmıyordu; çünkü onların keseleri vardı. Bir yerden başka bir yere giderken yavrularını, önlerinde bulunan ve büyük bir cep gibi olan keselerinde taşıyorlardı. Konaklama yerlerinde ise yavrularını keseden çıkartıp oynamaları için serbest bırakıyorlardı. Ön ayakları kısa olmasına rağmen, arka ayakları gayet uzun ve güçlüydü. Koşarken arka ayakları üzerinde zıplayarak hareket ediyor ve çok hızlı ilerleyebiliyorlardı.
Kangurulardaki keseler diğer orman sakinlerinin ilgisini hep çekmişti. Hele onların yavrularını taşıma şekline imreniyorlardı. Bu özellik onlara bir ayrıcalık katıyordu. Onlar ise bu farklılığın keyfini çıkarıyordu.
Yalnız içlerinde biri vardı ki, adı Zıpzıp'tı. Bu keyfi fazla uzun sürmemişti. Diğerleri yavrularını severken, o bir köşede özlemle onları seyrediyordu; çünkü onun çok sevdiği yavrusu artık yaşamıyordu.
Daha doğumunun ilk aylarında, bir aslan onları yakalamak istemiş ve o da kaçarken yavrusunu kesesinden düşürmüştü. Zavallı yavrucuk orada ölüvermişti. Ölmesi bir tarafa, bir de ölen yavrusunu aslan alıp götürmüştü. Yavrusuna son bir kez olsun sarılamadığından, bu durum ona daha da ağır gelmişti. O anı hatırladıkça çok üzülüyordu.
Zıpzıp, zamanının çoğunu diğer yavruları izlemekle geçiriyordu. Onları izlerken çok özlediği yavrusunun hayâlini kuruyordu ve onların da başına bir şey gelmesin diye bir taraftan da etrafı dikkatlice gözetliyordu.
Gruptaki diğer kangurular Zıpzıp'ın bu hâline üzülüyordu. Bu durum için bir çare aradılar. Bir ara grubun yaşlısı diğerlerini toplayıp onlara:
"Bakın dostlarım, Zıpzıp'ın başına gelenler içimizden herhangi birinin başına da gelebilirdi. Onu teselli etmeliyiz. Hatta bizim yavrularımızı her zaman sevebileceğini söylemeliyiz. Belki bu şekilde acısı biraz olsun hafifler." dedi.
Gruptakiler yaşlı kangurunun önerisine katılıp, o günden sonra Zıpzıp'ı teselliye başladı. Ayrıca yavrularıyla ilgilenmesi için ondan yardım istediler. Zıpzıp, bu teklife çok sevindi. Herkese bu düşünceli davranışlarından dolayı teşekkür etti. Artık günleri biraz daha farklı olmaya başladı. Zaman zaman yavrusu aklına gelse de, diğer yavrularla ilgilenerek avunmaya çalışıyordu. Az da olsa mutluluğu tadabiliyordu.
Ağustos ayı, ormanda etkisini göstermeye başladı. Bütün hayvanlar öğleyin, sıcaklardan etkilenmemek için gölgelikleri tercih ediyordu. Bir taraftan da korkulu rüyaları olan bu ayın, bir an önce geçmesini istiyordu. Bu aylarda suların azalması onları korkutuyordu. Fakat bu korkudan daha büyüğü ise sıcaklardan dolayı yangın çıkması ihtimaliydi.
Sıcakların şiddeti iyice arttı. Hafif esen rüzgâr ise korkuları gerçeğe dönüştürdü. Rüzgârın esmesiyle ormandaki kuru ağaçların dalları, birbirine sürtünerek yangın çıkmasına sebep oldu. Yangının çıkan bölgede dumanlar, göğe doğru yükselmeye başladı. Dumanı gören orman sakinlerini bir tedirginlik aldı.
O anda rüzgârın etkisiyle yangının hangi yöne doğru yayılacağını bilmek çok önemliydi. Yanlış bir tahminle alev çemberinde kalabilirlerdi. Gruplarının en yaşlıları tecrübelerinden dolayı tahminlerini yapıp gruplarına bildirmişlerdi. Bu arada yangın büyüyüp, tehlikeli boyutlara ulaştı. Gök yüzünü simsiyah bir bulut tabakası kapladı. Yapılacak en doğru şey, bir an önce uzaklaşmaktı.
Ormandaki bütün hayvanlar için korku dolu kaçış, başladı. Bütün çabaları canlarını kurtarmaktı.
Böyle zamanlar dayanışma ve yardımlaşma zamanlarıydı. Yırtıcı ve tehlikeli hayvanlar diğerlerine zarar vermezdi.
Orman sakinleri yangından epeyce uzaklaştılar. Bütün hayvanlar, büyükçe bir alanda dinlenmek üzere mola verdiler. Fakat beklenmeyen bir şey oldu. Rüzgâr aniden yön değiştirdi. Yangın, hızla kaçan canlılara doğru ilerliyordu. Durumun farkında olmayan orman sakinlerini, Beyaz Kartal'ın:
"Kaçın! Yangın bu tarafa geliyor!" çığlığı harekete geçirmişti.
Bu seferki kaçış, ani ve hazırlıksız oldu. Bu telâşlı kaçışta bir çok kargaşa yaşandı. Hem ne tarafa kaçacaklarını şaşırdılar hem de gruplar dağıldı. Bu kaçışın hüzünlü bir tarafı vardı ki, o da bazı hayvanların yavrularının kaçamamış olmasıydı.
Telâşlı kaçış, kargaşanın da etkisiyle bazı yavruları geride bıraktı. Yavrusunun geride kaldığını fark eden anneler döndüler. Fakat aralarına yangın girmişti. Dikkatli baksalar da yavrularını göremediler.
Rüzgârın yön değiştirmesiyle, kaçan hayvanlar tekrar durdu. Kalabalık arasından yavrusunu geride bırakanların çığlıkları yükseliyordu. Onların çaresizliği, Zıpzıp'ın aklına yavrusunu getirdi. Gözleri doldu.
Zıpzıp, ani bir kararla ateş çemberinden içeri daldı.
Onun bu hareketine oradaki bütün canlılar şaşırdı. Zıpzıp'ın bacakları güçlü olduğundan hem yükseğe, hem de uzağa zıplama yeteneği vardı. Bu yeteneği sayesinde yanan çalıların üzerinden aşmak kolay oldu.
Bir süre sonra Zıpzıp bütün ihtişamıyla, yangın çemberinden döndü. Kısa sürede defalarca gidip dönen Zıpzıp, her seferinde farklı bir canlının yavrusuyla dönüyordu. Bu kurtarma işini kesesi sayesinde kolayca gerçekleştirdi.
Zıpzıp'ın son dönüşü çok daha farklıydı. Çünkü bu sefer kurtardığı bir aslan yavrusu, hem de kendi yavrusunun ölümüne sebep olan aslanın yavrusuydu. Kalabalık, onun bu son kurtarışı karşısında şok oldu. İçlerinde en büyük şoku ise, yavrusu kurtulan anne aslan yaşadı. Yavrusunun kurtulmuş olması ve onu kurtaran Zıpzıp'a, geçmişte yaptıklarını düşününce vücudunu bir hâlsizlik sardı. Olduğu yere yığıldı.
Anne aslana geçmişteki bu davranışının yükü ağır gelmişti. Pişmandı ve çok üzgündü, ama faydası yoktu ve olan olmuştu. Ağır hareketlerle yerinden doğruldu. Zıpzıp'a doğru ilerledi. Başını utancından kaldıramadı. Titrek bir sesle:
"Şey, ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben nefsimin esiri olarak yaşarken, sen nefsini kontrol ederek bana büyük bir ders verdin. Ben kinimle sen ise merhametinle yaşadın. Sana minnettarım." deyip oradan ayrıldı.
Zıpzıp ise kaybettiği yavrusuna karşı, birkaç yavruyu kurtarmış olmanın mutluluğunu tattı.


Bu masal 859 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 11 2004 / Son Yayın Tarihi : 19 11 2004

YARAMAZ CİVCİV


Küçük, şirin mi şirin bir çiftlikte yaşıyorlardı. Her gün sabah İbikli'nin sesiyle uyanıp, güneşin batışına kadar dostluk duyguları içerisinde hep birlikte çalışıyorlardı. En çok hoşlarına giden ise öğlen, sıcağında Büyük Çınar'ın gölgesinde bir araya gelmekti.
Bu şirin yerin sakinlerinden inekler ve koyunlar süt, arılar bal, tavuklar yumurta üretiyordu. Eşekler, yük çekiminde; köpekler, bekçilikte çalışıyordu. Herkesin kendine göre bir işi vardı. En güzel anılar, çınarın gölgesinde toplandıklarında anlatılırdı.
Akşam olduğunda ise hepsi, kendilerine ayrılmış olan odalarına çekilip günün yorgunluğunu atardı.
Bu sevimli dostlar, ilkbaharın gelişiyle birlikte, birbirini takip eden sürelerde aileye yeni katılan üyelerin doğumlarına şahit olurdu. Bu mevsim yavrulama dönemi olduğundan, yeni yavruların gelişiyle, çiftlikte en coşkulu günler yaşanırdı.
Hemen hemen her gün, bir hayvanın sevinç çığlığıyla, yeni bir doğum müjdesi alınırdı. Mini mini yavrular ise sevimlilikleriyle, bütün dikkatleri topluyordu. Onlar için her şey oyun demekti.
Günler epeyce ilerlemiş olmasına rağmen, Çilli Tavuk hâlen kuluçkada yatıyordu. On yumurtanın dokuzundan minicik civcivler çıkmış, fakat bir tanesi hâlâ duruyordu. İbikli, her gün gelerek Çilli'ye:
"Bu gün son yavrumuzdan bir haber yok mu?" diye soruyordu.
Çilli ise bu uzun bekleyişten bıkmış olmalı ki, boynunu bükerek İbikli'ye:
"Ne gezer." diye üzüntüsünü dile getiriyordu.
Çiftlikte herkes bu olayı konuşa dursun, İbikli ile Çilli'nin farkında olmadığı bir şey vardı. O da son yumurtanın içinin boş olmasıydı. Aslında civciv yumurtadan çıkalı üç gün olmuştu.
Civciv, daha doğar doğmaz yaramazlığa başlamıştı. Annesi bir ara ayrıldığında yumurtayı kırıp çıkmış ve içine ot sıkıştırarak ters çevirmişti. Bunun farkında olmayan annesi Çilli ise hâlâ civcivin çıkmasını bekliyordu.
Yaramaz Civciv ise bir köşeye saklanıp hem annesinin, hem de diğerlerinin hâline kıs kıs gülüyordu. Ara sıra bu olayı bilmeyen kardeşlerinin arasına da karışıp oynuyordu. Bir yandan kuluçkada yatıp, bir yandan da uzaktan uzağa yavrularını gözleyen Çilli'nin dikkatini bir şey çekti. Yavrularını üst üste iki defa saydı. Gözlerine inanamadı. Saydığı yavrular tam on taneydi.
Bir ara kenara çekilip yumurtaya bakıp, sonra yavaşça çevirdiğinde gerçeği anladı. Yumurtanın kırılmış, içinin ise otla doldurulmuş olduğunu gördü. Yerinden doğruldu, emin adımlarla ilerleyip yavrularına doğru yaklaştı ve kaşlarını çatarak:
"Bunu bana hanginiz yaptı?" dedi.
Yaramaz, bu işten sıyrılmak istemiş ve en sessiz kardeşini göstererek:
"İşte bu, anneciğim, seni üç gündür boş yumurta ile aldatan." diye kardeşine iftirasını atmıştı, bu sözlere Çilli:
"Hımm, demek o yaptı. Yalnız anlayamadığım, bana ne yapıldığını söylemediğim hâlde sen nereden biliyorsun. Bu yaramazlığı senden başkası yapmış olamaz. Senden mantıklı bir açıklama bekliyorum." deyince ezilip büzülen Yaramaz:
"Şey anneciğim özür dilerim, son olsun bir daha yapmam." dedi.
Annesi, onun bu sevimliliği karşısında, onu affetmiş, bir daha yarmazlık yapmaması için sıkı sıkıya tembih etmişti. Fakat bu Yaramaz'ın son değil, ilk yaramazlığı olmuştu. Çiftlikte hemen hemen her gün Yaramaz'ın adı anılır oldu.
Çiftlikte yaşayanlara yapmadığı şey kalmadı. Diğer tavukların yattığı yerlere dışarıdan bulduğu dikenleri koyarak, onların acı ile çığlık atışını mı dersiniz. Yoksa kulübesinde yatan köpeğin ayağını bağlayıp da, aniden uyandırıp düşmesini mi dersiniz. Ya da uyuyan koyunların burunlarına tüy sokup hapşırmalarını mı dersiniz. Yaramazlıkları saymakla bitmezdi.
İbikli ile Çilli'ye her gün şikayet üstüne şikayetler geliyordu. Yaptığı yaramazlıkların sonunda ise her defasında kahkaha ile gülüyordu.
İbikli ile Çilli'nin, ona verdiği bütün cezalar, hiç sonuç vermedi. Ne yapacaklarını şaşıran İbikli ile Çilli, kara kara düşünmeye başladı.
Bu arada Yaramaz, biraz daha büyüdü. Yaramazlıkları da değişmeye başladı. Çiftlikte yaşayanların aralarını bozmaya başladı. Ortaya çıkardığı asılsız haberlerle herkesin birbirine kırılmasına ve kavga etmesine sebep oldu.
Çiftlikte Yaramaz'ın yaptıklarından dolayı hiç mi hiç huzur kalmadı.
Yaramaz, artık büyümüş ve yetişkin bir horoz olmuştu. Ama yaramazlıkları hâlen devam ediyordu. Hele son yaramazlığı kabul edilemez bir hâl aldı. Gündüzleri bir köşede yatıp uyuyup, geceler ise öter oldu. Her seferinde "sabah oldu." diye uyanan çiftlik sakinlerinin uyku dengeleri bozulmuş ve uykusuzluktan gündüzleri çalışamaz olmuşlardı.
Yine bir gün gizlice plânlar kuradursun, onun yaramazlıklarından bıkanlar çınarın altında toplandılar. Bu toplanma her zamankinden daha farklıydı. Toplantıya katılanların tek amacı, bu yaramazlıkların artık sona ermesi için bir çözüm bulmaktı.
Herkes, bir şeyler söylerken İbikli ile Çilli, mahcubiyetlerinden hiçbir şey diyemediler; çünkü Yaramaz onların bir gün bile yüzlerini güldürmedi. Gurur duyacakları bir davranışta bulunmadı.
Saatler süren toplantıdan sonra, içlerinde en yaşlıları olan sarı ineğin önerisi en cazip çözüm olarak kabul edildi.
Yaramaz'ın büyük bir ders alacağını tahmin ettikleri bu öneri ise, çiftlikte asılsız bir haber yaymaktı. Bu asılsız haber ise çiftliğe misafir geleceği ve bir ziyafet verileceği şeklinde olacaktı. Bu ziyafette çiftliğe faydası olmayan bir hayvanın kesilip pişirileceğini, herkesin söylemesi gerekiyordu.
Bu öneriye en çok İbikli ile Çilli sevindi. Çünkü yaramaz da olsa yavrularına bir zarar gelmeden bu olayın çözülmesini istiyorlardı.
İlk akşamdan her yerde bu haber konuşulur oldu. Ortalık hareketlendi. Herkesi bir telâş sardı. Yaramaz çiftlikteki bu ani değişikliliğe anlam veremedi. Aldırmaz gibi davransa da, doğrusu etti. Bunu öğrenmek için harekete geçen Yaramaz, kıyıda köşede saklanarak konuşulanlara kulak misafiri oluyordu. Olanı biteni öğrendi, ama tedirginlikten ibiği de düşer oldu. Herkesin birbirine merakla, "bu talihsiz kim?" diye sorduğunu gördüğünde ise talihsizin kendisi olabileceğinden çok korktu. Biliyordu ki çiftliğe hiç faydası olmayan sadece kendisi vardı.
Yaramaz'ı korku dolu günler bekliyordu. Artık ne yaramazlık yapacak vakti, ne de gülecek hâli kalmadı. Çok sevdiği uykusunda bile en kötü anlarını yaşıyordu. Sürekli rüyalarında kesildiğini ve pişirilip sofraya konulduğunu görüyordu. Bazen de rüyasında tüylerinin yolunduğunu ve kurtulup kaçmaya çalıştığını görüyordu. Artık herkesin dilinde bu talihsizin, Yaramaz olabileceği dahi söylenir olmuştu.
Bu durum dayanılmaz bir hâl aldı. Yaramaz bunalıma girmeye başladı. Onun bu durumunu gören çiftlik sakinleri, plânın ikinci aşamasını uygulama vaktinin geldiğine karar verdiler. Herkes bir şekilde onu teselli ediyordu. Yaramaz kötülük yaptığı herkesin, kendisini teselli etme çabaları karşısında utanıyor ve üzülüyordu. Bir ara çiftlikten kaçmayı bile düşündü. Fakat bu çözüm değildi; çünkü daha önce çiftliğin dışına hiç çıkmamıştı. Dışarıda her türlü tehlike ile karşılaşabilirdi.
Plâna son noktayı koyan büyük gün geldi. Çiftlik sakinleri yine çınarın altında toplandı. Yaramaz da buraya çağırıldı. Herkes, kendince çözüm adına, Yaramaz'a bir takım önerilerde bulundu. Söylenenler güzel şeylerdi. Son olarak topluluğun en yaşlısı olan Sarı İnek, konuşulanları toparlayıp, kendi düşüncelerini de katarak Yaramaz'a:
"Evet Yaramaz, gördüğün gibi kötülük yaptığın herkes, işini gücünü bırakıp senin için toplandı. Şayet burada konuşulduğu gibi hareket edersen, az da olsa kurtulma şansı bulabilirsin. Yapman gereken ise bütün gayretinle iyi olmaya çalışmandır. Unutma ki burada bulunan herkes, dilediğin taktirde her türlü yardıma hazır." dedi.
Yaramaz o gece sabaha kadar konuşulan her şeyi defalarca düşündü. O güne kadar yaptıklarını da düşündükten sonra kararını verdi. Ertesi gün herkesten özrünü diledi. Çiftlik sakinleri ise uzun süre özlemiş oldukları, o sakin ve mutlu yaşamlarına kavuştu.



