Aylık çocuk,Aile kültür dergisi



Aylık çocuk,Aile kültür dergisi
Birbirinden güzel masallar burada..!
Ana sayfa

ASLANIN NASİHATİ


Bir zamanlar bir kurt varmış pek tembel,
Avını beklermiş mağarasında.
Bazen bir tepede çekermiş gazel,
Kalırmış çoğu kez açlık yasında…

Bir gün bir arslan oradan geçerken,
Görmüş dağ başında bu garip kurdu.
Varmış yanına ve hal hatır derken,
Bakmış kurdun çökmüş karnı, avurdu.

Demiş: “Nedir bu halin ey arkadaş,
Niçin böyle çelimsizsin zayıfsın.
Yoksa hasta mısın nedir bu kardaş,
Söylemezsen derde derman bulmazsın…”

Kurt demiş: “Yok bir derdim arslan kardeş,
Avlanma zorluğu beni ürküten…
Yiyeceğim valla bulsam kokmuş leş,
Bilmiyorum bu korkum niçin, neden…”

Arslan demiş: “Bu tembellik pek acı,
Yenmelisin bu kötü duyguyu sen.
Çalışmaktır bu derdin tek ilacı,
Tez zamanda düzelirsin istersen.”

Kurt dinlemiş nasihatı iyice,
Sonra çıkmış av için mağaradan.
Şöyle birkaç av bulup da yiyince,
Ölgün vücuduna can gelmiş birden.

Bir gün arslan ile karşılaşınca,
Teşekkür etmiş ona pek derinden.
Arslan bakmış ona inceden ince,
Neşe akarmış kurdun gözlerinden.

Arslan demiş: “Ha şöyle, böyle dinç ol,
Tembellik bir kula hepten zarardır.
Zordur deme kalk rızkını arabul,
Zorlukla beraber kolaylık vardır…”

Hak vermiş kurt arslanın öğüdüne,
Gayret, azim canlara can olurmuş.
Minik zorluklardan kaçar birine,
Belki de bu âlem zindan olurmuş…


MEHMET ERDOĞAN





Bu masal 1542 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 03 05 2006

DEVENİN GÖLGESİ


Bir zamanlar deve hükümdar imiş,
Hayvanların hükümdarı elbette.
Ama kimse ondan memnun değilmiş,
Çünkü hakkı görüyormuş kuvvette.

Böyle olmasına rağmen bu deve,
Yalan söyleyeni asla sevmezmiş.
"Bir hayvan ne kadar da acı çekse,
Asla yalan söylememeli!" dermiş.

Ama buna rağmen nice dalkavuk,
Bu zorbaya yağ çekermiş bitevi.
Çevresinde sallarlarmış hep kuyruk,
Yalancılar onu sarmış bir nevi.

Bir gün deve kurtulmak için bundan,
Bir toplantı düzenlemiş yaz günü.
Her yer ışıl ışıl, güllük gülistan,
Duyulmuş çok yerde o günün ünü.

Millet gelmiş diz kırıp boyun bükmüş,
Toplanmışlar büyükçe bir meydanda.
Devenin boyu hepsinden büyükmüş,
Herkesi görürmüş baktığı anda.

Demiş: "Bugün bir sınav yapacağım,
Sonunda mükafat ve ceza vardır.
Yalancıyı bu yurttan atacağım,
Bizden göreceği sade zarardır."

Doğru sözlü olan ödül alacak,
En güzel şeyler de onundur artık.
Çevresi hizmetçilerle dolacak,
Yalan yok sözümüz kanundur artık."
Böylece söylemiş deve kuralı,
Bütün hayvanlar kabul etmiş bunu.
Hepsi bekliyormuş o zor suali,
Neymiş acaba bu zor olan soru?

Deve şöyle ortaya çıkmış ve de,
İşaret etmiş uzun gölgesini.
Demiş: "Ne görüyorsunuz gölgemde,
Söyleyin doğrusunu, eğrisini?"

Dalkavuklar başlamış konuşmaya,
Demişler: "Ah ne eğrisi efendim.
Bakın ne kadar düzgün olduğuna,
Cetvelle ölçülür bu santim santim."

Ama doğrular gerçeği söylemiş:
"Eğri büğrü bir şekildir gölgeniz."
Diyerek hepsi de boynunu eğmiş,
"Doğru budur ceza verseniz de siz."

Deve dönmüş dalkavuklara ve de,
Demiş: "Hepiniz bu vatandan gidin,
Görünmeyin bir daha bu ülkede,
Kalbinizde doğruluk yoktur sizin!"

Dalkavuklardan biri öne çıkmış,
Demiş ki: "Ey kralımız suçumuz ne?”
Deve ona dönüp sertçe bir bakmış,
Üç cümleyle nokta koymuş sözüne.

Demiş: "Bire ahmak, suçunuz yalan,
Sahte bir söz kalpte değer bulur mu?
Vücudunda birçok eğrisi olan,
Birinin gölgesi doğru olur mu?"


MEHMET ERDOĞAN




Bu masal 1399 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 25 04 2006

UYSAL KEDİ


Tekir kedi pek uysalmış,
Uysallıkta ödül almış.

Bu yüzden herkes onunla,
Dalga geçermiş oyunla.

Bazısı vurup kaçarmış,
Üstüne toprak saçarmış

Kimisi vurup başına
Ortak olurmuş aşına.

Oyuncak olmuş ellerde,
İsmiyse "uyuz" dillerde.

Bir gün köpek onu görmüş,
Yanına varıp yürümüş.

Ona vurmaya başlamış,
Lâf ile epey haşlamış.

Tekir kedi hep sabretmiş,
Aldırmadan çekip gitmiş.

Ama köpek bu, durur mu?
Isırmış sağını solunu

Kedi kaçmış, o yürümüş,
Gözünü öfke bürümüş.

En son kedi pek mecâlsiz
Köşeye sıkışmış hâlsiz

Köpek, “Fırsat budur.” demiş
Her yanını hep dişlemiş.

Kedi bakmış iş çetindir,
Köpek ise pek haindir.