Bu masal 1049 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 11 2004 / Son Yayın Tarihi : 12 11 2004

ZIPKIN İLE BIÇKIN


Av mevsimi olmamasına rağmen meraklıları, av yasağını dikkate bile almayıp büyük bir heyecanla ormana daldılar. Oysa bu mevsim bütün canlıların yavrulama ve çoğalma dönemiydi. Bu dönemde canlıları avlamak, birçok yavrunun anasız babasız kalması demekti. Sonuçta yavruların yalnız yaşayamayacağı düşünülürse, bu dönemdeki avlanma aynı zamanda yavruların ölümü demekti.
Bütün dikkatiyle ilerleyen grupta, beş avcı on kadar da av köpeği bulunuyordu. Her an yakalanma korkusuyla, heyecan kadar tedirginlik de yaşıyorlardı Çünkü avın yasak olduğu mevsimde avlananların hem tüfekleri alınıyor, hem de yüklü miktarlarda para ödemeleri gerekiyordu.
İlerleyen grubu koyu bir av muhabbeti sardı. Aralarında, avlamak istedikleri hayvanların isimleri dahi konuşuluyordu. Tilkiler, tavşanlar, keklikler, ördekler, bıldırcınlar ve daha başkaları hayâllerini süsleyen isimlerdi.
Bu arada ilerleyen gruptaki köpekleri de bir düşünce sarmıştı. Köpekler kendilerinden çok şeyler beklendiğinin farkındaydı. Her avdan sonra yakaladıkları avlar için ödüllendirileceklerini, av bulamadıkları takdirde ise açlıkla cezalandırılacaklarını biliyorlardı. Dolayısıyla bir an önce av bulmaları gerekiyordu.
Köpekler hem aç kalma korkusu, hem de ödül hayalî ile ilerlerken, umutla sağı solu gözlüyordu. Bütün dikkati eriyle av hayvanlarının saklanabilecekleri çalılıkları, kovukları ve her yeri taramaya çalışıyorlardı. Bir ara kangal:
"Aman arkadaşlar çevreyi iyi gözleyin. Bugün mutlaka güzel avlar bulmalıyız. Aksi durumda aç kalmanın yanında, kötü sözler işitebiliriz." deyince, Karabaş, sözü alarak:
"Onlarla kalsa iyi derim. İşin sonunda itibarımızı kaybettiğimiz gibi işimizi de kaybedebiliriz." diyen Karabaşa, Ala Tazı:
"Av bulamadığımız takdirde kovulduğumuzu düşünemiyorum bile. Sokaklarda perişan oluruz. Onun için daha gayretli olmayı teklif ediyorum." dedi. Köpekler ormanın altını üstüne getirmeye kararlıydı. Yavrulama döneminde av hayvanlarının daha dikkatli yaşadığı da hesaba katılırsa, işleri epeyce zor olacaktı. Bunu düşünen köpeklerin hırsı bir kat daha arttı. Bir arada ilerlemenin zaman kaybı olacağı kararı ile ayrılarak daha geniş bir alan aramaya başladılar. Ayrıldıktan kısa bir süre sonra, Benekli'nin "Buldum." diye bağırması ormanda yankılandı. Köpekler sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladılar. Hepsinin yüzünde bir sevinç ve heyecan vardı. Nihayet Benekli'nin olduğu yere geldiler. Fakat Benekli yalnızdı. Karabaş heyecanla.
"Hani, nerede?" deyince. Benekli yerdeki ayak izlerini göstererek:
"İşte bakın burada." dedi.
Kangal:
"Şu yerdeki izler için mi bizleri buraya kadar yordun?" dedi Ala Tazı söze karışarak:
"Arkadaşlar Benekli'ye haksızlık olmuyor mu? Bu izler bite bizim için bir başlangıç sayılır. Hem çok iyi iz sürdüğümüzü unutmayalım." dedi.
Benekli, Ala Tazı'nın bu sözlerine teşekkür ettikten sonra diğer arkadaşlarına dönerek:
"Bakın arkadaşlar burada iki ayrı ayak izi var. Hem. de tilkilere ait, biraz gayret edersek fazla uzaklaşmadan onları bulabiliriz. Ne dersiniz?" dedi.
Sonunda Benekli'nin bu sözlerine diğer köpekler de katıldı. Hemen bir plân yapıp izlen takip ederek arama çalışmalarına başladılar. Bu izler, ormanda gezintiye çıkmış ve daha bir yıl öncesinde yavru olan Zıpkın ve Bıçkın isimli iki genç tilkiye aitti. İzler gittikçe daha belirginleşiyordu. Bu da tilkilerin yakınlarda olduğu anlamına geliyordu.
Bir ara köpekler durarak aralarında konuşmaya başladılar. Hem konuşmaları, hem de cesaretiyle gruba hâkim olan Karabaş:
"Bakın arkadaşlar, onlara iyiden iyiye yaklaştık sayılır. Şunu unutmayalım ki işimiz zor olacağa benziyor. Bildiğimiz kadarıyla tilkiler kurnazlıklarıyla tanınırlar. Her an bir oyunla karşılaşabiliriz. Bu işin sonunda elimiz boş dönmek de var. Onun için iyi bir ekip çalışması yapmalıyız." dedi.
Ala Tazı:
"Evet arkadaşlar, Karabaş haklı, önceki av tecrübelerimden hatırladığım kadarıyla çok sessiz hareket edip, kulaklarımızı da iyi açmalıyız," demişti ki, Kangal:
"Kendimize haksızlık etmeyelim. Unutmayın ki bizim de koku alma yeteneğimiz var. Elimizden kolay kolay kurtulamazlar."
Kangalın bu sözleri gruba biraz cesaret vermiş olsa da, grup dikkatli hareket etmeye karar verdi.
Diğer tarafta, tilkiler hem geziyor, hem de aile büyüklerinden duydukları kötü avcılar ve köpekleriyle ilgili anılan anlatıyorlardı. Bir ara çalılıklardan gelen çıtırtı sohbetlerini boldü.
Zıpkın:
"Hey Bıçkın, sen de bir şeyler duydun mu?" deyince, Bıçkın:
"Evet çalılıklardan geldi galiba. Aklıma kötü şeyler geliyor." dedi.
Zıpkın:
"Eğer ters bir durumla karşılaşırsak, hemen ayrılıp en iyi plânımızı uygularız." dedikten sonra tekrar yola koyuldular.
Çalılıklardan gelen sesler köpeklere aitti. Tilkileri bulmuşlardı. Şimdi ise tek yapmaları gereken onlara daha da yaklaşıp, etraflarını kuşatmaktı. Köpekler çok dikkatli olmalıydı, ikinci bir çıtırtı tilkileri harekete geçirebilirdi. Karabaş tam saldırı zamanını söyleyecekken, ayağına diken batan gruptaki Keskindiş'in çığlığı tilkileri harekete geçirdi. Tilkiler önde köpekler arkada bir kovalamaca başladı. Bir ara Zıpkın:
"Bıçkın burada ayrılmamız gerekiyor. (A) plânını unutma." diye, seslendikten sonra Zıpkın ile Bıçkın farklı yönlere doğru koşmaya başladılar.
Köpekler bunun bir taktik olduğunu anladılar. İkiye ayrılmanın yanlış olacağı düşüncesiyle hep birlikte Zıpkın'ı takibe karar verdiler.
Ormanda bir aşağı bir yukarı uzun takip başladı. Zıpkın kendinden emin hareketlerle, köpekleri sürekli şaşırtıyordu. Zaman zaman arayı epeyce açmış olmasına rağmen ara sıra yavaşlar gibi koşuyordu. Sanki köpeklerden kurtulmayı değil de, özellikle takip etmelerini istiyordu.
Köpekler de ara açıldığında üzülüp, arayı kapattıklarına seviniyorlardı. Zıpkın onların bu hâlinden keyif alır gibiydi. Köpeklere epeyce tur attıran Zıpkın yorulduğunu anlayınca, az ilerisinde yerde duran ve üç metre uzunluğundaki içi boş kütüğe doğru koşup, kütüğün içerisine girdi. Köpekler de kütüğün yanına geldiler, fakat kütüğün deliği ancak tilkinin girebileceği büyüklükte olduğundan, köpekler içine giremedi.
Grup bir plân yapmak için bir araya geldi. Tam Karabaş konuşacakken, kütüğün içindeki Zıpkın'ın ok gibi fırladığını gördüler. Hep birlikte tekrar peşine takıldılar. Birkaç turdan sonra Zıpkın tekrar kütüğe döndü. Aynı şekilde köpekler de dönmüş ve yorgunlukları bir kat daha artmıştı. Birkaç dakika sonra Zıpkın bir çıkış daha yapıp tekrar kütüğe döndü.
Köpekler yorgundu. Fakat şaşkınlıklarını da gizleyemiyorlardı. Zıpkının bu denli güçlü olmasına neredeyse hayran oldular. Ama bir gerçek vardı. Oda Zıpkın'ı yakalamak zorunda olmalarıydı. Dermansızlıktan bacakları titreyen Karabaş, başka bir yol denemeye karar verdi. Kütüğe yaklaşarak:
"Hey tilki! Bizi uğraştırma da dışarı çık. Nasıl olsa elimize düşeceksin. Hem sen yalnızsın, biz ise kalabalığız. Ayrıca buradan gitmeye ve pes etmeye de niyetimiz yok."
Karabaş'ın bu kararlı sözlerini işiten Zıpkın:
"Hey köpekler, biz burada yaşıyoruz. Oysa siz başka yerlerde yaşıyorsunuz. Evinize dönseniz ve bizleri rahat bıraksanız, hiç fena olmaz. Hem bu kocaman dünyaya siz sığdınız da biz mi sığamadık. Sonra bizim sizinle bir alıp veremediğimiz yok. Anladınız mı?" dedi.
Kangal, gür bir sesle:
"Bana bak Tilki, sana hesap verecek değiliz. Biz bu işi zevk için yapıyoruz. Sen de bir an önce çıkıp bizi eğlendirsen iyi olur." Kangal'ın bu sözü üzerine Zıpkın:
"Hah hah hay! Güleyim bari. Sizin aklınıza şaşarım. Daha çok beklersiniz." deyip tekrar kütükten fırlar.
Köpekler Zrpkm'ın bu çıkışı karşısında şaşırdılar. Fakat onu kovalamaktan da geri kalmadılar. Zıpkın bu çıkış, dönüşleri defalarca tekrarladı. Artık köpekler bitmişti. Hem de o hâle gelmişlerdi ki, yığıldıkları yerde saatlerce uyuyabilirlerdi. Değil ayağa kalkmak, konuşmaya bile hâlleri yoktu.
Zıpkın bir çıkış daha yapsa ancak yattıkları yerden bakmakla yetineceklerdi. Yalnız anlam veremedikleri, küçücük bir tilkinin her çıkışında hiç yorulmamış gibi koşuyor olmasıydı. Kütüğün çevresinde yığılmış bir hâlde ve kafaları bu düşünceyle meşgul iken, kütükte bir hareketlilik vardı. Acaba neler oluyordu?
Bütün köpekler yattıkları yerden başlarını kütüğe doğru çevirdi. Gördükleri onlarda büyük şok etkisi yaptı. Etkilendikleri şey ise, kütüğün içinden bir değil iki tilkinin çıkmasıydı.
Tilkilerin o büyük (A) plânı bu olmalıydı. Köpeklere tur attırıp onları yoruyordu. Kütüğe bir ucundan dinlenmek için giren Zıpkın, görevi Bıçkın'a devrediyordu. Aynı işlem bir Zıpkın, bir Bıçkın şeklinde defalarca tekrar edilmişti. Bu işlem köpekler pes edene kadar sürdü.
Tilkilerin aynı renk ve boyda olması, köpeklerin bunu anlamasını engellemişti. Kendilerini akıllı ve güçlü gören köpekler, tilkilerin bu kurnazlığı karşısında komik duruma düştüler. Bu olay onurlarım kırdı. Durumun farkında olan Zıpkın ile Bıçkın ise onların arasında alay edercesine dolaşarak bir ders daha vermek istiyorlardı. Zıpkın köpeklere dönerek:
"Bakın dostum, zevk için asla kimseyi rahatsız etmemelisiniz. Asla karşınızdakini küçük görmemelisiniz." deyince, Bıçkın söz alarak:
"Şunu unutmayın. Buradan gider gitmez ilk işiniz nerede hata yaptığınızı bulmak olsun." dedikten sonra Zıpkın ile Bıçkın, yavaş yavaş ormanın derinliklerine doğru yürüyerek gözden kayboldular. Köpekler ise hayatlarının en büyük derslerini almıştı. Her hâlde bundan sonra ormana girmemek onlar için en güzel karar olurdu.


Bu masal 1039 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 30 10 2004 / Son Yayın Tarihi : 05 11 2004

İKİ KURBAĞA


Biri beyaz, diğeri siyah renkteki kurbağanın huy ve mizacı tıpkı renkleri gibi zıtmış. Ak kurbağa ne kadar iyimserse Kara kurbağa o kadar kötümsermiş. Ak kurbağa bir şeye “ak” mı dedi; o hemen atılıp “kara” dermiş. Her şeyin olumsuz tarafını görmeye o kadar alışmış ki, gördüğü her şeyi eleştirmeyi neredeyse meslek haline getirmiş. Yağmur yağsa, Karakurbağa:
“Offff! Olacak şey mi şimdi bu?” diye şikâyete başlarmış. “Yağmurda ne derenin tadı olur, ne de ortalıkta avlayacak sinek bulunur. Nefret ediyorum yağmurdan!”
Arkadaşının aksine her şeyin güzel tarafını görmeyi seven Ak kurbağa cevap vermeden edemezmiş:
“Haksızlık etme lütfen! Sırf senin keyfin bozuldu diye güzelim yağmura niye düşman oluyorsun ki? Hem söylesene, yağmur yağmasa bizim evimiz-yurdumuz olan dereler, sazlıklar, bataklıklar kalır mı ortada?”
Elbette o, bu sözlerini tamamlayamadan Karakurbağa atılırmış:
“Tamam tamam, bay çok bilmiş kurbağa! Biliyor musun, sen tam da insanların sözünü ettiği şu Polyanna’ya benziyorsun. Mutluluk rolü oynayacağım diye saçma sapan sözler ediyorsun. Hani, uçurumdan aşağı düşsen, ‘Bak ne güzel uçuyorum’ diyeceksin neredeyse. Azıcık gerçekçi olsana ya canım!”
Akkurbağa genelde bu tür tartışmaları uzatmak istemez ve şöyle dermiş:
“Gerçeği görmek için asıl kendi kötümser bakışını terk etmelisin.”
İşte böyle iki zıt kutupmuş bu iki kurbağa...
Günlerden bir gün canları sıkılınca derenin yakınındaki köye doğru gitmeye karar vermişler. Ak kurbağa:
“İstersen fazla yaklaşmayalım, biliyorsun yaramaz çocuklar bizi görürse canımızı acıtabilirler” dediyse de, Kara kurbağa ısrar etmiş:
“Akşamın bu karanlığında çocuklar bizi nereden görecek Allah aşkına! Şu en yakındaki evin oraya kadar gidelim, sonra geri döneriz. Korkaklığı bırak şimdi.”
Akkurbağa, korkaklıkla suçlanmaktan çekindiğinden, çaresiz kabul etmiş. Köye girmişler ve evin yanına gelmişler. Akkurbağa sıkıntılı bir vıraklama ile “Hadi, artık dönelim, içimde kötü duygular var!” demiş demesine, ama Karakurbağa heyecanla atılmış:
“Gel bir oyun oynayıp öyle dönelim. Şuradaki yüksek kovayı görüyor musun? İkimiz aynı anda üstünden zıplayacağız. Bakalım yarışmayı kim kazanacak?”
“Akşamın bu vaktinde bırak böyle çocuklukları lütfen!” diye itiraz edecek olmuş Ak kurbağa, ancak yaramaz arkadaşı bir türlü fikrinden vazgeçmemiş. Hatta “Dediğimi yapmazsan, seninle artık arkadaş olmam!” diye tehdit bile savurmuş. Bunca yıllık arkadaşını kaybetmek istemeyen Ak kurbağa bu teklifi de istemeye istemeye kabul etmiş.
İki kurbağa hızla koşup zıplamışlar. Ama ne olduysa o zaman olmuş ve tam kova dedikleri şeyin üzerinde çarpışıp içine düşmüşler! Acı gerçeği o zaman anlamışlar: üzerinden atlamaya çalıştıkları o şey, yarısına kadar dolu kocaman bir süt güğümü değil miymiş meğer!
Yorulana kadar giriştikleri denemelerin sonucunda başka bir gerçeği daha anlamışlar: Güğümün kenarları zıplayıp çıkmalarına imkân vermeyecek kadar yüksekmiş. Kara kurbağa ümitsizlik içinde haykırmış:
“Mahvolduk! Buradan çıkmamız mümkün değil! Bu güğümün içinde ölüp gideceğiz.”
“O kadar kolay pes etme bakalım.” diye karşılık vermiş Ak kurbağa. “Çıkmadık candan ümit kesilmez. Kim bilir, hiç ummadığımız bir anda imdadımıza yardımsever bir el yetişir belki de.”
Kara kurbağa acı bir kahkaha attıktan sonra şöyle demiş:
“Benim kurbağa Polyanna’m! Neler sayıklıyorsun sen? Bari böylesi bir haldeyken hayal görmekten vazgeç.”
“Ben hayal filan görmüyorum. Nasıl bilmiyorum, ama buradan kurtulacakmışız gibi bir his var içimde. Kendini koyuverme sakın!”
Ne yazık ki, Kara kurbağa’nın ümitsizliği her geçen dakika bütün kalbini daha çok kaplamış ve ümitsizliği arttıkça bacaklarındaki güç ve kuvvet de azaldıkça azalmış. Ve en sonunda:
“Bacaklarımda derman kalmamış. Hakkını helal et kardeşim!” deyip sütte yüzmekten vazgeçmiş. Bir-iki dakika sonra da son nefesini vermiş...
Akkurbağa arkadaşının bu kadar kolay vazgeçip ölmesine çok üzülmüş, fakat ümidini hiç yitirmemiş. Sürekli şu şekilde yalvarmış Allah’a:
“Darda kalanların sesini ancak Sen duyar, onların imdadına ancak Sen koşarsın! Senin rahmet ve şefkatin süt güğümüne düşmüş zavallı bir kurbağaya da yetişir elbet! Kurtar beni Allahım!”
Akkurbağa bu şekilde yalvarırken, bir taraftan da sebebini bilmeden sütün içinde var gücüyle çırpınmış. Karanlıkta, yapayalnız, çaresiz, ama hiç ümitsizliğe düşmeden... Çırpınmış, çırpınmış… Bu hal dakikalarca devam etmiş. Bir ara arka tarafından ayağına bir şey çarpmış. Dönüp baktığında bunun irice bir tereyağı topağı olduğunu görmüş. Oraya nereden geldiğini düşününce, bu tereyağının farkında olmadan kendi çırpınışlarıyla meydana geldiğini anlamış. Gözleri sevinçle parlamış, çünkü bu onun kurtuluş vesilesi olabilirmiş!
Azalmaya yüz tutan gücü, ummadığı kadar artmış. Bu defa niçin yaptığını bilerek bacaklarını yine çırpıp durmuş. Bir saat kadar sonra tereyağ topağı o kadar büyümüş ki, onun üstüne basıp zıpladığı gibi güğümün dışına atlamış ve ilk sözü şu olmuş:
“Rahmetinden ümidimi kestirmediğin ve imdadıma yetiştiğin için Sana şükürler olsun Allahım!”


Bu masal 885 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 23 10 2004 / Son Yayın Tarihi : 29 10 2004

BABANIN NASİHATI


Evvel zamanda, aklı başında, yüce, zengin bir adam varmış. Bu adamın bir de oğlu varmış. Bu oğlan yetişme çağındayken babası aniden hastalanmış. Oğlu, babasının yanına gittiğinde, adam: “Ey oğlum, artık dünyadan ayrılma vaktim gelmiştir. Benim sana söyleyecek çok önemli sözlerim, nasihatlerim olacak.” demiş. Oğlu da: “Tamam babacığım, nasihatlerin başım üstüne, sen nasıl istersen ben öyle yaparım.” demiş. Babası: “Ey oğlum, benim ölümümden sonra sen, haftada bir evlen, attan başka bir şeye binme ve baldan başka bir şey de yeme.” demiş.
Kısa bir zaman sonra babası vefat etmiş. Oğlan da babasının dediği gibi her hafta bir kızla evlenip, attan başka hiçbir bineğe binmemiş ve baldan başka hiçbir şey yememiş. Böylece biraz zaman geçtikten sonra oğlan babasından kalan mirası tüketmiş, sonra da yemeğe ekmek bulamayacak hale gelmiş. Oğlanın bu durumunu gören hanımları da onu terk etmiş, kendisi ise onun bunun kapısında gezerek ekmek dilenmeye başlamış.
Oğlan, dilendiği bir gün, yaşlı bir adama rastlamış. Yaşlı adam, bu oğlanın babasını hatırlamış ve oğlanın nasıl oldu da bu hale düştüğünü oğlandan sormuş. Bunun üzerine oğlan başından geçenleri tek tek anlatmış yaşlı adama.
Oğlanın söylediklerini dinleyen yaşlı adam, kafasını sallayarak: “Oğlum sen babanın ne demek istediğini tam olarak anlamamışsın. Onun ‘Her hafta bir kızla evlen.’ dediği, ‘Git çalış, zahmet çek, haftada bir gün karının yanında olsan karın sana bir kız gibi görünür.’ dediğidir. ‘Attan başka bir şeye binme.’ dediği ise, ‘Çalışarak yorulduktan sonra eşeğe binsen de, ata binmiş gibi olursun’ dediğidir. ‘Baldan başka bir şey yeme’ dediği ise, ‘Zahmet çekerek onun meyvesini yesen, baldan daha tatlıdır.’ dediğidir. Sen bunları anlamamışsın ay oğul!” demiş yaşlı adam.
Oğlan: “Ah, böyle mi olacaktı?” diyerek hayıflanmış. Oğlan, babasının vasiyetini tam olarak anladıktan sonra tekrar çalışmaya başlamış ve zengin olup muradına ermiş.


Bu masal 959 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 10 2004 / Son Yayın Tarihi : 22 10 2004

SERÇE İLE AVCI


Avcının biri bir gün bir serçe avlar, serçe dile gelerek avcıya "Bana ne yapmayı düşünüyorsun." diye sorar, avcı serçeye " Seni kesip yiyeceğim." cevabını verir.
Bunun üzerine serçe avcıya "Vallah, benim etim ne kahvaltılık olur, ne de karın doyurur. Fakat eğer beni salıverecek olursan sana üç şey öğretirim, onlar etimi yemekten daha çok işine yarar. Kabul edersen bu üç şeyin ilkini şimdi elinde iken, ikincisini elinden uçup karşıdaki ağaca konunca, üçüncüsünü de ağaçtan uçup önümüzdeki tepeye varınca söyleyeceğim." der.
Kuşun teklifine avcının aklı yatar, onu salıvermeye karar verir, "Öğreteceğin ilk şeyi söyle bakalım." der. Bunun üzerine kuş avcıya "Elinden kaçan fırsatlar için hayıflanma." der. Avcı kuşu salıverir. Uçup karşı ağacın bir dalına konunca da ikinci şeyi öğretmek üzere "Olmayacak şeye inanma" der. Bu sözlerden sonra kanatlanan kuş avcının önündeki bir tepeye varıp konar, oradan avcıya şöyle der. Ey Bedbaht adam: "Eğer beni kesmiş olsaydın kursağımdan her biri yirmi miskal ağırlığında iki inci çıkaracaktın." der.
Bu sözleri duyan avcı kaçırdığı fırsat karşısında hayıflanarak dudaklarını ısırır. Artık elinden bir şey gelmeyeceği için kuşa "üçüncüyü söyle" der.
Kuş avcıya "Sen ilk iki nasihatimi unuttun üçüncüsünü sana nasıl söyleyeyim ben sana" kaçırdığın fırsatlar için hayıflanma" demedim mi? Oysa sen daha az önce beni elinden kaçırdın diye hayıflanıverdin. "Yine ben sana "olmayacak şeye inanma" demedim mi? Benim etim, kanım ve tüylerimin hepsi tartılsa yirmi miskal çekmez, kursağımda her biri yirmi miskal ağırlığında iki inci nasıl olabilir?" der. Ve uçup gözden kaybolur.
Bu hikâyenin özü şudur: İnsanoğlu, kendisini aşırı tamahkârlığa kaptırınca basireti kapanarak gerçeği idrak edemez oluyor ve olmayacak şeyi olabilir gibi görüyor.




Bu masal 925 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 09 10 2004 / Son Yayın Tarihi : 15 10 2004

KARINCA ile PEYGAMBER DEVESİ


Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Pireler berber iken, develer tellal iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Bir minik karınca varmış. Boyu bir santim kadarmış.
Minik karıncanın boyu küçük olmasına küçükmüş, ama mahareti büyükmüş.
Bahçelerin, bağların havalandırılma görevini yerine getiriyormuş. Büyük karıncalar yuva yapıyorlar; o ise denetliyormuş bütün bunları.
Ama gel zaman git zaman bu yerlere bir sürü haşarat musallat olmuş. Yuvalarını bozup dağıtmaya başlamışlar. Karıncalar bundan çok üzüntü duymuşlar. Ama dertlerini dökecek hiç kimseleri yokmuş. Onlar çalışkan; ama kuvvet yönüyle güçsüz varlıklarmış.
Bu sebepten bu haşaratlarla savaşmak onlar için güçmüş.
Bir gün karıncalar kendi aralarında toplanmışlar ve bir karara varmışlar. Kendilerine bir koruyucu bulmaları gerektiği sonucuna varmışlar. Ama bunun kim olduğu üzerinde bir fikirleri yokmuş. Karıncaların en bilgesi böyle bir koruyucu görevi yapacak birini tanıdığını söylemiş. Onlar şaşkınlıkla ona bakmışlar.
"Kim bu canlı?" demişler.
Karıncaların en bilgesi:
"Peygamber devesi!"demiş. Hiçbirisi böyle bir ismi daha önce duymamış.
"Kimdir bu peygamber devesi, neyin nesidir?" demişler.
"Sizi tanıştıracağım." demiş karıncaların en bilgesi.
Sonra beraberce ormana gitmişler. Bir müddet dolaştıktan sonra uzakta bir canlı görmüşler. Ellerini açmış dua eden bir canlı imiş bu. Karıncaların bilgesi uzaktan onu işaret etmiş.
"İşte, derdimizin çaresi olsa olsa bu canlı olabilir." demiş
Hepsi, bu ellerini yukarıya açmış dua eden derviş kılıklı canlıya bakmışlar. Onun böyle bir işin üstesinden geleceğinden şüphe etmişler.
"Hakikaten sen bu işin çaresinin bu canlının olduğuna inanıyor musun?" demişler. Bilge onlara:
"Hem de tamamiyle inanıyorum." demiş.
"Pekala, gidelim bir konuşalım." demiş karıncalar. "Pek ümidimiz yok, ama neyse!"demişler. Sonra da beraberce ona doğru yürümüşler. Peygamber devesi onların geldiğini hiç duymamış. Kendinden geçmiş bir halde dua ediyormuş durmadan.
Bir ara bilge karınca ona seslenmiş.
"Sayın efendimiz, sizinle konuşmaya geldik. Bir derdimiz var." diye ilave etmiş.
Peygamber devesi gözlerini açmış ve çevresine bakmış. Bilge karıncayı ve onun yanındakileri görünce şaşırmış. Hele minik karıncayı görünce iyice hayret etmiş. Bilgeye dönüp:
"Kimsiniz, necisiniz, benden ne istiyorsunuz?" diye sormuş. Bilge karınca olan biteni anlatmış. Durumlarını tek tek aktarmış ona.
Peygamber devesi bu duruma pek üzülmüş. Ama elinden bir şey gelmeyeceğini söylemiş karıncalara. Bilge karınca ve çeveresindekiler ona yalvarmışlar. "Bizi bu felaketten kurtar." demişler. Biz, demişler toprağın nefes almasını ve havalandırılmasını istiyoruz. Bu sebepten yuvalarımızı yerlere kazıyoruz. Ama bizim bu çalışmamıza bedel haşaratlar bizleri telef ediyorlar.
"Sizin bu işe bir dur demeniz gerekmez mi?" diye konuşmuşlar. Peygamber devesi bir müddet düşünmüş sonra da:
"Pekala." demiş "Şu miniğin hatırına size yardım edeceğim!" demiş. Nedense minik karıncaya kalbi ısınmış peygamber devesinin.
Onun minik bir karınca oluşu ve böyle büyük işlere girişmesi onu epey etkilemiş.
Beraberce yürümüşler ve olayın geçtiği yere varmışlar. Peygamber devesi bakmış ki bütün yuvalar haşaratlarla dolu. Hatta kertenkeleler bile onların yuvasına musallat olmuş.
Bunun üzerine hemen işe girişmiş. Birkaç gün içinde bütün böcekleri, haşaratları temizlemiş.
İşini bitirdikten sonra karıncalara veda etmiş. Bütün karıncalar bu olağanüstü böceği günlerce hayranlıkla seyretmişler. Onun tek başına bütün haşaratları yerle bir ettiğini görmüşler. "Bu ne müthiş bir güç!" diye birbirine onu övüyorlarmış. Hatta birkaç tane zehirli böceği bile yemiş peygamber devesi. Ama midesi o kadar sağlammış ki bir şey olmamış.
Minik karınca öne çıkmış ve ona:
"Ne olur bizden ayrılma!" demiş. Başımıza bir daha böyle bir felaketin gelmesini istemiyoruz!" diye söylemiş.
Peygamber devesi ona bakmış ve şefkatle:
"Üzülme sen küçüğüm, eğer haşaratlar tekrar gelirse ben size yardım ederim. Şimdi gitmem gerekli" demiş. Tam giderken karıcaların bilgesi sormuş:
"Bütün bu yetenekleri sen nereden öğrendin. Hem böylesine sağlam bir miden var, hem de çevik hareketlere sahipsin. Zararlı bir canlı da değilsin. Böylesine nasıl güçlü olabiliyorsun?" diye sormuş.
Peygamber devesi bu soruya elleriyle cevap vermiş. Onları gökyüzüne doğru açmış...