Hem ısırıp sırıtıyor,
Zevk ile de kırıtıyor.

Kaçacak yer de hiç yokmuş,
Kedi artık yayda okmuş.

Köpek ise işkencede,
Bakmadan vurmuş yine de.

Kedi bir anda fırlamış,
Köpek havlamış hırlamış.

Kedi üstte o alttaymış,
Bir de ona lâflar saymış.

En son köpek kaçmış ordan,
Yara almış şurdan burdan

Kedi kazanmış savaşı,
Bunu duymuş bütün çarşı.

Merak ederek sormuşlar,
Etrafını hep sarmışlar.

Demişler bu nasıl oldu,
Olay nasıl vuku buldu.

Kedi anlatmış olayı,
Şaşmış çarşının alayı.

Biri demiş: "Sen uysaldın,
Nasıl vahşi şekil aldın?"

Kedi demiş: "Bu pek açık,
Ben uysalım değil kaçık."

Sıkışınca bir an gelir,
Kedi de arslan kesilir!

MEHMET ERDOĞAN


Bu masal 3823 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 15 04 2006

AVA GİDEN


Bir zaman ormanda, bir aslan varmış.
Her gün mutlak, bir hayvanı avlarmış.

Bunu gören orman halkı demişler:
"Aslan kardeş bu nasıl av, ne işler?"

Aç olsan da tok olsan da avdasın,
Maşallah besili hem de tavdasın.

Fakat bu düşkünlük, bu av sevdası,
İyiye alâmet değil doğrusu.

Aslan demiş: "Ben böyleyim a dostlar,
Av ile semirdim, parladı postlar.

Avsız günüm, bana cidden zindandır.
Ne olacak, aldığım bir tek candır.”

Herkes kızgın, demiş zâlim aslana:
"Aslan, iyi sonuç vermez bu, sana."

Aslan, sırıtmış ve yürümüş gitmiş.
Bu kısa konuşma, burada bitmiş.
Yine günlerden bir gün, aslan avda…
Yine besili, hem vücudu tavda.

Yavaşça yaklaşmış, ala ceylâna.
Bakmış, kor gibi gözleriyle ona.

O sırada bir avcı da ordaymış.
Ceylanı vurmak için pusudaymış.

Tetiği çekmiş, ama karavana…
Bir ses duyulmuş o an yana yana.

Avcının kurşunu, ceylânı ıska,
Geçerek ulaşmış zâlim aslana.

Hayvanlar toplanmış, birden o yerde.
Şaşkınlık ve hayret varmış gözlerde.

O an, öne çıkmış ihtiyar kurt ve
Demiş: "Kader adâlet eder böyle.

Sanma zâlim, her gün yer ve tavlanır,
Bir gün gelir; ava giden avlanır."

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 1463 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 28 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 05 04 2006

ARSLANIN NASİHATİ


Bir zamanlar bir kurt varmış pek tembel,
Avını beklermiş mağarasında.
Bazen bir tepede çekermiş gazel,
Kalırmış çoğu kez açlık yasında…

Bir gün bir arslan oradan geçerken,
Görmüş dağ başında bu garip kurdu.
Varmış yanına ve hal hatır derken,
Bakmış kurdun çökmüş karnı, avurdu.

Demiş: “Nedir bu halin ey arkadaş,
Niçin böyle çelimsizsin zayıfsın.
Yoksa hasta mısın nedir bu kardaş,
Söylemezsen derde derman bulmazsın…”

Kurt demiş: “Yok bir derdim arslan kardeş,
Avlanma zorluğu beni ürküten…
Yiyeceğim valla bulsam kokmuş leş,
Bilmiyorum bu korkum niçin, neden…”

Arslan demiş: “Bu tembellik pek acı,
Yenmelisin bu kötü duyguyu sen.
Çalışmaktır bu derdin tek ilacı,
Tez zamanda düzelirsin istersen.”

Kurt dinlemiş nasihatı iyice,
Sonra çıkmış av için mağaradan.
Şöyle birkaç av bulup da yiyince,
Ölgün vücuduna can gelmiş birden.

Bir gün arslan ile karşılaşınca,
Teşekkür etmiş ona pek derinden.
Arslan bakmış ona inceden ince,
Neşe akarmış kurdun gözlerinden.

Arslan demiş: “Ha şöyle, böyle dinç ol,
Tembellik bir kula hepten zarardır.
Zordur deme kalk rızkını arabul,
Zorlukla beraber kolaylık vardır…”

Hak vermiş kurt arslanın öğüdüne,
Gayret, azim canlara can olurmuş.
Minik zorluklardan kaçar birine,
Belki de bu âlem zindan olurmuş…

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 2195 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 27 03 2006

DİLİN KÖLELİĞİ


Bir zamanlar ormanda bir papağan yaşarmış,
Her gün konuşur durur, coşar ve de taşarmış.

Yalnız onun kusuru dedikodu, gıybetmiş,
Bu sebepten ne kadar dost, arkadaş kaybetmiş.

Her gün bir olay olur, her gün kusur işlermiş,
Sonra da 'Bu dert neden başıma geldi?' dermiş…

Ömrü hapiste geçmiş bizim şu gevezenin,
Hakkında konuşurmuş ulu orta herkesin…

Bazen ona çatarmış, bazen buna çatarmış,
Her şeyi birbirine karıştırır katarmış…

Ama bunun acısı çıkarmış biraz sonra,
Düşermiş bay papağan her sözü ile dara.

Bir gün bu durumunu bilge tavusa sormuş,
Derdi içini yakan bir alevmiş, bir kormuş…

"Hayatım kölelikle geçti ey bilge tavus,
Beni bu hâle söyle düşüren hangi husus…"

Böyle yakınmış durmuş bay papağan sitemle,
Nedir benim kusurum ve bunun çaresi ne?

Bilge tavus dinlemiş onu pek uzun zaman,
Sonra ona derdini güzelce etmiş beyan.

Demiş: "Senin kusurun çok konuşmak arkadaş,
Onun için ömrünce sana dert olmuş yoldaş."