Bu masal 856 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 10 2004 / Son Yayın Tarihi : 08 10 2004

Tembel Serçe


O gün anne ve babaları komşulara oturmaya gideceklerdi. Onları yalnız bırakmamak için komşuları yaşlı serçeyi çağırdılar. Çocukların başlarında durmasını rica ettiler. Yaşlı serçe onları kırmadı. Zaten çoktan beri minik serçeleri görmemişti. Bu fırsatı değerlendirmek için yuvaya geldi. Minik serçeler onu görünce çok sevindiler. Hemen onun çevresine toplandılar ve ona anılarından anlatması için yalvarmaya başladılar.
Yaşlı serçe başından geçenleri anlatmaya başladı. Geçmişiyle ilgili anıları anlatmak ona neşe veriyordu. Bazen minik gözlerini kısıyor ve hatıralarına dalıyordu. Bazen hayret ettiği zamanlar bu küçük gözleri iri iri açılıyordu.
Yaşlı serçe'nin bir anısı çocukların çok dikkatini çekti. Hepsi hayretle onu dinliyorlardı. Tık ses çıkmıyordu. Bütün gözler dedelerinin minik gagasındaydı. Ondan çıkan cik cik sesleri onların dikkatini çeken tek şeydi.
Yaşlı serçe şöyle bir kanatlarını açıp kapadı ve sözlerine devam etti:
" Ben o günlerde hımbıl ve tembeldim. Yuvadan asla çıkmazdım. Annem bana:
' Haydi uç artık!' dediğinde:
'Ben daha küçüğüm!' derdim. Halbuki iyice büyümüştüm, kanatlarım da kuvvetlenmişti.
Hatta bazen bir süre uçar hemen yuvaya dönerdim. Annem bana kızardı.
'Niçin uçmayı sürdürmüyorsun?' derdi. Ben ise:
'Daha çok küçüğüm de ondan. Hem de kanatlarım çok çabuk yoruluyor.' derdim. Annem benimle bir türlü başa çıkamazdı.
'Niçin biraz gayet etmiyorsun. Uçmayı dene. Uzun süre süzül şu mavi göklerde. Bak nasıl güçleneceksin.'
Ben yine aynı sözleri tekrar ederdim: ‘Ben daha küçüğüm.’
Annem buna çok üzülürdü. Bana ne söylediyse devamlı uçurmayı başaramadı.
Bir gün yuvadan çıkmıştım. Bir söğüt dalına konmuş şarkı söylüyordum. Bir süre sonra yuvama gidecektim. Hımbıl hımbıl oturmak işime geliyordu. Nasıl olsa ben minik yavruydum. Annem de yanıbaşımdaydı. Yiyecekler ayağıma kadar geliyordu. Sadece ayağıma mı? Ağzıma kadar uzatılıyordu. Ben annemin ağzımın içine bıraktığı kurtçukları, yemleri afiyetle yiyordum. Onun için rahatım yerindeydi.
İşte şu şarkı bitince hemen evime dönecektim. Sonra kanatlarımı büzüp annemi bekleyecektim.
Şarkım bitmişti. Ama ben:
'Annem gelmeden şöyle bir dolaşayım. Etrafta ne var ne yok öğreneyim?' dedim. Sögüt dallarının arasından çıktım. Mavi gökyüzü sanki üstüme eğilmiş beni selamlıyordu. Bir kaç parça bulut gök yüzünde kanat açmış beyaz kuşlar gibi uçuyordu. Ben bu güzel havanın tadını çıkarmak istiyordum. Ama planım annem gelmeden yuvaya dönmekti. Çünkü annemin benim uçtuğumu öğrenmemesi gerekti. Dedim ya hımbıl ve tembeldim o zamanlar.
Bir ara bir ses duydum. Arkama baktım. Uzaktan kara bir şey bana doğru geliyordu. Önce pek korktum. Sonra korkumu kendi kendime yok etmeye çalıştım.
'Bu da annem gibi benim nazımdan anlayacak biridir.' dedim.
Ama o kara şey yaklaştıkça maksadının kötü olduğunu anladım. Kor gibi gözleri vardı. Beni yiyecek gibi bakıyordu uzaktan. Ben birden toparlandım. Kanatlarımın bütün gücünü kullanarak uçmaya başladım. O kovalıyor ben kaçıyordum.
Kara şey o kadar hızlı uçuyordu ki anlatamam. Ben ona yakalanmamak için uçarken nefes nefese kalmıştım. O bir taraftan beni kovalıyor bir taratan da:
'Ben atmacayım, seni yiyeceğim.' diye bağırıyordu.
Ben bu sefer iyice endişelendim. Artık kaçmak bana farz olmuştu.. Bir an durmak ölümüm demekti.
O kovaladı, ben kaçtım, o kovaladı ben kaçtım... Aman Allah'ım nasıl uçuyordum bir görseniz! Karşısındaki minik serçeler bu sözler karşısında gülüşüyorlardı. Onun:
'Ben kaçıyordum o kovalıyordu.' dediği zaman gözlerinin iri iri açılışını görüyorlar ve katıla katıla gülüyorlardı.
'O gün uzun süre bu kaçıp kovalamaca devam etti. Ben iyice uçmayı öğrenmiştim. Vücudumda gizli bir güç olduğunu o gün farkettim. Annemi boş yere üzdüğümü anladım. Ben uzun süre uçmayı daha önceleri denemeliydim. Zavallı annemi bana bakmaya mecbur bırakmamalıydım.
Evet o gün atmaca sanki bana uçma dersi vermişti.
Uçmanın ne olduğunu, yaşam gücünün kendi kanatlarımızda ve yüreğimzde olduğunu anladım."
Minik serçeler masalın sonunu merak ediyorlardı.
“Eee,” dedi bir tanesi. "Sonra ne oldu. Atmaca seni yakaladı mı?”
Serçe güldü:
"Beni yakalasaydı şimdi burada olur muydum, akıllım." dedi.
Bunun üzerine diğer minik serçeler de gülüştüler.
Yaşlı serçe onları daha fazla merakta bırakmak istemiyordu. Konuşmasına devam etti:
"O gün o kadar uçtum ki anlatamam. Ben daha ilk uçuşum olduğu için güçlüydüm. Bunun zevkini yaşıyordum. Uzun bir süre sonra uçmak bana zevk bile verdi. Atmaca bunun farkında değildi. Beni yorulur ve pes eder, en sonunda teslim olur zannediyordu. Halbuki benim teslim olmaya, bu yarışı kaybetmeye hiç niyetim yoktu. En sonunda pes eden kendisi oldu. Bir ara arkama baktım, kimsecikler yoktu. Uzakta kara bir şey o olmalıydı. Bana bakıyordu. Biraz üzgündü.”
"Neden?" dedi kuşlar.
"Tabiî beni yiyemediğinden." dedi yaşlı serçe. Sonra minik serçelerle birlikte katıla katıla güldüler.
"Eee ondan sonra?" dedi bir serçe. "Ondan sonra?"
"Ondan sonra artık ben uçmayı öğrenmiştim. Hımbıllıktan da kurtulmuştum. Annem benim o günkü neşeme çok şaştı.
'Sana ne oldu böyle?' dedi. Eskiden yuvada miskin miskin otururdun. Bugün neşen yerinde. Yuvanın çevresinde fır dönüyorsun.'
Ben anneme:
'Şimdi beni seyret!' dedim. Annem bana baktı. Ben kanatlarımı açtım ve yuvadan çıktım. Gök yüzünde ince kavisler çizerek uçtum, uçtum... Annem hâlâ bana bakıyordu. Dalın ucundaki yuvamızdan beni şaşkın gözlerle izlediğini farkediyordum. Ben bir saate yakın oradan oraya uçtum durdum. Sonra yuvamıza geri döndüm. Annem o kadar sevinmişti ki anlatamam. O günden sonra artık yuvada oturmadım. Gezdim tozdum, oynadım."
Kuşlar bu hikâyenin mânâsını az çok farketmişlerdi. Tembelliği nasıl yeneceklerini bu olaydan anlamışlardı.
Ama bu konularda hikâyeler pek işe yaramazdı. Onlara da bir gün bir atmaca musallat olmadan uçmayı öğrenemeyeceklerini biliyorlardı. Biraz sonra komşulara oturmaya giden anne ve babaları gelmişti. Onlar yaşlı serçeye teşekkür ettiler. Yaşlı serçe: "birşey değil." dedi. Sonra da onlara iyi geceler dileyip yuvasına uçtu gitti?
Anne ve baba serçe, miniklerin yüzlerindeki mutluluğu gördü. "Yaşlı serçe yine size anılarından anlattı değil mi?" dediler. Hepsi de "evet!" diye bağrıştılar. "Nasıl güzel miydi?" diye sordular
Onlar hep birlikte:
"Evet!" dediler.
Baba serçe:
"Öyle hep bir ağızdan bağırmayın. Komşuları uyandıracaksınız." dedi.
Anne serçe:
"Haydi şimdi uyumaya." diyerek kanatlarını açtı. bütün yavrular onun kanatları altına girip derin bir uykuya daldılar.


Bu masal 785 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 25 09 2004 / Son Yayın Tarihi : 01 10 2004

Kutup Kuşunun Duası


Bir kayanın üstüne konmuş düşünüyordu. Bir taraftan da gagasını açmış bir şeyler mırıldanıyordu.
Bir ara yanından geçen bir beyaz ayı yavrusu ona baktı ve:
"Ne o Kutup Kuşu ne mırıldanıp duruyorsun?" dedi. Kutup Kuşu ona bakıp:
"Ne mırıldanacağım? Yaratana teşekkür ediyorum." dedi.
Yavru Ayı:
"Hepimiz her zaman yaratanımıza teşekkür etmiyor muyuz?" dedi.
Kutup Kuşu "Elbette teşekkür ediyoruz ama benim daha fazla teşekkür etmem gerekiyor."
"Nedenmiş o?" dedi yavru ayı.
Bembeyaz rengiyle karların ortasında belli olmuyordu. Sadece siyah gözleri ve siyah burnu fark ediliyordu. Bir de ağzının kenarındaki siyah çizgi belli belirsiz görünüyordu bu beyaz rengin içinde.
Kutup Kuşu'nun da ondan kalır bir yanı yoktu.
Gözleri ve gagasının dışında her yeri bembeyazdı.
Yavru ayı sordu:
"Yaradana niçin sen daha fazla teşekkür ediyorsun. Bunu anlamış değilim?"
Kutup Kuşu ona baktı ve gülümsedi:
"Ben daha fazla teşekkür etmem gerekiyor; çünkü sizden fazla yardım görüyorum da ondan!"
Kutup ayısı şaşkın şaşkın ona baktı ve:
"Ya öyle mi?" dedi. "Anlat yardımları da bilelim."
Kutup Kuşu ona baktı ve tekrar gülümsedi:
"Pekala dinle öyleyse." Dedi ve anlatmaya başladı:
"Şimdi benim şu rengimi görüyorsun ya."
"Evet." dedi ayı.
"Dikkat etmesen beni şu karlardan ayırdedebilir misin?"
"Hayır." dedi yavru ayı.
"Bu beyaz elbise kış için bana sunulan Allah'ın nimetidir. Beni yırtıcı hayvanlardan korumak için bana bu beyaz giysiyi verdi.
Bahar geldiği zaman ise yeşil kırçıllı bir elbise giydirir bana yüce Yaradanım. Böylece yeşillikler arasında fark edilmesi imkansız hale gelirim. Yazın ise sarı bir renge bürünürüm. Yani tüylerim o rengi alır. Böylece sararmış tabiat, kurumuş otların arasında kimse beni fark edemez. Hele düşmanlarım hiç bir zaman beni göremez.
Kıştan bahara geçişte ise siyah beyaz renk alırım; çünkü karlar tam erimemiştir. Ama yer yer toprağın siyahlıkları da ortaya çıkmıştır. Onun için benim elbisem de siyah beyazdır. Böylece dört mevisimin dördünde de benim giysilerim değişir. Bu kadar yardıma teşekkür edilmez mi dostum?"
Anlatılanları duyunca Kutup Ayısı'nın şaşkınlıktan minik ağzı açık kaldı. Çünkü böyle bir iyilikle yeni karşılaşıyordu. Tabiatı yaratan kendine de birçok güzellikler veriyor, bir çok yardımlarda bulunuyordu. Ama bu kuşun gerçekten giysileri şükretmeye değerdi.
Oradan ayrılırken beyaz giysilerine bürünmüş kuşa tekrar baktı ve:
"Dostum şükredebildiğin kadar şükret. Çünkü bunca iyilik ve yardıma elbette binlerce teşekkür gerektirir.
Ben de evime gidip senin gibi Allah'a teşekkür edeceğim. Bana yardımları ve verdiği yiyecekler için ona şükranlarımı sunacağım.
Kutup Kuşu, minik ayıya baktı ve gülümsedi:
"Haydi, bir an önce git ve şükür ile Allah'a teşekkürlerini bildir. Yapılan iyiliğe karşı teşekkürde geç kalmaman gerek. Yoksa Allah'ı gücendirirsin." dedi.
Minik ayı oradan ayrılırken Kutup Kuşu da kanatlarını hafifçe açtı ve yarım kalan duasına devam etti.


Bu masal 612 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 09 2004 / Son Yayın Tarihi : 24 09 2004

ALA GEYİK


Ala Geyik o günlerde çok oburlaşmıştı. Durmadan yiyecek arıyordu. Gözünün gördüğü her yeşilliğe uzanmak istiyordu. Son bir senede boynuzları dallı budaklı bir ağaç gibi büyümüştü. Koskoca bir geyik olmuştu. Ama bu oburluk büyümesiyle ilgili değildi. Bir tuhaflık vardı onda.
Kendindeki bu değişikliğe bir türlü mânâ veremiyordu. Niçin böyle olmuştu? Yoksa iştahı mı açılmıştı son günlerde? Ama bunun iştahla bir ilgisi yoktu.
Bunun sebebini en yaşlı geyiğe sormalıydı. Zor durumlarda kalınca böyle yapardı zaten. Kafasına bir soru takılınca ona sorardı. O da cevap verirdi. Ama en yaşlı geyiğin bulunduğu yer biraz uzaktaydı. Karşı dağlarda bir yerde...
İnce oyluklu ayaklarıyla taze çimenler üzerinden yürüye yürüye yaşlı geyiğin bulunduğu yere ulaştı. Bir taraftan yürüyor bir taraftan da taze otlardan yiyordu.
O gün hava güzeldi. Gün ışığı çimenleri bir zümrüt gibi parlatıyordu. Deniz üzerindeki yakamozlar gibi çimenlerin üzerinde ışıklar oynaşıyordu. Çiğ taneleri birer inci gibi ışıyordu.
Ala Geyik çevresindeki bu güzellikleri seyretti. Gözleri uzun süre yaşlı geyiği aradı. Sonra onu bir ağacın yanında gördü. Sevinçle yanına koştu. Koşarken boynuzları iki yana salınıyordu.
O:
"Bu ağırlığı niçin taşıyoruz?" diye bir gün yaşlı geyiğe sormuştu. Böyle ağaç gibi dallı budaklı bir nesneyi niçin başlarında ömür boyu taşıyorlardı? Yaşlı geyiğe gülerek bu soruya:
"O bizim tek silahımız! Onunla korunuruz!" diye cevap vermişti.
Bu cevap gayet doğru ve yerindeydi.
İşte şimdi bir başka soru ile gidiyordu onun yanına.
Yaşlı geyik onu görünce gülümsedi ve:
"Seni hangi rüzgâr attı buraya? Hiç gelmezdin." O, utanarak yaşlı geyiğe baktı ve:
"Bir sorum var da!" dedi. Yaşlı geyik:
"Zaten sorun olmasa hiç uğrayacağın yok!" dedi gülerek. "Ama yine de bu kadarlık ziyarete bile şükür!" dedi.
Ala Geyik:
"Ben, seni seviyorum. Benim kusurumu bağışla. Seni her zaman ziyaret etmek içimden geçiyor, ama zaman bulamıyorum. Bildiğin gibi yemek içmek...
"Doğru." dedi yaşlı geyik. "Doğru, biz geyiklerin zaten tek derdi yemek içmek. Sonra da bir avcıya avlanmak. Ya bir arslanın dişleri arasında can veririz, ya da bir insanın oku veya kurşunuyla!" dedi.
Ala Geyik:
"Doğru söylüyorsun. Gerçekten de öyle!" dedi masum bir şekilde.
Yaşlı geyik en son:
"Peki sor bakalım sorunu." dedi.
Ala Geyik:
"Ben bu sıralar çok oburlaştım. Durmadan canım yemek içmek istiyor. Sanki çimenleri, otları yiyip tüketmek ister gibi bir iştahım var. Bu oburluğun sebebini anlayamıyorum. Bana ne oldu? Niçin çok yiyorum?"
Yaşlı geyik güldü onun sözlerine.
"Ben de oburlaştım bugünlerde." dedi.
Ala Geyik:
"Ama ben bunun sebebini bir türlü anlayamıyorum. Yoksa başıma bir felaket mi gelecek diye çok korkuyorum. Ya yiye yiye çatlayıp gidersem..."
Yaşlı geyiksi:
"Korkma yavrum!" dedi. "Belli ki sen bu yeme işini fazla büyütüyorsun kafanda."
"Ama dur durak demeden yiyorum. Bunun önünü alamıyorum. Lütfen bu konuda beni aydınlat. Yoksa bu bir hastalığın başlangıcı mı?"
Yaşlı geyik:
"Hayır." dedi. "Bu bir hastalık değil, normal bir durum; hem de pek normal!"
Şimdi biz geyiklerde bazı mevsimler değişiklik olur. Eğer sonbaharda fazla yiyip içersen bu gelecek bir don olayının habercisidir. Demek ki önümüzde en yakın on, onbeş gün içinde bir soğuk hem de şiddetli bir soğuk baş gösterecektir. Bu yemeye düşkünlük ona bir işarettir."
Ala Geyik:
"Ya öyle mi?" diyebildi ancak.
Elbette, dedi yaşlı geyik. "Başka bu durumu açıklayacak hiçbir sebep yok!" Bu durum da bizim için hayırlı bir değişikliktir. Çünkü don olayı baş gösterdiği zaman her taraf buzla kaplandığı için ot bulmak, çimen bulmak mümkün olmaz. Bu sebepten biz bugünler için besin depolarız. Böylece açlıktan ölmekten kurtulmuş oluruz. Şimdi sırrı anladın mı?" dedi.
Ala Geyik:
"Anladım, anladım." dedi. "Ama sadece bizde mi olur bu değişiklik? Başka hayvanlarda veya canlılarda da böyle değişiklikler oluyor mu? Kış mevsimini daha önceden hissediyorlar mı?"
"Elbette."dedi yaşlı geyik.
"Meselâ, Kuzey ülkelerinde yaşayan gelinciklerin yazın kahverengi olan tüyleri beyaza dönüşürse bu kısa zaman içinde sert bir havanın geleceğinin habercisidir. Ama bu tüyler nisanda hâlâ beyazlığından kurtulamamışsa bilin ki mayıs ayı içinde bir şiddetli don olayı olacaktır."
Ala Geyik bunları dinlerken hayretten ağzı bir karış açıktı.
Yaşlı geyik devam etti:
"Eğer kurbağalar yumurtalarını suyun çok derinlerine bırakıyorlarsa o yaz mevsimi çok sıcak olacak demektir."
"Daha başka örnek istiyor musun?"
"Anlat anlat." dedi, Ala Geyik. "Bunlar ne güzel bilgiler böyle." dedi.
Yaşlı geyik devam etti:
"Eğer örümcekler sonbaharda saldırgan olurlar ve çevrelerine zarar verirlerse dondurucu bir soğuk kapıda demektir.
Mesela atlar, havalar soğuyacağı vakit huysuzlaşırlar. Bir iki örnek de bitkilerden verelim. Eğer meşe palamudunun yapraklarında ağaç uru denilen yuvarlaklar çoksa kış ayları yumuşak geçecektir demektir.
Eğer eylül ayında ağaçlar yapraklarını dökerse şiddetli bir kış gelecektir. Yaban kazlarının sesi uzaktan geliyorsa hava kötü, yakından geliyorsa havalar güzel olacak demektir.
Arılar, havada fırtına olacaksa kovanlarından ayrılmazlar.
Havalar bozacağı zaman koçlar birbiriyle vuruşurlar, eşekler biraraya toplanırlar, dağ fareleri yuvalarının girişine ot yığarlar..."
Ala Geyik'in gözleri iri iri açıldı. Hayretle yaşlı geyiği dinliyordu.
Yaşlı geyik:
"İstersen son olarak birkaç örnek verip bu konuyu kapatalım."
"Tamam!" dedi Ala Geyik ve son örnekleri can kulağıyla dinlemeye başladı:
"Kurbağalar telaşlı sesler çıkarıyorsa bir fırtına kopacak demektir. Bunun yanında antiloplar doğurdukları yavruları öldürüyorsa o sene yağmur yağmayacaktır.
Keklikler çiftleşmiyorsa, ceylanlar düşük doğum yapıyorsa, bu havaların epey kurak geçeceğini gösterir."
Ala Geyik bütün dikkatiyle yaşlı geyiği dinliyordu.
Yaşlı geyik:
"Yeter mi bu kadar?" dedi. İşte sendeki bu oburluk da böyle bir mevsim değişikliğinin habercisidir. Korkuya sebep yok!" dedi.
Ala Geyik oradan ayrılırken çok mutluydu. Ala Geyik iyi günler dileyip yaşlı geyiğin yanından ayrılırken, hâlâ içinde onu yemeğe iten bir duygunun etkisi altındaydı.