Böyle kusurların da çaresi tek bildiğim,
Boş konuşmamak ancak, konuşmak hikmet, ilim.

Hele hele sırrını başkasına söylersen
Esir olmaktan asla kurtulmazsın dostum sen…

Eğer hikmetli bir söz yoksa söyleyeceğin,
Sus, konuşma, hayırsız sözler etmesin dilin.

Böyle anlar dilini hapset ağzın içine,
Düşme bir ömür asla dilin köleliğine.

Mehmet Erdoğan


Bu masal 1508 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 10 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 17 03 2006

DEVENİN GÖLGESİ


Bir zamanlar deve hükümdar imiş,
Hayvanların hükümdarı elbette.
Ama kimse ondan memnun değilmiş,
Çünkü hakkı görüyormuş kuvvette.

Böyle olmasına rağmen bu deve,
Yalan söyleyeni asla sevmezmiş.
"Bir hayvan ne kadar da acı çekse,
Asla yalan söylememeli!" dermiş.

Ama buna rağmen nice dalkavuk,
Bu zorbaya yağ çekermiş bitevi.
Çevresinde sallarlarmış hep kuyruk,
Yalancılar onu sarmış bir nevi.

Bir gün deve kurtulmak için bundan,
Bir toplantı düzenlemiş yaz günü.
Her yer ışıl ışıl, güllük gülistan,
Duyulmuş çok yerde o günün ünü.

Millet gelmiş diz kırıp boyun bükmüş,
Toplanmışlar büyükçe bir meydanda.
Devenin boyu hepsinden büyükmüş,
Herkesi görürmüş baktığı anda.

Demiş: "Bugün bir sınav yapacağım,
Sonunda mükafat ve ceza vardır.
Yalancıyı bu yurttan atacağım,
Bizden göreceği sade zarardır."

Doğru sözlü olan ödül alacak,
En güzel şeyler de onundur artık.
Çevresi hizmetçilerle dolacak,
Yalan yok sözümüz kanundur artık."
Böylece söylemiş deve kuralı,
Bütün hayvanlar kabul etmiş bunu.
Hepsi bekliyormuş o zor suali,
Neymiş acaba bu zor olan soru?

Deve şöyle ortaya çıkmış ve de,
İşaret etmiş uzun gölgesini.
Demiş: "Ne görüyorsunuz gölgemde,
Söyleyin doğrusunu, eğrisini?"

Dalkavuklar başlamış konuşmaya,
Demişler: "Ah ne eğrisi efendim.
Bakın ne kadar düzgün olduğuna,
Cetvelle ölçülür bu santim santim."

Ama doğrular gerçeği söylemiş:
"Eğri büğrü bir şekildir gölgeniz."
Diyerek hepsi de boynunu eğmiş,
"Doğru budur ceza verseniz de siz."

Deve dönmüş dalkavuklara ve de,
Demiş: "Hepiniz bu vatandan gidin,
Görünmeyin bir daha bu ülkede,
Kalbinizde doğruluk yoktur sizin!"

Dalkavuklardan biri öne çıkmış,
Demiş ki: "Ey kralımız suçumuz ne?”
Deve ona dönüp sertçe bir bakmış,
Üç cümleyle nokta koymuş sözüne.

Demiş: "Bire ahmak, suçunuz yalan,
Sahte bir söz kalpte değer bulur mu?
Vücudunda birçok eğrisi olan,
Birinin gölgesi doğru olur mu?"


Mehmet ERDOĞAN




Bu masal 1153 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 14 02 2006 / Son Yayın Tarihi : 21 02 2006

MERKEP İLE DEVE


Bir merkeple bir deve, yürür giderken yolda,
Ayrılıp kafileden, kalırlar tam başıboş.
Sahralara çöllere düşüp de en sonunda
Bir otlak bulurlar ki yeşil, sulu ve pek hoş.
Keyiflice yer içer, safalıkla geçerler.
Miskin merkep otlakta, bularak kıvamını,
Yükseklerde âşıkça şöyle anırayım, der.
Geldi ya zevke, artık, tutabilsen tut onu.

Der ki deve, korkarak: "Aman kardeş, dur hele,
Değildir şarkıcılık taslamanın zamanı.
Türküler söyleyerek verirsin bizi ele,
Bakarsın buralardan bir geçen olur hani."
"Hay korkak kardeşim!" der, kendinden geçmiş hayvan,
"Âşık hâlini bilmez, anlamazsın hiç aşktan.
Şu anda derya gibi yüreğimdir tutuşan,
Coşkuluyum ki sorma, aşkım taştı kabından.

İrademin dizgini, kaçıp gitti elimden,
Başımdan uçtu artık, korkup ürkme belâsı."
Bir çığlık koyverir, çirkin sesiyle en son,
Yeri göğü inletir, merkebin bed sedası.

Yol yakınmış ve oradan geçiyormuş bir kervan.
Bu bed sesi duyar biri aralarından
"Burda köy varmış." derler, giderler yanlarına,
Ve merkeple devenin okurlar canlarına.
Tutup katar ederler, yük yükleyip giderler. Deve:
"Ey kardeş, sana ben demedim miydi?" der,
"Çekmedim miydi ben, bu sıkıntının gamını?
Ver verebilirsen bu sorunun cevabını.
Ne hâl kalacak bizde, bundan sonra, ne derman,
Bol bol yük taşıyarak, olacağız perişan!"

Bir süre sonra merkep, düşünür, ölçer biçer
Kurtulmak için yükten, kendince bir yol seçer.
Yürürken ağır aksak, vurur taşa ayağı,
Üç ayakla kalışı, yarar işe bayağı.
Aksayan ayağında dolaştıkça acılar,
Merkebin durumunu görürler kervancılar.

Taşıdığı yükleri az görerek devenin,
Derler ki: "Deveye, merkebi de yükleyin!"
Garip deve merkebin hilesini anlar ya,
Katlanarak yine de, bilmez görünür güya.

Çıkar kervanın yolu, sarp ve büyük bir dağa,
Bakar zavallı deve bir sola, bir de sağa.
Acayip uçurummuş koca dağın bir yanı,
Gören, yerin dibini buldum sanırmış hani.
O anda el sallayıp ayağını vurarak
Deve dans etmek ister, olup birden şen şakrak.
Demiş merkep telâşla: "Hay can dostu, neylersin?"
Deve gayet rahatça: "Ey kaltaban ne dersin?
O hoş nağmeli sesin, kulağımda kalmıştı.
Gönül açıcı hâli, beni benden almıştı.
Sarp dağın tepesine şimdi birden çıkınca,
Gözeterek etrafı, şu âleme bakınca,
Tazelenip o hâller, gönlüm coştu apansız,
Zıplayıp dans edesim geldi böyle zamansız."
Merkep: "Hay can dostu, burası değil tekin!"
Deve: "Coşup şarkılar söylemeseydin demin,
Ben de şimdi burada, dans edip oynamazdım.
Ve derya gibi böyle, ciğerden kaynamazdım."
Diyerek, birdenbire, başlar da oynamaya
Fırlar merkep, devenin üzerinden havaya.
Zavallı merkep azap ve inleyişle der ki:
"Ben şarkıyı vakitsiz söyledim belki,
Ama sen de çok tuhaf oyun oynadın bana."

Bu gülünç hikâyeyi atmamalı yabana:
Demek ki, önemi çok, yerin ve de zamanın,
Faydası yok sonradan âh edip ağlamanın.
Ne olacak kaynasan, ille taşmak mı gerek?
Kapılıp boş hevese, haddi aşmak mı gerek?


A. Vahap AKBAŞ




Bu masal 1771 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 02 2006 / Son Yayın Tarihi : 13 02 2006

TİLKİ İLE KEKLİK


Dolaşırken tilki, bir keklik görür,
Geçip karşısına, öylece durur.
Başlar hayranlıkla kekliği seyre,
Tilkinin hâlini gören keklik de:
"Ne gördün ki böyle, ey can dostu sen,
Bana hayran hayran bakışın neden?"

"Ey güzeller şahı!" der kurnaz tilki,
"Benim sözlerime inanmazsın ki...
Güzel gözlerine yandım ki sorma,
Yaman bakışına kandım ki sorma!
Çok güzelsin, Hak nazardan saklasın.
Düşünüyorum da gözünü yumunca
Yine böyle güzel ve tatlı mısın?
Hani bir de öyle görünsen bana."

Keklik "N'olacak" der, gözünü yumar,
Tilkinin seyredeceğini umar.
Nicedir avını kollayan tilki
Hemen şahin gibi kapar kekliği.
Düşünen dertli kuş, der ki tilkiye:
"Ey bilgili avcı, kurnaz oyuncu!
Yüzlerce aferin, binlerce övgü...
Haberin olsun ki, şahlara lokma
Ve padişahlara yemeğim ama
Mevlâ'm sana kısmet etti bir kere.
Telâş ve acele etme boş yere,
Böyle bir nimete şükret evvelâ
Ondan sonra ye iştah ve huzurla."

Tilkiyi bu sözler epey etkiler,
"Evet, evet, doğru olan budur." der,
Ve şükretmek için ağzını açar
Açılan ağızdan, keklik pırr uçar.
Tilki bozularak "Bir ders olsun!" der,
Kurtulan keklik de "Bir ders olsun!" der,
"Uykusu gelmeden gözünü yumana!"

Gaflet bağlamasın gözünü sakın
Çünkü açıkgözler pusuda durur.
Çokları azıcık gaflet yüzünden
Nice acıların tutsağı olur.

A. Vahap AKBAŞ


Bu masal 1284 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 27 01 2006 / Son Yayın Tarihi : 04 02 2006

Yağmurlu Tavuk, Bakla ve Kavuk


Vaktiyle kötü sözlü bir adamcık yaşarmış,
Konuştuğunda bütün herkes buna şaşarmış.

Millet dalga geçtikçe tak etmiş ki canına,
Dayanamayıp varmış bir bilgenin yanına.

Anlatmış ahvâlini demiş çaresi nedir?
Bu kötü durum bana, alında bir lekedir.

Bilge demiş baklayı, koy dilinin altına,
O sana hatırlatır, hiç güvenme aklına!

Günler gelip geçtikçe, dili düzeliyormuş.
Bilge nereye varsa peşinden gidiyormuş.

Yine bir gün yürürken sicim gibi yağmurda,
Bir kız çıkıp balkona, bekleyin demiş burda.

İnsanlık adâbıdır, bir köşede beklemiş,
Islandıkça yağmurda içten içe kızarmış.

Derken yağmur kesilmiş, çıkıp kız gülümsemiş,
Çok teşekkür ederim gidebilirsiniz demiş.

Bilgede hâl kalmamış demiş ne ki hikmeti,
Bunca yağmur altında, çektirdin bu zahmeti?

Yanakları kızarıp, kız birazcık utanmış,
Şu iki beyit ile meseleyi anlatmış:

Siz buradan geçerken annem söyledi demiş
Sonra da hikâyeyi güzelce özetlemiş:

Sonra pişman olmazsın tepeli olur "tavuk"
Koyarken kuluçkaya eğer görürsen "kavuk"

Bilge çok sinirlenmiş, aklı ermemiş buna
La havle çekip önce, sonra dönmüş dostuna:

Senin sözlerinden, hak etti bu tatmayı
Sırası gelmiştir, ÇIKAR AĞZINDAN BAKLAYI!

Adam ya sabır demiş, sabrın sonu tatlıdır
Bunda da var bir hayır, belki çocuk haklıdır.

Bilge çok utanmış hatasını anlayınca
'Helâl be dostum!' demiş, cayma zorda kalınca!