Bu masal 498 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 11 09 2004 / Son Yayın Tarihi : 17 09 2004

TOMBUL FİL


Yavru Tombul Fil o gün epey düşünceliydi. Hergün şen şakrak oynayan fil, o gün hiç gülmüyordu.
Yanından geçen tavşan Uzun Kulak, maymun Maki bile onu güldüremediler.
Neden mi? Sebebi açık. Yine aklına bir soru takılmıştı. Bu seferki sorusu değişikti onun.
Hüzünlü bir şekilde yürüyordu yolda. Bir ara arslan Kaygısız onu gördü ve:
"Ne o Tombul, bugün yüzün hiç gülmüyor?"
Tombul Fil:
"Hiç" dedi "Bir şey yok."
Kaygısız:
"Bir derdin varsa söyle, derman olalım!" dedi gülerek.
Tombul Fil ona baktı ve:
"Hiç bir derdim yok!" dedi.
Sonra yoluna devam etti. Biraz sonra karşısına Ayı Yogi çıktı Tombul Filin. O da:
"Yahu nedir o yüzünden düşen bin parça? Sen böyle değildin Tombul. Biraz gül, biraz neşelen bakalım."
Tombul Fil:
"Yok, size öyle gelmiştir!" dedi.
Ayı Yogi:
"Bana mı öyle geldi? Allah Allah, yoksa bende bugün bir hâl mi var?" dedi gülerek.
Sonra Tombul Fil’e:
"Bu dünya üzülmeye değmez!" dedi.
"Bak bana, nasıl şen şakrak dolaşıyorum ormanda! Bir elim yağda bir elim balda. Sen de ye iç, oyna. Üzülmeye gerek yok."
Tombul Fil ona:
"Yok ben zaten üzgün değilim!" dedi. "Size öyle gelmiştir!" dedi tekrar. Sonra yoluna devam etti.
Biraz sonra karşıdan Hacı Leylek geliyordu. Leylek bir yere konmuş dişisini bekliyordu.
Onu gören Hacı Leylek:
"Ne o tombul, canını sıkkın görüyorum. Bir derdin varsa söyle çare bulalım?"
Tombul Fil:
"Bir derdim yok. Bugün üzerimde bir ağırlık var da..."
Halbuki bir derdi vardı Tombul'un. Ama kimseye açmak istemiyordu derdini. Belki yanlış anlaşılır, diye açmıyordu.
Leylek:
"Eğer derdin var da bize söylemiyorsan darılırım. Biz hayvanlar bir aileyiz. Birbirimizin derdine ortak olmayacağız da kimin derdine ortak olacağız?"
Tombul onun iyilik severliğine teşekkür etti ve oradan ayrıldı.
Biraz sonra sevdiği yaşlı bir fille karşılaştı. Yaşlı fil ona:
"Bugün üzgün görünüyorsun. Keyfini kaçıran bir şey mi oldu, söyle? Eğer biri seni üzdüyse onu da söyle."
Tombul Fil yaşlı fili çok severdi. "Hayır, derdim yok!" dedi.
"Ama kafama bir şey takıldı. Onu bir türlü çözemiyorum."
"Neymiş o çözemediğin konu?" dedi yaşlı fil.
Tombul:
Kafama takılan konu şu:
"Çoğu hayvanın bir sürü kardeşi var. Benim ise bir tane bile yok. Bu çok üzüntü veriyor bana. Yalnız kalıyorum. Oynayacak bir kardeşim bile yok. Niçin bizim de tavşanlar gibi bir sürü kardeşimiz olmuyor?"
Yaşlı fil güldü onun sözlerine.
"İlahi tombul!" dedi hortumuyla onun sırtını okşayıp.
"Düşündüğün şeye bak. Eğer bizler de tavşanlar gibi bol bol üreseydik ne olurdu şu ormanın hali? Onlar zayıf hayvanlar olduğu için bol üremeleri gerekli; çünkü avlanıyorlar. Etleri yeniyor. Ama biz öyle miyiz? Ne etimiz yenir ne de bir işe yararız. Bir dişlerimiz var. Başka bir şeyimiz yok değerli olan.
Bir de bizler kuvvetli hayvanlarız. Onun için neslimizin yok olması zordur. Fakat bir tavşan veya kuş cinsi hayvanlar, tabiatın zor şartlarına çok kez dayanamaz. Bazen soğuk, bazen kar kış, bazen yağmur sel onları yok eder. İşte o zaman diğer kardeşleri yetişir imdada. Böylece bu güzel ve minik hayvanların soyu tükenmemiş olur."
Tombul Filin bu açıklama çok hoşuna gitmişti. Yüzü şimdi gülmeye başladı. Yaşlı fil:
"Sen kardeşin yok diye üzülme! Ben seninle oynarım. Haydi bakalım var mısın benimle koşu yarışına?" dedi. Tombul Fil koşmayı çok severdi. Onun gibi bir yakını olması onu ferahlatıyordu. "Varım." dedi gülerek Tombul. Sonra beraberce koşa koşa ormanın derinliğinde gözden kayboldular.


Bu masal 376 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 09 2004 / Son Yayın Tarihi : 10 09 2004

KIZIL YELE


Kızıl Yele annesiyle kırlarda dolaşıyordu. Yeşil çimenler, sarı çiçekler, kırmızı gelincikler gezdiği her yerde onlara gülümsüyordu. Güneş sarışın ışınlarıyla onları okşuyordu. Papatya tarlaları, yolları üzerinde beyaz ve sarı desenli kilimler gibi serilmişti.
Kızıl Yele annesine:
"Anneciğim bu gün hava ne güzel, değil mi?" dedi.
Annesi: "Evet çocuğum, pek güzel. Gün ışığı, çiçekler nasıl da iç içe bir güzellik oluşturuyorlar."
Kızıl Yele:
"Anneciğim akşama kadar bu kırlarda dolaşalım, olmaz mı? Böyle güzel bir günü bir daha ya bulur ya bulamayız. Günlerce hava hep kapalıydı. Siyah bulutlardan başka bir şey göremedik. Ne gün ışığı ne de bir mavilik; ama bugün çok güzel. Bir günlük hürriyet her şeye değer. Nasıl olsa sahibimiz de gelip bizi almadı." dedi.
Annesi:
"Evet, bugün hava bambaşka… Eğer sahibimiz gelip bizi almazsa akşama kadar dolaşabiliriz." dedi.
Kızıl Yele sevincinden bir o yana bir bu yana koştu, birkaç kez havaya çifte attı. Bu, onun sevindiğinde yaptığı hareketlerdendi. Bir taraftan koşuyor, bir taraftan da " Yaşasın, yaşasın ne güzel, akşama kadar oynayacağım!" diyordu.
Annesi onun bu sevinçli haline sadece gülümsüyordu. Kendisi de küçükken sevinçle coştuğu zamanlar toprakta toz kaldırıp, oynayıp zıplar, böyle çimenlerin üzerinde bir sağa bir sola koşardı.
O gün akşama kadar gezip tozdular. Kızıl Yele ise hep oynadı. Kelebekleri kovaladı, bulutlarla yarış etti. Ağaç gölgelerinde serinledi. Kuşlara şakalar yaptı. Onları korkutmak için kuyruğunu salladı.
Onun oyunlarını görseydiniz dayanamaz alıp kucağınıza sevmek isterdiniz.
Akşama kadar ne sahipleri geldi, ne de bir başkası.
Kızıl Yele mutluydu ama annesi endişeliydi.
Öğle oldu, ikindi oldu sahibi gelmemişti. Yoksa onları kırlarda unutmuş muydu? Eğer unuttuysa gece boyu yalnız başlarına bu kırlarda ne yaparlardı?
Halbuki sahibi onları böyle otlamaları için kırlara bırakır, akşama doğru da alıp evine götürürdü.
Bu gün gelmemişti işte. Anne bu sebepten tedirgindi. Geceleri bu yerler pek tekin olmazdı. Ya bir canavar çıkarsa karşılarına... Kendi için değil yavrusu için üzülürdü. Çünkü o daha çok küçüktü. Göreceği günler, yaşayacağı uzun bir ömrü vardı.
Akşama kadar beklediler, ama boşuna. Ne gelen var, ne giden.
İkindinin koyu gölgelerinden sonra, akşamın siyah gölgeleri yeryüzünü zifirî bir karanlığa gömmüştü. Vakit ilerledikçe korkmaya başladılar. Ama asıl endişeli olan annesiydi.
Kızıl yelenin işi işti. Nasıl olsa sıcak bir anne göğsü vardı. Ona sokulur ve bütün korkularını atardı. Ya annesi kime sığınsın?
Akşamın ilerleyen saatlerinde anne ve Kızıl Yele sahiplerinden iyice ümitlerini kestiler. Bir kuytu yer bulmak için yürümeye başladılar.
Hafif hafif bir rüzgâr esiyordu. Rüzgâr gecenin karanlığında göremedikleri papatyalardan, gelinciklerden, mor sümbüllerden onlara kokular getiriyordu.
Yürürken biraz ilerde bir kaya gördüler. Bu epey iri ve yaşlı bir kayaydı. Sanki küçük bir dağ görünümündeydi.
Anne ve Kızıl Yele yavaş yavaş bu kayaya doğru yürüdüler.
Biraz sonra ona ulaşmışlardı. Onun kenarında geceyi geçirmeye karar verdiler.
Vakit epeyce ilerlemişti. Kurt ulumaları, baykuş sesleri sanki onlara tehlike sinyalleri veriyordu.
Anne, kayanın yanına uzandı. Kızıl Yele de onun yanına uzanıp sonra annesine sokuldu. Anne gün boyu yorulduğu için başını yere yaslayıp hemen uykuya daldı. Ama Kızıl Yele'nin gözüne bir türlü uyku girmiyordu.
Tam uykuya dalacaktı ki Kızıl Yele bir fısıltı duydu. Çok korktu. Gözlerini iri iri açtı ve annesine daha da sokuldu. Bütün vücudu tir tir titriyordu. Annesi ise uyuyordu. Kızıl Yele onu uyandırmadı. Ama ona iyice sarıldı.
Fısıltı şimdi daha yakından geliyordu. Kızıl Yele dikkat etti, kulaklarını dikti ve sesi dinledi:
Sanki biri onun ismini söylüyordu:
"Kızıl Yele… Kızıl Yele…"
Kızıl Yele etrafına baktı. Kimsecikler yoktu. Zaten olsaydı da göremezdi. Çünkü etraf zifirî karanlıktı.
Hâlâ ses "Kızıl Yele… Kızıl Yele…" diye onu çağırıyordu. Kızıl yele en sonunda dayanamayıp sordu:
"Kimsin, neredesin? Seni göremiyorum!" dedi.
Ses:
"Yukarıya gökyüzüne bak, beni görebilirsin." diye karşılık verdi.
Kızıl Yele başını gökyüzüne çevirdi, baktı. "Sen misin bana seslenen?" dedi.
Evet, dedi yıldız, "Benim."
"Senin adın ne?"
Deminden beri çağırıyorsun ya işte.
"Kızıl Yele.
O senin asıl adın mı?"
"Evet" dedi Kızıl Yele.
"Ya, senin ismin ne?"
"Benim ismim Vega." dedi yıldız.
Kızıl Yele ona: "Vega mı?" dedi. "O ne biçim isim öyle?"
Bu Batılı bir isim. Beni Avrupalı bilim adamları keşfettikleri için bana bu ismi koymuşlar."
"Ya öyle mi?" dedi Kızıl Yele.
"Evet öyle!" dedi Vega.
"Ama benim bağlı bulunduğum takım yıldızının ismi Kanatlı At'tır. Sizin isminizden alınmış."
Anladığı bir ismi duymak ne güzeldi. Vega'ya:
"Demek ki yabancı değilmişsin. Bizim akrabamız sayılırsın."
Vega gülümsedi bu sözler karşısında.
"Öyleyiz ama, biz sadece bir takım yıldızıyız. Sizin gibi canlı değiliz. Hem de şeklimiz benziyor sadece size. Yoksa bildiğin hakiki at değiliz hani. "
"Peki." dedi Kızıl Yele. "Bana şu kanatlı atı tarif et de görebileyim." Vega ona tarif etti. "Sağa bak, biraz ileriye. Sola bak, biraz geriye." diye tarif etti kanatlı atın şeklini. Kızıl Yele bu parlak yıldızları hayâlinde birleştirdi. Hakikaten bir kanatlı ata benziyordu bu takım yıldızı. Ortasında kare şeklinde parlak yıldızlardan oluşmuş bir gövde ve ondan uzanmış baş, ayaklar ve bir kuyruk. Kanatlar da iki yanda açılmış gibiydi.
Vega ona daha birçok takım yıldızlarından bahsetti. Sonra onların yerini tarif etti. Mesela Kraliçe ve Kral takım yıldızları taca benziyorlardı. Herkül takım yıldızı bir yükü kaldırmış insana benziyordu. Yaz Üçgeni takım yıldızı üç köşeden oluşmuş bir şekildi.
Ama asıl Kızıl Yele'yi şaşırtan ne oldu biliyor musunuz? Küçük Ayı ve Büyük Ayı takım yıldızları. Onlara baktığında bir büyük, bir küçük ayıyla karşılaşacağını zanneden Kızıl Yele, karşısında birer cezve görünce önce şaşırdı, sonra katıla katıla güldü. Vega onun gülme sebebini anlayamadı. Ama konuyu anlayınca o da gülmeye başladı. Kızıl Yele en son, gülerek bir espiri yaptı: "Bunlarla ancak sahibimiz kahve pişirir ve afiyetle içer." dedi küçücük ağzıyla. Az kalsın annesi uyanacaktı sesinden.
Arabacı Takım yıldızı ise tam bir arabaya benziyordu. Ara sıra annesinin koşulduğu tahtadan yapılmış arabaya... Onun en çok hoşuna giden ise Kuğu takım yıldızlarıydı. Uzun boynuyla sanki bembeyaz bir kuğuyu görür gibi oldu gökyüzünde. Ya biraz gerisinde Kartal takım yıldızını görünce ne düşündü dersiniz? Kuğuyu koşturan bir kartal... Bu ona ürperti verdi. "Kaç kaç, hızlı uç!" diyesi geldi kuğuya. Ama bunlar sadece şekilden başka bir şey değildi. Heyecanlanması yersizdi. Boğa takım yıldızının şekli de tam evlerindeki boğaya benziyordu. Sahibi ara sıra onu çifte koşardı. Annesi ise işten kurtulurdu böylece
Vega Yıldızı neredeyse ona bütün gökyüzünü tanıtmıştı. Gökyüzünün bu güzelliği ona sahibinin bir zamanlar yapmış olduğu duayı hatırlattı. O gün harman yerinden geliyorlardı. Annesinin yanında o da vardı. İnce, zayıf bacaklarıyla tin tin yürüyordu. Annesi arabaya koşulmuştu. Harmandan kaldırılan ürünleri ambara götürüyorlardı. Akşam olmuş, henüz eve gelememişlerdi. Sahibi yolda şöyle dua ediyordu:
"Ey şu parlak yıldızlarla dolu gökleri yaratan Ulu Allah'ım! Bizim de harmanımızın ürünlerini ahirette bol eyle. İyilik ve güzellik ürünlerimiz yüzümüzü ak etsin. Harmanımız bol ve bereketli olsun. Aynı şu göklerdeki yıldız harmanı gibi bol ve bereketli."
İşte bu duayı düşündü bir an Kızıl Yele. O gün bu sözlerin manasını anlamamıştı. Ama bugün anlıyordu...
Onun daldığını gören Vega bir soru sordu:
"Kızıl Yele sen rüya görür müsün?"
Kızıl Yele:
Elbette, dedi. "Hem de insanlar gibi rüya görürüm. Gördüğüm rüyaları anneme anlatırım. O ise onları yorumlar. Başımıza gelecek şeyleri bazen bu rüyalardan çıkarırız."
Vega gülümsedi. "Ne güzel!" dedi.
Sonra da:
"Epey yorgun görünüyorsun. Nerdeyse gözlerin kapandı kapanacak. Herhalde uykun geldi. Haydi, beraberce uyuyalım, ne dersin?" dedi.
Kızıl Yele:
"Gerçekten çok uykum var!" dedi. "Belki bir başka gün yine seninle böyle bir kırda sohbet ederiz."
"İnşallah" dedi Vega. "O günü iple çekeceğim!"
Kızıl Yele ona iyi geceler diledi. Vega da ona "iyi geceler" diye karşılık verdi.
İkisi de tatlı bir uykuya daldılar. Kızıl Yele gecenin ilerleyen saatlerinde serin esmeye başlayan rüzgârla biraz üşümüştü. Bu sebepten annesine iyice sokuldu. Onun şefkatli sıcaklığını bütün vücudunda hissediyordu.
Kır çiçekleri, hâlâ tatlı tatlı esen rüzgârla onların üzerine kokular serpmeye devam etti.