Sedat Meydan


Bu masal 1292 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 01 2006 / Son Yayın Tarihi : 26 01 2006

ZÜMRÜDÜ ANKA MASALI


Bir varmış, bir yokmuş. Az gidilen uz gidilen dere tepe düz gidilen vadinin orta yerinde Oyma Pınar adı verilen bir köy varmış. Bu köyün halkı masallarda bile eşine zor rastlanır bir mutluluk içinde huzurlu mu huzurlu bir hayat sürerlermiş.
Bu köyde Satı teyze isminde bir teyze ve Koçak isminde bir de oğlu yaşarmış. Koçak bir gün akşam annesinden kendisine bir masal anlatmasını istemiş. Annesi de başlamış anlatmaya. Zümrüdüanka kuşundan, Sultan Elması'ndan ve başka dünyalardan haber vermiş. Tabiî bizim Koçak başlamış hayâl kurmaya. Zümrüdüanka kuşunu düşünmüş, Sultan Elması’nı düşünmüş. Bir gün ormana oduna gitmek için yola koyulmuş. Koyulmuş da, işte ne olmuşsa o zaman olmuş, Koçak bir de ne görsün... Bir kanadı garpta bir kanadı şarkta, rengi yemyeşil parlaklığı göz kamaştıran güzel mi güzel bir kuş görmüş. Önce korkmuş, sonra kuşun: "Korkma yaklaş!" demesiyle korkusu gitmiş ve yaklaşmış. Kuş:
- Ben Zümrüdüanka kuşuyum. Eğer Sultan Elması'na kavuşmak istiyorsan söylediklerimi yapmak zorundasın. Koçak hemen atılmış:
- Sultan Elması için elimden gelen her şeyi yaparım.
- O hâlde iki şişe şerbet ve bir de terimi silmek için yumuşak bir havlu al ve gel.
Koçak Zümrüdüanka kuşunun söylediklerini yerine getirmiş ve Zümrüdüanka kuşunun sırtına binerek gözlerini kapatmış.
Zümrüdüanka kuşu:
- Ben gözünü aç diyene kadar sakın gözünü açma. Yoksa ikimiz de yanarız, demiş ve birinci şişe şerbeti içmiş. Her kanat çırpışında bin yıllık yol almış ve üçüncü kanat çırpışından sonra bir yere konmuş. Neden sonra Koçak'a 'Gözlerini aç.' demiş. Koçak gözlerini açmış ki bir de ne görsün, dünyada görmediği ışıltılar, parıltılar... Hangi yana bakacağını şaşırmış. Zümrüdüanka kuşu Koçağı çağırmış ve 'Bak Koçak, şu karşıda görünen kapıdan içeri gireceksin ve doğruca yürüyeceksin. Önünde bir masanın üzeninde üç tane birbirinden parlak ve göz alıcı elmas göreceksin. Senin aradığın ve bildiğin Sultan Elması, elmasların ortasındakidir. Sakın unutma, sadece Sultan Elması'nı alacaksın. Diğer iki elmasa dokunmayacaksın.' diye tembih etmiş. İçeriye giren Koçak nefsine hakim olamamış. Sözünü unutarak diğer iki elması da almış ve gömleğinin içine saklamış. Geri dönüp Zümrüdüanka kuşunun yanına gelmiş. Zümrüdüanka kuşu son bir kere daha sormuş Koçak'a:
-Yalnız Sultan Elması'nı aldın değil mi?
- Evet, yalnız Sultan Elması'nı aldım.
Zümrüdüanka kuşu ikinci şişeyi de içmiş ve kanat çırpmış. Birinci ve ikinci kanat çırpışlarında biner yıllık yol almış, ama bir türlü üçüncü kanat çırpışını gerçekleştirememiş. Koçak'a tekrar sormuş:
- Yalnızca Sultan Elması’nı aldın değil mi?
Koçak yine:
- Evet yalnız Sultan Elması'nı aldım, yoksa bana güvenmiyor musun, demiş. Bu durumdan hiçbir şey anlamayan Zümrüdüanka kuşu gücünün son damlasına kadar gayret edip üçüncü çırpışı da gerçekleştirmiş ve Koçak'ın yaşadığı yere gelmişler. Gelmişler gelmesine ama Zümrüdüanka kuşunun da canı iyiden iyiye yanmış. Koçak inip de yürümeye başlayınca apansız gömleğine sakladığı diğer elmaslar düşüvermiş. Buna çok sinirlenen Zümrüdüanka kuşu, Koçak'a kanadıyla öyle bir darbe indirmiş ki indiriş o indiriş. Koçak'ın elinden düşen elmaslar bin parçaya bölünmüş. İş bu kadarla kalsa iyi üstüne üstlük Koçak'ın gözünün biri de kör olmuş ve böylece aç gözlülüğünün cezasını çekmiş. Masalımız da burada bitmiş. Gökten üç tane gül düşmüş... Birisi bu masalı uydurana, birisi bu masalı okuyanlara, diğeri de...
Neyse onu da siz hediye edin birilerine...
Bir dahaki masalımıza kadar çiçek gibi kalın gül tanelerim...

Güler BULUT


Bu masal 8791 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 09 01 2006 / Son Yayın Tarihi : 17 01 2006

TİLKİ İLE ÜZÜM


Bir gün asmada üzüm,
Salkım salkım sarkarmış.
Bir tilki süklüm püklüm,
Aç aç ona bakarmış.

Bir sıçramış üzüme,
Olmamış ve bir daha.
Gitmiş gayreti güme,
Erememiş salkıma.

Sonra son bir gayretle,
Bir daha zıplamış ya.
Bakmış dala hayretle,
Üzümü almak rüya.

Tilki bu altta kalmaz,
Kurnazlıkta birinci.
Demiş bu üzüm yenmez,
Biliyorum ekşiydi.

Mehmet ERDOĞAN



Bu masal 3258 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 31 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 08 01 2006

ENSESİ KALIN


Bir gün aslan kral bir haber salmış,
"Orman halkı toplansın, gelsin." demiş
Hayvanları bir heyecandır almış,
Ama kralın keyfi yerindeymiş.

Bütün hayvanlara bakmış ve sormuş,
"Buraya niçindir sizi çağırmam,
Bilen var mı?" deyip beklemiş, durmuş;
Ama hiçbirinde yokmuş tek kelam.

Aslan kral demiş: "Çağrı sebebim:
Bir yarışmadır, bir vücut ölçüsü.
Kimin boynu kalın bir öğrenelim,
Kimdir bu ormanın en güçlüsü?"

Tek tek ölçmüş hayvanların boynunu
Farklı farklı ölçülermiş her biri
Nihayet yanına çağırmış kurdu,
Bakmış onun boynu hepsinden iri.

Birinci olarak kurdu seçmişler,
Onu alkışlamış bütün hayvanlar.
Şerefine et yiyip, su içmişler,
Bu şenlikle neşelenmiş ormanlar.

Fakat aslan bu işi merak etmiş,
Demiş ki: "Toplanın bir sorum vardır?"
Bir sual aklına birden tak etmiş,
Bu işte gizemli bir durum vardır.

Sonra kurda dönmüş: "Bu kalın ense,
Nasıl oluşturdun söyle bu sırrı.
Bir hayvan günlerce et kemik yese,
Yine de oluşmaz bunun yarısı."

Kurt demiş: "Bu kolay bir soru bana,
Bir av bulsam mutlaka hemen kaparım.
İş buyurmam ben asla şuna buna,
Kendi işlerimi kendim yaparım."

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 1664 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 21 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 30 12 2005

SON SÖZ


Kaplanın biri bir meclise başkan seçilmiş,
Bütün hayvanlar sevinmişler bundan dolayı.
Huzur ve neşeyle etler yenmiş, su içilmiş,
Mutlu olmuş orman hayvanlarının alayı.

Ona demişler ki: "Makam sahibini buldu,
Güçlüsün, kuvvetlisin senden korkar hayvanlar.
Bundan böyle demektir akan sular duruldu,
Huzur içinde yaşayacaktır bütün canlar."

Kaplan elbette demiş: "Güçlü ve kuvvetliyim,
Ama sadece bu yetmez ki yönetmek için.
Biraz da gerekir, alçak gönüllülük, ilim,
Bütün bu hayvanların gönlüne girmek için."

Bazıları buna itiraz etmişler baştan,
Demişler: "Kuvvetle yönetmelisin meclisi.
Nice canlının kalbi daha katıdır taştan,
Senden daha gür çıkabilir ormanda sesi."

Olsun, demiş kaplan: "Ben tevazudan ayrılmam,
Önemli olan huzur ve mutluluk değil mi?
Ayrıca hiç kimsenin bedduasını almam,
Zaten zulmü sevmem kendimi bildim bileli."

Bunları söyledikten sonra başlamış görev,
Kaplan tatlı dili, güler yüzüyle nam salmış.
Parolası şuymuş: "Daima her canlıyı sev."
Bunun için bir süre sonra iltifat almış.

Ama o kötüler yok mu o kötüler hani,
Hiç durmadan kaplanı zorluyormuş kuvvete.
Diyormuş: "Kibar davranış küçültüyor seni,
Kur gücünle, kuvvetinle bizlerden bir çete.

Bak, nasıl korku salarız halk içinde bir gör,
Bizi görünce herkes kaçacak delik arar.
Etrafına bir de bizlerden kalın duvar ör,
O zaman korku herkesin paçasını sarar."

Kaplan demiş: "Böyle kaba kuvvete sebep ne?
Halk zaten tatlı dilin kıymetini biliyor.
Birkaç kişi kötü hareket ediyor diye,
Zorbalığa kalkmak bana anlamsız geliyor."

Kötüler demiş: "Sen de kendini tam yıpratır,
Tevazu etmekle şahsına zarar verirsin.
Yanlış hareketinin bir gün farkına varır,
Çaresiz yorgunluktan tükenir ve erirsin."

Kaplan demiş: "Şu sözümü asla unutmayın,
Kaba kuvvetle böyle kutsal bir yük taşınmaz.
Artık şu şom ağızlarınızı bir kapayın,
Son sözüm şudur: Tevazuyla kişi alçalmaz."

Mehmet Erdoğan


Bu masal 1227 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 20 12 2005

KULAK FARKI


Bir gün eşek kırlarda dolaşırken,

Bakmış bir küheylân uzakta gider.

İmrenir ona dört nala koşarken,

‘Ben de bunun gibi olabilsem.’ der.



Bunu düşünerek uzun bir zaman,

Dolaşır kırlarda, keyifle yürür.

Olmak ister şöyle birden kahraman,

Dört nala koşmalar gönlünü bürür.



Bir gün bu derdini anlatmak için,

Varır gider eşeklerin pîrine.

Yüreği yanarak hep için için,

Açıklar; isteği ve de derdi ne



Pîr eşek dinler onu uzun süre,

Sonra der: ‘Bizlerden küheylân olmaz!

Sen önce iyi bir eşek ol hele,

Sırtın o zaman asla yere gelmez!’



Ama bizim eşek pek inatçıdır,

Der: "Bir kez denemekte ne zarar var!"

Direnir fikrinde, söyler, anırır,

En son değişmeye çıkar bir karar.



Pekâlâ, der eşeklerin başkanı,

‘Söyle nasıl olacaksın küheylân?’

Eşeğin son sınırda heyecanı,

Uçacakmış gibi sevinir o an.



Der: "Pîrim küheylân bizlere benzer.

Yalnız bir farkımız kulağımızda.

Yakından incele, ölçüver ister,

Bizimki uzundur, onunki kısa.



Eğer ben de kulağımı kesersem,

Bir küheylân olur uçarım kırda.

Rüzgâr gibi, tayfun gibi esersem,

Mutluluk bulurum dağda, bayırda.



Tamam, der pîr eşek anlar inadı

Eder bizim eşeği kulağından

‘Bak şimdi hiçbir engelin kalmadı’

Sırtına vurup şöyle der ardından:



‘Haydi koş bakalım küheylân gibi,

Şahlan yürü, kırlar işte, dağ işte.

Bak kulakların da ona benzedi,

Rahvan yürü, tırısa kalk ve kişne.’