Bu masal 361 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 28 08 2004 / Son Yayın Tarihi : 03 09 2004

ALTIN KUŞ


Daha yeni yumurtlamıştı. Çilli yumurtaları yuvada çevreye gülümser gibiydi.
Onların üzerine kuluçkaya yatmıştı. Bir ayak sesi duyunca önce şaşırdı. Birden bire böyle yakınına kadar gelen kimdi? Etrafına bakındı. Kimsecikler yoktu. Yoksa yanılmış mıydı? Ama olamazdı. Sesi duymuştu. Kuru otların üzerine basıldığında çıkan bir sesti duyduğu. Başını biraz kaldırdı tekrar etrafını gözetledi. Biraz ilerde bir karartı gördü. Sonra da yavaş yavaş yuvaya doğru yürüyen birini gördü. "Aman Allahım!" dedi. Kalbi küt küt atıyordu.
Ya bu insan yumurtalarını alırsa. Ya on beş yirmi gün sonra çıkacak yavrularını böylece kaybederse. İşte o zaman pek üzülürdü. Buna üzülmek denmezdi. Ölesiye kederlenirdi.
Onun canını alsınlardı da yumurtalarını ellemesinlerdi.
Yine duydu o sesi. Tekrar o yöne baktı. Evet evet biraz ilerde bir avcı yuvaya doğru yaklaşıyordu. Bir şey mi sezmişti adam. Yoksa onu görmüş müydü? "Belki de görmemiştir!" dedi içiten içe. Bir plân kurdu kafasından. Bu avcıdan yuvasını korumalıydı. Yumurtalarını da. Böylece on beş yirmi gün sonra çıkacak yavrularını korumuş olurdu. Onların onun biricik yavrularıydı. Onların doğması gerekti. Yumurtalardan çıkıp hayat soluması gerekti. Bu dünyanın güzelliklerini görmeleri gerekti.
Sonra birden aklına bir şey geldi. Bu avcıyı şaşırtması gerekiyordu. Bunu yaralı bir kuş taklidi yaparak başarabilirdi.
Yuvasından çıktı. Çilli yumurtaları hüzünlü bir şekilde sanki ona bakıyorlardı. Sanki "Anneciğim bizi bırakma!" diyorlardı. O onlarla konuşur gibi "Sizin için gidiyorum canlarım. Sizin için gerekirse ölürüm!" dedi.
Yumurtalar sesiz bir şekilde ona bakıyorlardı. O bu sesiz bakışların içinde ki sesi duyabiliyordu. Yavrularının ağlamalarını sanki görebiliyordu.
Birden birkaç kanat çırpma hareketiyle kendini gösterdi. Avcı otların arasındaki kıpırdamayı görünce durdu. Önce bu kıpırtının ne olduğunu anlamaya çalıştı. Altın kuş onun dikkatini çektiğini anlayınca biraz daha ortaya çıktı. Yaralı bir kuş taklidi yapmaya başladı. Avcı onu gördü. Silahını ona doğrulttu. Ama onun yaralı olduğunu anlayınca silahı kayışından tutup sırtına taktı. Yavaş yavaş ona doğru yürümeye başladı. Altın kuş yuvadan uzaklaştırıyordu adamı. Bir başka yöne doğru kırık kanatlı bir kuş taklidi yaparak uzaklaşıyordu. Avcı da onun peşinden geliyordu. Yuvadan epey uzaklaştığını anlayan kuş tam avcının onu yakalayacağı bir sıra hemen kendini toparladı ve havalandı. Avcı silahını aldı ona doğrultu, ama iş işten geçmişti. Kuş vuruş mesafesinin dışına çıkmıştı. Adam epey şaşırmıştı. Bu yaralı kuşa ne olmuştu böyle. Birden iyileşmesinin sebebi neydi?
Altın kuş biliyordu bunun sebebini. Bu bir sırdı. O gün biraz da gülmüştü avcının haline.
Onun şaşkınlığı karşısında için için gülmüştü.
Gözlerini tekrar ufuklarda gezdirdi. O günün zorluğunu ve bunun yanında avcının durumunu bir daha düşündü. Sonra konmuş olduğu kayanın üzerinden havalandı. Akşam olmadan yuvasına gitmesi gerektiği aklına geldi. Kursağındaki yemleri miniklerine ulaştırmalıydı. Yoksa açlıktan ölürlerdi.
Kanat açıp yuvasına doğru uçarken güneşte altın kanatlarıyla ufuktaki yuvasına yavaş yavaş süzülüyordu.


Bu masal 336 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 21 08 2004 / Son Yayın Tarihi : 27 08 2004

MERHAMETLİ KUŞ


O gün hava çok güzeldi. Gün ışığı yeşil çimenleri ısıtıyor yapraklardaki çiğ damlalarını ışıtıyordu. Sanki birer inci gibi parlıyordu su damlaları çiçeklerin, çimenlerin yapraklarında. Ağaçlar her tarafa tebessüm ediyorlar ve çiçeklerden gülücükler dağıtıyorlardı.
Merhametli kuş kanat çırptı, şu dala kondu. Sonra kanat çırptı bu dala kondu. Ortalık o kadar sessizdi ki bir dost bir arkadaş aradı. Ama kimsecikler yoktu etrafta.
Biraz ötede bir bahçe vardı. Oraya doğru uçmaya başladı. Kanatları gün ışığı ile yelpaze gibi renkli görünüyordu.
Biraz sonra bahçeye ulaştı. Bahçenin güzelliği gözlerini kamaştırdı. Bahçenin ortasında bir havuz vardı. Pırıl pırıl suyu ile sanki ayrı bir güzellik sunuyordu ortalığa.
Dallardan dökülen yapraklar yer yer suyun üzerinde yüzüyordu. Bunlar mevsimin sonbahar oluşuyla ilgili bir şey değildi. Rüzgârın düşürdüğü yapraklardı. Kuş, bahçenin çevresindeki ağaçlara baktı. Bazıları meyve ağacıydı bunların. Erik, elma, nar, kayısı, incir ağaçları bahçenin çok verimli bir toprağa sahip olduğunu gösteriyordu.
Bir ara bir ses duydu merhametli kuş.
Ses havuzdan geliyordu. İyice kulak verdi sese. Dinledi. Bu bir ağlama sesiydi.
Bir minik ağlıyor ve annesine "Açım, açım..." diye yalvarıyordu. Sesin geldiği yöne doğru uçtu. Yani havuza doğru. Çünkü ses havuzdan geliyordu. Baktı havuzun içinde balıklar vardı. Balıklardan en küçüğü durmadan ağlıyordu. "Açım anneciğim, açım!" diyordu.
Merhametli kuş bir müddet daha bu ağlama sesini dinledikten sonra suya doğru 'cik cik' diye ötmeye başladı. Balıklar bu sesi duyunca kaçıştılar. Bir düşman var zannedip havuzun en kuytu köşelerine gizlendiler. Korku ile birbirine sokulmuşlardı.
Kuş 'cik cik' diye ötmesine devam etti.
Sanki onlara "Ben düşman değilim, dostum!" demek istiyordu.
Yavru balık hâlâ ağlıyordu. "Açım anneciğim, açım. Bir yiyecek ver bana!" diyordu.
Merhametli kuş bu sesi duyuyor ve çok üzülüyordu. Bir ara suya doğru seslendi. Arkadaşlar, dedi "Benden korkmayın. Ben kötü niyetli biri değilim!" Balıklar onun sesine kulak vermediler. "Belki bu bir oyun olabilir!" diyorlardı.
Kuş birkaç defa daha seslendi suya doğru. "Ben size zarar vermeyeceğim, benden korkmayın!" dedi.
Bunun üzerine anne balık suyun üstüne doğru yüzdü. Sonra yavrusu onun yanına geldi. Anne balık kuşa seslendi. "Mademki bize düşman değilsin, bunu kanıtla." dedi. Merhametli kuş ona baktı ve gülümsedi:
"Nasıl kanıtlamamı istersin?" dedi.
Anne balık:
Biz burada pek açız. Yavrumun günlerdir midesine bir tek lokma girmedi. Biz dayanabiliyoruz ama onun gücü tükendi. Bir an önce imdadına yetişmezsen ölecek yavrum!" dedi. Bunu duyan kuş epey üzüldü. Ama üzüntünün bir faydası yoktu. Kendisi dışarda birçok yiyecek bulabilirdi. Ama bu kanatsız varlıklar, bu su içinde ne ile besleneceklerdi.
Bunun üzerine yiyecek bulmak için oradan uçtu. Bir süre sonra ağzındaki bir sinekle oraya geldi. Sonra suyun kıyısına yaklaştı. Yavru balık da kıyıya yaklaştı. Yavru balık uzandı ve ağzını açtı. Merhametli kuş sineği onun ağzına bıraktı. Yavru balık önce tedirgindi, ama sineği midesine indirince bayram etti. Hemen kuyruk sallayarak aşağıya doğru yüzdü. Onu iyice yiyip bitirdi. Sonra tekrar dışarı çıktı ve beklemeye başladı. Bir süre sonra kuş tekrar geldi ve bir böcek verdi balığa. Bu böyle epeyce sürdü. Bir süre sonra artık yavru balık doymuştu. Diğer balıklar sıraya girdiler ve tek tek karınlarını doyurdular. Merhametli kuş onları gün boyu besledi.
Bütün balıklar ona teşekkür ettiler.
Ondan sonra her gün geldi ve havuzdaki balıkları besledi. Bir anne gibi onların karnını doyurdu. Bu durum bahçe sahibinin balıkları hatırlayıp onlara yiyecek getirmesine kadar sürdü. Bahçe sahibi balıklara yiyecek sunduğu gün kuşun da ayrılık günüydü. Çünkü vazifesi bitmişti. Artık balıkların ayağına yiyecek geliyordu. Onlardan ayrılmak pek zor oldu. Giderken balıklar tekrar tekrar teşekkür ettiler. O "Beni size gönderen Yüce Yaradıcı'ya teşekkür edin!" dedi. "Ben sadece bir vesile oldum, ama asıl size yiyecekleri veren odur!" diye onlara bir başka ders verdi. Balıklar onun öğüdünü bir ömür boyu unutlmadılar. Ne zaman onlara biri yardım etse içten içe Allah'a şükrettiler.


Bu masal 427 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 14 08 2004 / Son Yayın Tarihi : 20 08 2004