Bizim eşek koşar yürür, nafile,

Ya şahlanmak o da sonuçsuz kalır.

Sesi kişnemeye benzemez hiç de,

Bu sefer başkanı bir gülmek alır.



Gülerek der: ‘Ey dost, zorlanma boşa,

Bu uğraşlar olumlu sonuç bulmaz.

Kulağını kesmekle eşek asla,

Atların kralı küheylân olmaz.


Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 1707 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 12 2005 / Son Yayın Tarihi : 12 12 2005

KARGANIN ÖZENTİSİ


Bir gün şu bizim karga,
Özenmiş tavusluğa.
Gitmiş tavus kuşuna,
Anlatmış yana yana.
Demiş: "Sana benzemek,
İstiyorum ben renk renk,
Tüyünden birkaç tane,
Bu garibe versene!"
Tavus kuşu şaşırmış,
Kafasını kaşırmış.
Demiş: "Olmaz böyle şey,
Kendi olmalı her şey."
Olsun, demiş bay karga,
"Ben pek özendim sana."
"Bak kapkara bir şeyim,
İyi değil hiç rengim."
Dil dökmüş, pek yalvarmış,
Ondan epey tüy almış.
Takmış her bir yanına,
Göğsüne, kanadına…
Görenler önce şaşmış,
Bu ne göz, bu ne kaşmış.
Karga olmuş bir tavus,
Hayvanlar olmuş sus, pus.
Demişler: "Sen kralsın,
Emrini rüzgâr salsın.
Dört bir yöne duyursun,
Haşmetmeab buyursun.
Karga şişmiş, kabarmış,
Ruhunu gurur sarmış.
Demiş: "Elbet kralım,
Rakibim kim bakalım!"
Demişler: "Hâşâ yoktur,
Senden çirkini çoktur."
Öyledir, demiş karga:
"Şaşmamalı bu farka…"
Tam bu sıra bir yönden,
Rüzgâr çıkmış aniden.
Savurmuş ne var ne yok,
Kargayı da etmiş şok.
Tutmuş tüylerini ya,
Kâr etmemiş bu ona.
Tüyler uçmuş bir yöne,
Havada döne döne.
Kalmış kapkara hâlde,
Hayvanlar infialde.
Demişler: "Ey sahtekâr,
Bizi aldattın zinhar.
Yalanın çıktı işte,
Krallık kaldı düşte!"
Karga demiş: "Affedin,
Ruhum gerçekten ezgin.
Utanıyorum sizden,
İnanın hepinizden.
Hatamı tam anladım,
Ben kimim hatırladım.
Ben tavusa özendim,
Kendi kendimi yendim.
Kimse düşmesin böyle,
Gülünç ve komik hâle."
Hayvanlar affetmişler,
Kargayı ve demişler:
"Biz seni seviyoruz,
Seni dost biliyoruz.
Senin değil şu rengin,
Bize ulaşan sevgin."

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 2087 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 11 2005 / Son Yayın Tarihi : 03 12 2005

UYSAL KEDİ


Tekir kedi pek uysalmış,
Uysallıkta ödül almış.

Bu yüzden herkes onunla,
Dalga geçermiş oyunla.

Bazısı vurup kaçarmış,
Üstüne toprak saçarmış

Kimisi vurup başına
Ortak olurmuş aşına.

Oyuncak olmuş ellerde,
İsmiyse "uyuz" dillerde.

Bir gün köpek onu görmüş,
Yanına varıp yürümüş.

Ona vurmaya başlamış,
Lâf ile epey haşlamış.

Tekir kedi hep sabretmiş,
Aldırmadan çekip gitmiş.

Ama köpek bu, durur mu?
Isırmış sağını solunu

Kedi kaçmış, o yürümüş,
Gözünü öfke bürümüş.

En son kedi pek mecâlsiz
Köşeye sıkışmış hâlsiz

Köpek, “Fırsat budur.” demiş
Her yanını hep dişlemiş.

Kedi bakmış iş çetindir,
Köpek ise pek haindir.

Hem ısırıp sırıtıyor,
Zevk ile de kırıtıyor.

Kaçacak yer de hiç yokmuş,
Kedi artık yayda okmuş.

Köpek ise işkencede,
Bakmadan vurmuş yine de.

Kedi bir anda fırlamış,
Köpek havlamış hırlamış.

Kedi üstte o alttaymış,
Bir de ona lâflar saymış.

En son köpek kaçmış ordan,
Yara almış şurdan burdan

Kedi kazanmış savaşı,
Bunu duymuş bütün çarşı.

Merak ederek sormuşlar,
Etrafını hep sarmışlar.

Demişler bu nasıl oldu,
Olay nasıl vuku buldu.

Kedi anlatmış olayı,
Şaşmış çarşının alayı.

Biri demiş: "Sen uysaldın,
Nasıl vahşi şekil aldın?"

Kedi demiş: "Bu pek açık,
Ben uysalım değil kaçık."

Sıkışınca bir an gelir,
Kedi de arslan kesilir!

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 1551 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 18 11 2005 / Son Yayın Tarihi : 25 11 2005

AVA GİDEN


Bir zaman ormanda, bir aslan varmış.
Her gün mutlak, bir hayvanı avlarmış.

Bunu gören orman halkı demişler:
"Aslan kardeş bu nasıl av, ne işler?"

Aç olsan da tok olsan da avdasın,
Maşallah besili hem de tavdasın.

Fakat bu düşkünlük, bu av sevdası,
İyiye alâmet değil doğrusu.

Aslan demiş: "Ben böyleyim a dostlar,
Av ile semirdim, parladı postlar.

Avsız günüm, bana cidden zindandır.
Ne olacak, aldığım bir tek candır.”

Herkes kızgın, demiş zâlim aslana:
"Aslan, iyi sonuç vermez bu, sana."

Aslan, sırıtmış ve yürümüş gitmiş.
Bu kısa konuşma, burada bitmiş.
Yine günlerden bir gün, aslan avda…
Yine besili, hem vücudu tavda.