DENİZLER KRALI


Bir gün Denizarslanı balığı denizde yüzüyordu. Gün ışığı denizin yüzeyinden ta aşağılara doğru süzülüyor ve her tarafı ışıtıyordu. Böylece rengârenk bir ortam oluşuyordu denizin içinde.
Deniz mercanları ise bu renkli ortamın ortasında gülümser gibiydi.
Deniz yosunları yeşil bakışlarıyla çevreyi süzüyordu. İstiridyeler, gümüş rengi balıklar ve binlerce güzellik içinde yüzüyordu deniz arslanı.
Bir ara aklına bir şey geldi. Madem ki ormanların kralı arslan o yörelerin kralıdır öyleyse o da denizlerin kralı olmalı değil miydi? Bu düşünce bir süre sonra onun kafasında iyice yer etti.
Yüzgeçlerini sağa sola sallarken içinde bu ümit vardı. Hayâlleri sınırsızdı. Şöyle bir kral olduğunu düşündü. Bütün deniz canlılarının karşısında iki büklüm olduğunu hayâl etti. Sonra kurumlu kurumlu yüzmeye başladı.
O sıra yanından kılıç balığı geçiyordu. Denizarslanının kurumlu kurumlu yüzüşüne bir anlam veremedi.
"Ne oldu bu hayvana böyle. Yüzmesi bile değişmiş, diye düşündü kılıç balığı. Sonra ona doğru yaklaştı ve:
"İyi günler deniz arslanı." dedi.
Denizarslanı başını yavaş yavaş çevirdi sesin geldiği yöne doğru. Bu ağır davranışı karşıdakini küçümsemesindendi.
"İyi günler!" dedi dilinin ucuyla.
Kılıç balığı:
"Bugün bir başkalık seziyorum sizde."
"Olabilir!" dedi denizarslanı.
Kılıç balığı:
"Sanki havanız değişik gibi. Biraz kibirli yüzüyorsunuz."
Deniz arslanı:
"Elbette kibirlenirim!" dedi. "Ben denizlerin kralıyım. Ormanların kralı arslansa, ben de denizlerin kralıyım."
Kılıç balığı güldü bu sözlere. Bu minik hayvan neler söylüyordu böyle. Ona:
"Dostum senden daha büyük deniz canlıları varken böyle bir şeyi nasıl düşünebilirsin?"dedi.
Deniz arslanı güldü:
"Benden daha büyük deniz canlıları mı?" dedi. Sonra kahkaha atarak:
"Benden daha büyük var mı bu denizde?" dedi. "Elbette yok!" diye kendi sorusunu cevapladı.
Kılıç balığı ona baktı ve öfkeli bir şekilde:
"Sen kendini ne sanıyorsun böyle!" dedi. "Minik bir vücudun var o kadar. Bu vücutla mı balinalara, köpek balıklarına kral olacaksın?
Deniz arslanı ona bakıp, kaşlarını çattı ve:
"Ben deniz arslanıyım. Denizde Ormanlar kralı arslana en çok ben benziyorum. Bu sebepten bu yerlerin kralı olmaya ben layıkım!" dedi.
Kılıç balığı bu balığa söz anlatamayacağını anladı. İsimden ve biraz da cisimden kaynaklanan benzerlikle kendini dev aynasında gören bu balığı terk etti, gitti.
Deniz arslanı yavaş yavaş yüzmesine devam etti. Ama yüzerken bütün canlılara yukardan bakıyordu. Hatta daha yukardan bakmak için biraz daha yukarılara çıktı. Yüzmesine denizin üstünde devam etti.
Biraz sonra papağan balığıyla karşılaştı. Papağan balığı ona baktı ve değişikliği hemen sezdi.
O da bir zamanlar kendini papağana benzetmişti. Bir süre hep konuşmuş ve başka canlıların söylediği şeyleri tekrar etmişti. Çevresindeki canlılar ondan rahatsız olmaya başlamışlardı. Ama sonradan bu hastalığı geçti. Kendinin bir papağan olmadığını anladı. Bunu nasıl mı başardı. Elbette bilgelere danışarak.
Bu durum başına daha önce geldiği için papağan balığı, deniz arslanının durumunu yadırgamadı. Bunun geçici bir kendini beğenmişlik, hatta bir yanılma olduğunu anladı.
Bu sebepten kılınç balığı gibi kızmadı. Onun yanına yaklaştı ve onun gururunu kırmadan konuştu:
"Denizler kralı nasılsınız? "dedi. Deniz arslanı bu sesin sahibini hemen tanımıştı. Ona baktı ve şaşırdı.
"Nihayet akıllı birisi benim kral olduğumu anladı." dedi kendi kendine. Sonra da:
"İyiyim!" dedi papağan balığına. "Benim kral olduğumu nasıl anladınız?" diye sordu papağan balığına.
O sakin bir şekilde cevap verdi:
"Bunda anlaşılmayacak ne var?" dedi.
"Baksanıza görünüşünüz arslana ne kadar benziyor. Siz olsa olsa bu denizlerin kralısınızdır!" dedi.
Deniz arslanı ona baktı ve:
"İsmim de arslan zaten!" dedi.
"Elbette seni tanıyorum. Senin ismin deniz arslanı."
"Hah şunu da bileydin." dedi deniz arslanı gururlu bir şekilde.
Sonrada yakınır gibi:
"Ama kılıç balığı bunu pek anlamadı. Zaten akılsızın biridir o."
Papağan balığı:
"Sizin denizlerin kralı olduğunu anlayamadı demek!"
"Elbette." dedi deniz arslanı.
"Bunu anlamamak için bir canlı çok ahmak olmalı!" dedi papağan balığı.
Bunun ardından sohbetleri koyulaştı.
Papağan balığı ona en sonunda:
"Gel seninle bizim sakallı karidese gidelim!" dedi. "Hem ziyaret ederiz, hem de ona bir şeyler sorarız. Bilgi sahibi oluruz." dedi. Deniz arslanı önce direndi ise de sonra kabul etti. Papağan balığı ona:
"Bak dedi, bütün krallar bilgelerden faydalanmalıdır. Sadece güç ve kuvvetle devlet idare edilmez." dedi. "Bunun yanında bilgi de gerektir!" diye sözlerini bitirdi.
Deniz arslanı papağan balığına hak verdi ve beraberce sakallı karidesin bulunduğu yere doğru yüzdüler. Sakallı karides o gün biraz durgundu. Onları görünce neşesi yerine geldi ve onları evine davet etti. Bir mercanın yanındaydı evi. Öteden beriden konuştular önce. Sonra söz dönüp dolaşıp benzerliklere geldi. Papağan balığı sözü bilinçli bir şekilde bu konuya getirmişti. Ama deniz arslanının bundan haberi yoktu.
Papağan balığı bir soru sordu sakallı karidese:
"Bilge karides." dedi."Bir şeyin aslı ile benzeri arasındaki farkı anlatır mısın?"
Bilge karides ona baktı ve gülümsedi. Meseleyi hemen anlamıştı. Bilge olduğu için konuyu birkaç cümle ile açıkladı.
"Bak." dedi papağan balığına:
"Şimdi sen." dedi "Papağana benziyorsun ama papağan değilsin. Eğer papağan olsaydın zaten sularda yaşamazdın. Bir şeyin aslı ile benzeri farklıdır. Bunun yanında deniz atına dikkat et, bak. Yüzü bir ata benzer. Vücut özellikleri kanguruyu hatırlatır. Hâlbuki ne attır ne de kanguru. Eğer kendini at veya kanguru zannederse bu yanlış olur.
Onlara benziyebilir ama benzerlikler o şeylerin aslı olduğunu göstermez."
Deniz arslanı onları dinliyordu. Her söz kafasını allak bullak ediyordu.
Bir müddet bu nasihatları dinlediler her ikisi de.
Oradan ayrıldıklarında gün batmıştı. Deniz canlılarının saçtıkları ışıklar arasından yüze yüze yuvalarına gidiyorlardı.
Papağan balığı bir ara deniz arslanına dönüp baktı. O eski kurumlu yüzüşü yoktu. Buna çok sevindi papağan balığı. Demek ki sakallı karidesin anlattıkları deniz arslanını etkilemişti.
Tam ayrılacakları an deniz arsalını papağan balığına:
"İyi ki bugün sakallı karidese uğradık. Ne bilge şey öyle!" dedi. "Cidden benim içimdeki yanlış duyguları sildi süpürdü. Ben ne kadar yanlış düşüncelere girdiğimi onu dinleyince anladım.
Verdiği misaller beni çok etkiledi. Düşündüm taşındım ve ben denizler kralı olmaktan vazgeçtim. Zaten vücudumda buna uygun değil. Balinanın bir lokması bile etmem ben. Onu nasıl idare edeyim. Güç ve kuvvet de bir yerde önemlidir değil mi?"
Papağan balığı ona gülümsedi, sonra da:
"Çok doğru söylüyorsun deniz arslanı." dedi. "Bizler asla birkaç benzerlikten dolayı kendimizi o şeyler gibi görmemeliyiz. Kendimiz ne isek o olmalıyız. Yoksa hem kimliğimizi yitiririz hem de gücümüzü.
"Taş yerinde ağırdır!" derler. Onu kaldırırsan başka yerde ağırlığı kalmayabilir.
Her iki dost ayrılırken denizin içi bazı canlıların yaydığı aydınlıkla sanki düğün yeri gibiydi. Deniz arslanı o günden sonra bir daha bu yanlış düşünceye girmedi. Kendisi oldu ve rahat etti. Taklitten kaçındı ve huzur buldu.


Bu masal 307 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 07 08 2004 / Son Yayın Tarihi : 13 08 2004

SANDAL ve BALIK


O gün hava çok güzeldi. Balıkçı Hasan sandalıyla denize açıldı. Hava bulutlu veya rüzgârlı olunca denize açılmak tehlikeli olabiliyordu. İşte böyle havalarda balık avına çıkmak gerekiyordu. Yoksa fırsat kaçmış olurdu.

Balıkçı Hasan bir müddet gittikten sonra sandalı durdurdu. Kürekleri sandalın içine aldı. Ağını çıkardı, karışmış olan yerlerini düzeltti, düğüm olmuş iplerini çözdü, suya bıraktı.

Güneş, gökyüzündeki gülümseyişine devam ediyordu. Birkaç parça bulut beyaz kanadıyla mavilikte süzülüp geçti gitti. Şimdi hava daha berraktı. Biraz sonra hafif hafif deniz meltemi esmeye başladı. Balıkçı Hasan beklemekten yorulmuştu. Esen ılık rüzgâr içine işlemişti. Bir ara uykusu geldi ve oturduğu yere kıvrılarak uyuyuverdi.

Ağ mavi denizin dalgalarıyla su içinde tatlı tatlı süzülüyordu. Ona çarpan bazı balıklar kurtuluyorlar, bazılarıysa takılıp kalıyorlardı.

Bu sırada bir uskumru ağa doğru yanaştı.Takılan balıklara baktı. Onların biraz akılsız olduklarını düşündü. Böyle büyük bir engeli nasıl görmemişlerdi!
Ağın bağlı olduğu yöne doğru yüzdü. Ağa tutulmuş balıklara bakıp bakıp gülüyordu. Kendi böyle bir tuzağa asla düşmezdi. Ama bir seferinde az kalsın oltaya tutuluyordu; fakat onun ucunda yem vardı. Ya ağın ucunda? Hiçbir şey yoktu. Çekici hiçbir yönü olmayan ağa takılmanın sebebi ancak dikkatsizlik olabilirdi.
Ağın ucuna doğru yüzdü uskumru. Onun bağlı olduğu yeri merak etti. Ağ bir sandala bağlıydı. Uskumru sandalın yanına kadar yüzdü. Başını sudan çıkardı, baktı. Sandalın üzerinde uyuyan balıkçıyı gördü.

Sandalla konuşmak istiyordu. Böyle bir şeye nasıl müsaade ettiğini soracaktı ona. Sandal, insanoğlunun kendilerini avlamalarına yardım ediyordu. Niçin böyle bir şeye girişmişti.

Önce selam verdi.
Sandal, birden bire yanında beliren bu balığa şaşkın şaşkın baktı. Sonra selamını aldı. Uskumru onunla konuştukça sohbetleri daha da derinleşti.
Bir ara sandala sordu:

"Sen niçin böyle bir avda insana yardımcı oluyorsun, biz balıkları avlamaları için onları bu denizin ortasına kadar neden getiriyorsun?"
Sandal:
"Bu bir yardımlaşmadır." diye cevap verdi.
"Hem insanoğlu bu dünyanın sorumlusudur. Onun yaşaması hepimiz için faydalıdır. Ona hayatını devam ettirmesi için yardım etmeliyiz. Ben bu konuda üzerime düşen görevi yapıyorum." dedi.

Uskumru sandalın sözlerini mantıklı buldu ve ona hak verdi. Bir ara sandalın buraya kadar nasıl geldiğini merak etti, baktı. Ne yüzgeci vardı, ne de kuyruğu.
Sandala sordu:

"Balıkçı seninle buraya kadar nasıl geldi?"
Sandal ona baktı:
"Bayağı geldi işte!" dedi.
"Onu sormuyorum." dedi uskumru. 'Seninle nasıl yol aldı?' diyorum. Ne yüzgecin var, ne kuyruğun."
"Küreklerimle." dedi.
"Onları göremiyorum." dedi uskumru.
"Göremezsin; çünkü onları balıkçı içeri aldı. Zıplarsan belki görebilirsin."
Uskumru bir sıçrayışta yukarılara doğru çıktı ve bir kaç saniye sandalı yukarıdan seyretme imkanı buldu. Onun içindeki kürekleri gördü. Balıkçının sağında ve solunda yüzgeçlerine benzer iki tahta duruyordu.

Uskumru sandala:
"Bunlarla yol aldınız, diyelim. Pekala dönülecek yerlerde ne yapıyor senin balıkçın? Onu nasıl başarıyor?"
Sandal güldü ve:

"Yine bunlarla!" dedi. "Küreklerle hem yol alıyor, hem de beni ileri geri hareket ettiriyor. Mesela bir küreği geriye, diğerini ileriye çekerse ben bir merkez etrafında dönmeye başlarım."

Uskumru bu tahtadan yapılmış aletle tanıştığı için sevinçliydi. Her ne kadar kendi soyundan balıkların avlanması hoşuna gitmese de, insanın bu dünyada gerekli bir canlı olduğunu öğrenmişti. Kendilerinin de onlara hizmet için yaratıldıklarını kabullenmişti.
Balıkçı Hasan sandal ile uskumrunun konuşmalarını duymadı. Sandalın onu savunuşunu, uskumrunun sandalı inceleyeşini görmedi. Ama ağa takılan balıkları gördü. Onları tek tek toplayıp sandaldaki kabın içine koydu. Birkaç balık kabın içinde çırpındı ve etrafa su sıçrattı.
Balıkçı Hasan oradan uzaklaşırken ikindinin koyu gölgeleri yer yer denizin üstüne düşmüştü. Akşamın habercisi bu gölgeler ile beraber Balıkçı Hasan da sahile doğru kürek çekmeye başladı. Kürekler yüzgeç ve kuyruk gibi hareket ediyor ve sandal yavaş yavaş kıyıya ilerliyordu.

Mehmet ERDOĞAN'ın Altın Kuş isimli kitabından alınmıştır.


Bu masal 380 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 31 07 2004 / Son Yayın Tarihi : 06 08 2004

SANDAL ve BALIK


O gün hava çok güzeldi. Balıkçı Hasan sandalıyla denize açıldı. Hava bulutlu veya rüzgârlı olunca denize açılmak tehlikeli olabiliyordu. İşte böyle havalarda balık avına çıkmak gerekiyordu. Yoksa fırsat kaçmış olurdu.

Balıkçı Hasan bir müddet gittikten sonra sandalı durdurdu. Kürekleri sandalın içine aldı. Ağını çıkardı, karışmış olan yerlerini düzeltti, düğüm olmuş iplerini çözdü, suya bıraktı.

Güneş, gökyüzündeki gülümseyişine devam ediyordu. Birkaç parça bulut beyaz kanadıyla mavilikte süzülüp geçti gitti. Şimdi hava daha berraktı. Biraz sonra hafif hafif deniz meltemi esmeye başladı. Balıkçı Hasan beklemekten yorulmuştu. Esen ılık rüzgâr içine işlemişti. Bir ara uykusu geldi ve oturduğu yere kıvrılarak uyuyuverdi.

Ağ mavi denizin dalgalarıyla su içinde tatlı tatlı süzülüyordu. Ona çarpan bazı balıklar kurtuluyorlar, bazılarıysa takılıp kalıyorlardı.

Bu sırada bir uskumru ağa doğru yanaştı.Takılan balıklara baktı. Onların biraz akılsız olduklarını düşündü. Böyle büyük bir engeli nasıl görmemişlerdi!
Ağın bağlı olduğu yöne doğru yüzdü. Ağa tutulmuş balıklara bakıp bakıp gülüyordu. Kendi böyle bir tuzağa asla düşmezdi. Ama bir seferinde az kalsın oltaya tutuluyordu; fakat onun ucunda yem vardı. Ya ağın ucunda? Hiçbir şey yoktu. Çekici hiçbir yönü olmayan ağa takılmanın sebebi ancak dikkatsizlik olabilirdi.
Ağın ucuna doğru yüzdü uskumru. Onun bağlı olduğu yeri merak etti. Ağ bir sandala bağlıydı. Uskumru sandalın yanına kadar yüzdü. Başını sudan çıkardı, baktı. Sandalın üzerinde uyuyan balıkçıyı gördü.

Sandalla konuşmak istiyordu. Böyle bir şeye nasıl müsaade ettiğini soracaktı ona. Sandal, insanoğlunun kendilerini avlamalarına yardım ediyordu. Niçin böyle bir şeye girişmişti.

Önce selam verdi.
Sandal, birden bire yanında beliren bu balığa şaşkın şaşkın baktı. Sonra selamını aldı. Uskumru onunla konuştukça sohbetleri daha da derinleşti.
Bir ara sandala sordu:

"Sen niçin böyle bir avda insana yardımcı oluyorsun, biz balıkları avlamaları için onları bu denizin ortasına kadar neden getiriyorsun?"
Sandal:
"Bu bir yardımlaşmadır." diye cevap verdi.
"Hem insanoğlu bu dünyanın sorumlusudur. Onun yaşaması hepimiz için faydalıdır. Ona hayatını devam ettirmesi için yardım etmeliyiz. Ben bu konuda üzerime düşen görevi yapıyorum." dedi.

Uskumru sandalın sözlerini mantıklı buldu ve ona hak verdi. Bir ara sandalın buraya kadar nasıl geldiğini merak etti, baktı. Ne yüzgeci vardı, ne de kuyruğu.
Sandala sordu:

"Balıkçı seninle buraya kadar nasıl geldi?"
Sandal ona baktı:
"Bayağı geldi işte!" dedi.
"Onu sormuyorum." dedi uskumru. 'Seninle nasıl yol aldı?' diyorum. Ne yüzgecin var, ne kuyruğun."
"Küreklerimle." dedi.
"Onları göremiyorum." dedi uskumru.
"Göremezsin; çünkü onları balıkçı içeri aldı. Zıplarsan belki görebilirsin."
Uskumru bir sıçrayışta yukarılara doğru çıktı ve bir kaç saniye sandalı yukarıdan seyretme imkanı buldu. Onun içindeki kürekleri gördü. Balıkçının sağında ve solunda yüzgeçlerine benzer iki tahta duruyordu.

Uskumru sandala:
"Bunlarla yol aldınız, diyelim. Pekala dönülecek yerlerde ne yapıyor senin balıkçın? Onu nasıl başarıyor?"
Sandal güldü ve:

"Yine bunlarla!" dedi. "Küreklerle hem yol alıyor, hem de beni ileri geri hareket ettiriyor. Mesela bir küreği geriye, diğerini ileriye çekerse ben bir merkez etrafında dönmeye başlarım."

Uskumru bu tahtadan yapılmış aletle tanıştığı için sevinçliydi. Her ne kadar kendi soyundan balıkların avlanması hoşuna gitmese de, insanın bu dünyada gerekli bir canlı olduğunu öğrenmişti. Kendilerinin de onlara hizmet için yaratıldıklarını kabullenmişti.
Balıkçı Hasan sandal ile uskumrunun konuşmalarını duymadı. Sandalın onu savunuşunu, uskumrunun sandalı inceleyeşini görmedi. Ama ağa takılan balıkları gördü. Onları tek tek toplayıp sandaldaki kabın içine koydu. Birkaç balık kabın içinde çırpındı ve etrafa su sıçrattı.
Balıkçı Hasan oradan uzaklaşırken ikindinin koyu gölgeleri yer yer denizin üstüne düşmüştü. Akşamın habercisi bu gölgeler ile beraber Balıkçı Hasan da sahile doğru kürek çekmeye başladı. Kürekler yüzgeç ve kuyruk gibi hareket ediyor ve sandal yavaş yavaş kıyıya ilerliyordu.

Mehmet ERDOĞAN'ın Altın Kuş isimli kitabından alınmıştır.


Bu masal 103 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 24 07 2004 / Son Yayın Tarihi : 30 07 2004

VEZİRİN OĞLU


Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, bir padişah varmış. Bu padişahın bir de akıllı bir veziri varmış.

Günlerden bir gün bu vezir, çok ağır hastalanmış. Vezir, günlerin birinde helalleşmek için padişahı çağırtmış. Padişah gelip onun halini, hatırını sormuş. Vezirin durumuna üzülen padişah:

“Ey vezirim, bana nice yıl vezirlik yaptın, çok yardım ettin. Senden çok memnun kaldım. Eğer seni üzmüşsem, beni bağışla. Ne isteğin varsa söyle, dinliyorum.” demiş.

O zaman vezir:

“Ey hürmetli şahım, benim arzum sizin ailenizle birlikte sağ salim yaşamanızdır. Lakin sizden isteğim, ben öldükten sonra biricik oğlumu korumanızdır. Onu kimseye muhtaç etmeyin. Çünkü çocuklarım çocuklarınıza, babam babanıza, ben de size ömür boyu hizmet ettik.” demiş.

Padişah, vezire oğlunu koruyacağına, onu hiç kimseye muhtaç etmeyeceğine dair söz vermiş.

Ondan sonra çok geçmeden vezirin vakti tamam olup ölmüş. Padişah, hürmet edip veziri şehzadeler kabristanlığına gömmüş. Vezirin üçüncü, yedinci ve kırkıncı mevlitlerini de yaptırmış.

Padişah, verdiği sözü tutup vezirin oğlunu büyük bir şehre bey tayin etmiş. Oğlan, orada on beş gün kalıp geri dönmüş.

Sözün kısası padişah, bu oğlanı emrindeki yüksek vazifelerin bir çoğuna tayin etmiş, fakat oğlan hiçbirini becerememiş. Padişah ne yapacağını bilememiş. Sonunda elindeki iki el kuşunu oğlana verip onları beslemesini söylemiş.

Vezirin oğlu, kuşları getirip bir kafese koymuş. Önlerine de buğday, arpa ve darı dökmüş. Fakat, kuşlar oğlanın koyduğu yiyecekleri yememiş. Kuşların yemleri yememesi oğlanı rahatsız etmiş. Oba halkından birini çağırıp kuşların bir şey yememelerinin sebebini sormuş. Adam, oğlana bir çubuk dikip kuşlara konacak bir yer yapmasını ve önlerine et vermesini söylemiş.

Vezirin oğlu, adamın söylediği şeyleri yapmış. Ondan sonra kuşlar, önlerine konulan eti hemen yiyip bitirmişler. Vezirin oğlu, kuşları altı, yedi ay beslemiş. İyi beslenen kuşlar, tüylerini döküp yeniden tüylenmişler. Tüyleri ve kanatları gittikçe güzelleşmiş.

Günlerden bir gün padişah, vezirin oğlunu yanına çağırıp:

“Hani sana verdiğim kuşları ne yaptın?” diye sormuş.

Vezirin oğlu:

“Hürmetli şahım, kuşlarınızı iyi besledim. Tüylerini döküp yeni tüy çıkardılar. Kanatları ve kuyrukları güzelleşti.” diye cevap vermiş.

Padişah:

“Çok güzel. Öyleyse sen onları yarın sabah gün doğmadan benim yanıma getir.” demiş.

Vezirin oğlu padişahla vedalaşıp dönmüş. O akşam arkadaşlarıyla toplanıp gece boyunca birbirlerine masal, mani ve fıkra anlatmışlar. Vezirin oğlu, sabaha doğru eve gelip uyumuş. Kuşluğa doğru uyanmış. Padişahın söyledikleri aklına gelince de telaşlanmaya başlamış.

Hemen iki su tulumu bulup kuşları onların içine koymuş. Tulumların ağızlarını sıkı sıkı bağlamış. Onları atın eyerine bağlayıp:

“Neredesin, padişahın sarayı?” deyip yola düzülmüş. Hiç durmadan yol alıp bir süre sonra saraya varmış.

Padişah:

“Neden geciktin? Hani kuşlar, getirdin mi?” diye sormuş.

Vezirin oğlu da:

“Ah padişahım, bir işim çıktı, onun için geciktim. Fakat işte kuşları getirdim.” diyerek tulumların ikisini de padişahın önüne atmış.

Padişah, tulumların ağzını açıp içlerine bakmış, fakat ne görsün, kuşların ikisi de ölmüş.

Kuşların öldüğünü gören padişah, üzülüp kafasını sallamaya başlamış. Bunu gören vezirin oğlu da başını sallamaya başlamış.

Oğlanın bu hareketine çok kızan padişah:

“Ey akılsız oğul, ben kuşların ölmesine üzüldüğüm için başımı sallıyorum. Ya sen niye sallıyorsun?” diye bağırmış.

Vezirin oğlu ise şöyle demiş.

“Ey kıble-i âlem, sen kuşların ölümüne üzüldüğün için başını sallıyorsun. Ben ise su bile geçirmeyen bu tulumların içinden kuşların canlarının nasıl çıkıp gittiğine şaşırdığım için başımı sallıyorum.” diye cevap vermiş.

Vezirin oğlundan bu sözleri duyan padişah, yine başını sallamaya başlamış; oğlanın aptallığına şaşırıp kalmış.


Bu masal 288 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 17 07 2004 / Son Yayın Tarihi : 23 07 2004

HALI DOKUYUCU


Evvel zaman içinde bir padişah varmış. Şehrinde olup bitenlerden, halkın konuştuklarından haberdar olmak için kendisine hizmet eden vezirlerini, vekillerini şehre gönderip ortalığı kolaçan ettiriyormuş.

Padişahın vezirlerinden biri gezip dolaşırken bir evden gelen sesleri işitip, oraya yaklaşmış. Bir adam oturmuş, halı dokuyormuş. Halı dokurken de ağlayarak:

“Ey dilim, sana yalvarıyorum. Ne olur başımı belaya sokma” diyormuş.

Bir gün bu adam halısını bitirip, pazara satmaya götürmüş. Adamın biri de gidip padişaha:

“Ey şahım, pazarda bir halı satılıyor. Bu halı tam size münasip bir şey” diye haber vermiş.

Padişah:

“Gidin o adamı buraya getirin.” diyerek adam göndermiş. Padişahın adamı gidip halıcıyı padişahın yanına getirmiş. Padişah bakmış halı çok güzel bir halı. Halıyı satın alıp vezirlerine:

“Bu halı en uygun nasıl kullanılabilir?” diye sormuş.

Onların her biri başka bir şey söylemiş. Sadece bir tanesi sesini çıkarmadan duruyormuş. Padişah ona:

“Sen niye bir şey söylemiyorsun?” demiş.

O zaman vezir:

“Şahım gelin şu halının sahibini çağırıp ona soralım. O ne işe yarayacağını daha iyi biliyordur.” demiş.

Padişah bunu uygun bulup, halıcıyı çağırtmış. Ona da:

“Biz bu halıyı en iyi ne şekilde kullanabiliriz?” diye sormuş.

“Ey şahım! Siz öldüğünüz zaman, bunun üstünde cenazeniz kılınırsa, en iyi şekilde kullanılmış olur.” demiş.

Padişah bu sözlere çok öfkelenip:

“Derhal bunu asın.” diye emir vermiş.

O zaman, daha önce evine yaklaşıp da halıcının sözlerini duyan vezir:

“Ey şahım, benim sizden bir dileğim var. Siz bu adamı azat edin. Çünkü, ben bir gece kapıları dinleyerek dolaşırken evinin dışından bu adamın sözlerini dinledim. O halı dokurken ağlayarak diline yalvarır, ilmiğini atardı. Bütün gece boyunca “Ey dilim, sen benim başıma bela getirme.” diye yalvarırdı. Yine olmadı. Bunun dili başına bela getirdi.” demiş.

Padişah da vezirin isteğini kabul edip, bu adamı azat etmiş.


Bu masal 462 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 10 07 2004 / Son Yayın Tarihi : 16 07 2004

OĞULLAR


Günlerin birinde iki kadın, kuyudan su çekiyorlarmış. Bunların yanına üçüncü bir kadın gelmiş. Kuyunun yanındaki yoldan geçip giden yaşlıca bir adam da gelip dinlenmek için onların yakınında bir yere oturmuş.

Bu kadınlardan biri:
“Benim oğlum yiğit ve güçlüdür. Güreşte hiçbir genç ona denk olamaz.” demiş.
İkinci kadın:

“Benim oğlum ise türkü söyleyince sanki bülbül şakır. Hiçbir çocuğun sesi benim oğlumunki gibi olamaz.” demiş.
Ama üçüncü kadın hiç sesini çıkarmamış. O zaman diğer kadınlar ona:

“Sen neden kendi oğlun hakkında hiçbir şey demiyorsun?” deyip sormuşlar.
O kadın da:
“Ben ne söyleyeyim, onun hiçbir özelliği yok.” demiş.

Bunlar kovalarını suyla doldurup yola düşmüşler. İhtiyar ise bunların peşine düşüp gitmiş. Kadınlar giderlerken kolları yorulmuş, durup sohbete başlamışlar. Yaşlı adam da bunları takip ediyormuş. O anda bunların önünden üç tane oğlan ortaya çıkmış. Bunlardan birisi takla atıp yoldaki taşları kaldırıp yuvarlarmış. Onun bu davranışını annesi beğenir ve sevinirmiş.

Oğlanlardan ikincisi türkü söyler, bağırır, çağırır; deli gibi gelirmiş. Ona da annesi güvenip sevinmiş. Ama üçüncü oğlan annesinin yanına doğru gelmiş ve:
“Anne, getir, ben sana yardım edeyim.” demiş ve annesinin elindeki su dolu, ağır kovayı alıp gidivermiş.

Kadınlar, yaşlı adama:

“Bizim oğullarımızı nasıl buldunuz?” diye sormuşlar.

Yaşlı adam onlara bakıp:
“Hani, oğlanlar nerede? Ben sadece bir tanesini gördüm.” deyip annesinin elinden kovayı alıp giden oğlanı göstermiş.


Bu masal 579 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 03 07 2004 / Son Yayın Tarihi : 09 07 2004

ZENGİN ADAMIN HACCA GİDİŞİ


Evvel zaman içinde malı mülkü dünyaya sığmayacak kadar zengin bir adam varmış. Bu adamın aynı zamanda kıskançlıkta üzerine yokmuş.

Bir gün, bu zengin adam hacca gitmeye karar vermiş. Yola koyulan adamın önüne bir süre sonra çok büyük bir dağ çıkmış. Bunun üzerine adam, dağın geçidinden geçmeye tam karar vermişken geçidin ortasında küçük bir kutu görmüş. Ondan sonra adamcağız kutunun içindekini merak edip kutuyu açınca bir de ne görsün! Kutudan küçücük bir yılan çıkmış ve yılan yavaş yavaş büyüyerek dağın geçidini kaplayacak büyüklüğe erişmiş. Korkudan dili tutulan adam ne yapacağını bilemez olmuş. Bunun üzerine zengin adam, büyük yılandan, geçitten geçmek için izin istemiş ama ne yaptıysa yılanı ikna edememiş. O anda nereden çıktığı belirsiz beş atlı adam belirmiş adamın yanında. Adama:

“Hey, zengin kişi burada ne işin var, ne yapıyorsun buralarda?” diye sormuşlar.
Adam:

“Adamcağızlar ne yapayım, buradan geçmeye çalışıyorum ama sizin de gördüğünüz gibi geçmek mümkün değil.

Zengin adamın bu sözü üzerine beş atlı adam yılanı yolun ortasından çekilmesi için ikna etmeye çalışmışlar, ama ne yaptılarsa nafile. Yılanın ikna olmayacağına kanaat getiren adamlar atlarını düze sürüp oradan ayrılmışlar.

Zengin adam çaresizlik içerisinde yılanın yoldan çekilmesini beklerken birdenbire otuz atlının kendisine doğru yaklaştığını görmüş.
Adamlar, zengin adamın yanında durup ona:
“Hey, zengin kişi burada ne yapıyorsun?” diye sormuşlar.
Adam:
“Şu karşımda duran yılanın yolumdan çekilmesini bekliyorum.”demiş.
Bunun üzerine adamlar yılana:
“Ey yılan, sen niçin bu adamın yolunu kesiyorsun?”demişler.
Yılan adamlara dönerek:
“Bu kıskanç ve yardımı sevmeyen adama geçit vermek istemiyorum.”demiş.
Yılan bunları söylerken aniden zengin adamın yanında yaşlı, topal bir adam belirmiş. Yaşlı, topal adam zengin adama dönerek sormuş:
“Ey, zengin adam, ne için burada öylece duruyorsun?” demiş.
Bunun üzerine zengin adam yaşlı adama dönerek:
“Durmayıp da ne yapayım, görmüyor musun ki bu büyük yılan bana geçit vermiyor.”demiş. Yaşlı adam yılana bakarak:
“Ey yılan, seni daha önceden buralarda hiç görmemiştim, buralara nereden geldin böyle.”demiş. Geçitte öylece yatan büyük yılan, yaşlı adama:
“Ben hiçbir yerden gelmedim, şuracıkta görmüş olduğun kutunun içinden çıktım.”demiş. Bunun üzerine yaşlı adam:
“Sen ancak şu zengin adamı aldatabilirsin, sen bu koskoca gövdenle nasıl olur da bu küçücük kutudan çıktığını söylersin, buna inanmak mümkün değildir.” demiş.

Yılan:
“Neden inanmıyorsun? İstersen sana gösterebilirim.” diyerek yavaş yavaş küçülmeye başlamış ve kutunun içine girerek kutudan başını çıkarmış, sonra da adama dönerek:
“İşte gördün ya, sığabiliyorum.” demiş.
Yaşlı, topal adam:
“Başını da kutuya sokabilir misin?” demiş.

Yılan bu söz üzerine kutunun dışında kalan başını da kutuya sokmuş. Bunun üzerine yaşlı adam hemen kutunun ağzını sıkıca kapamış. Zengin adama dönerek:

“Ey insanoğlu, senin yanına önce gelen beş atlı, senin beş vakit namazındır. Ondan sonra gelen otuz atlı, senin tutmuş olduğun otuz günlük orucundur. Ben ise, vaktiyle bir garibe vermiş olduğun yarım ekmek parçasının sevabıyım. Ama vermiş olduğun ekmek parçası yarım olduğun için, benim de bir ayağım senin de gördüğün gibi aksak kaldı.” demiş.


Bu masal 580 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 06 2004 / Son Yayın Tarihi : 02 07 2004


Toplam 2 sayfadan / Sayfa : 1
[ 2 ] [ Sonraki Sayfa ]