Yavaşça yaklaşmış, ala ceylâna.
Bakmış, kor gibi gözleriyle ona.

O sırada bir avcı da ordaymış.
Ceylanı vurmak için pusudaymış.

Tetiği çekmiş, ama karavana…
Bir ses duyulmuş o an yana yana.

Avcının kurşunu, ceylânı ıska,
Geçerek ulaşmış zâlim aslana.

Hayvanlar toplanmış, birden o yerde.
Şaşkınlık ve hayret varmış gözlerde.

O an, öne çıkmış ihtiyar kurt ve
Demiş: "Kader adâlet eder böyle.

Sanma zâlim, her gün yer ve tavlanır,
Bir gün gelir; ava giden avlanır."

Mehmet ERDOĞAN


Bu masal 1789 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 07 11 2005 / Son Yayın Tarihi : 17 11 2005

Üç Dükkan


Kaplumbağa, tilki, arslan,
Her biri dükkân açmışlar.
Birçok masraf nerden baksan,
Paraları hep saçmışlar.
Ama bunlar gerekliymiş,
Kime yeter, bir tek dükkân.
Bütün herkes varmış gelmiş,
Oradaymış bütün orman.

Onları tebrik etmişler,
Demişler: "Bereketli iş."
Her birini methetmişler,
Ve başlamış alış veriş.

Birinci gün hepsi dinçmiş,
Bol bol ticaret yapmışlar.
Yorgunluk onlara hiçmiş,
Paraları hep kapmışlar.
Ama diğer günler farklı,
Kaplumbağa pek tembelmiş.
Demiş: "Allah toplar halkı,
Oturmak ne de güzelmiş."

Ama bir tek dayanağı,
Dua imiş bay tembelin.
Yatıp uyurmuş bayağı,
Dermiş: "Rızka Allah kefilim."

Ama ne rızık gelirmiş,
Ne işe yarar müşteri.
Bir gün iflası belirmiş,
Olmayınca alın teri.

Tilki ise pek hamarat,
Hiç durmadan çalışırmış
Boş geçmezmiş bir tek saat,
İşi yoksa yük taşırmış.

Onun da duası eksik,
Hırsı ise bol bol varmış.
Ondan olmuş rızkı kesik,
Bereket hırstan kaçarmış.

Bir gün o da iflas etmiş,
Duayı unuttuğundan.
Dükkânını kilitlemiş,
Hırsı rehber tuttuğundan.

Ama aslan pek akıllı
Davranışları pek hoşmuş
Hem çalışkan, hem dualı
Karizmatik bir tip imiş.

Ne tembellik göstererek,
Şöyle yan gelip yatmış.
Ne de hırsa tam düşerek,
Madde batağında batmış.

Normal imiş her bir şeyi
Aşırıya hiç düşmemiş.
Kesmemiş dua etmeyi,
Çalışmaya hiç küsmemiş.

Onun için zengin olmuş
İflas ona uğrar mı hiç
Ömür boyu sıhhat bulmuş
Kalmış ruhu, bedeni dinç.

Mehmet Erdoğan


Bu masal 1551 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 29 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 06 11 2005

YAĞMURLU TAVUK, BAKLA VE KAVUK


Vaktiyle kötü sözlü bir adamcık yaşarmış,
Konuştuğunda bütün herkes buna şaşarmış.

Millet dalga geçtikçe tak etmiş ki canına,
Dayanamayıp varmış bir bilgenin yanına.

Anlatmış ahvâlini demiş çaresi nedir?
Bu kötü durum bana, alında bir lekedir.

Bilge demiş baklayı, koy dilinin altına,
O sana hatırlatır, hiç güvenme aklına!

Günler gelip geçtikçe, dili düzeliyormuş.
Bilge nereye varsa peşinden gidiyormuş.

Yine bir gün yürürken sicim gibi yağmurda,
Bir kız çıkıp balkona, bekleyin demiş burda.

İnsanlık adâbıdır, bir köşede beklemiş,
Islandıkça yağmurda içten içe kızarmış.

Derken yağmur kesilmiş, çıkıp kız gülümsemiş,
Çok teşekkür ederim gidebilirsiniz demiş.

Bilgede hâl kalmamış demiş ne ki hikmeti,
Bunca yağmur altında, çektirdin bu zahmeti?

Yanakları kızarıp, kız birazcık utanmış,
Şu iki beyit ile meseleyi anlatmış:

Siz buradan geçerken annem söyledi demiş
Sonra da hikâyeyi güzelce özetlemiş:

Sonra pişman olmazsın tepeli olur "tavuk"
Koyarken kuluçkaya eğer görürsen "kavuk"

Bilge çok sinirlenmiş, aklı ermemiş buna
La havle çekip önce, sonra dönmüş dostuna:

Senin sözlerinden, hak etti bu tatmayı
Sırası gelmiştir, ÇIKAR AĞZINDAN BAKLAYI!

Adam ya sabır demiş, sabrın sonu tatlıdır
Bunda da var bir hayır, belki çocuk haklıdır.

Bilge çok utanmış hatasını anlayınca
'Helâl be dostum!' demiş, cayma zorda kalınca!


Bu masal 1337 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 20 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 28 10 2005

TÜCCARIN OĞULLARI


Tüccarın küçük oğlu, öküzleri arabaya koştu.

Ticaret yapmak üzere yola koyuldu.

Gece gündüz demedi yol aldı.

Az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti.

Altı ay kış bir de güz gitti.

Öküzler çok yorulmuşlardı. Şetrebe hastalanmıştı. Yola devam edecek gücü kalmamıştı.

Adam, Şetrebe'yi bir arkadaşına teslim etti. Arabaya başka bir hayvan bağladı.

- Şetrebe iyileşince bize yetişirsiniz, diyerek yola devam etti.

Yine az gitti uz gitti.

Lale sümbül biçti. Soğuk sular içti.

Çok dağlar aştı, çok ovalar dolaştı.

Köyden köye ulaştı.

Diğer öküzü de hastalandı. Metrebe de güçsüz düşmüştü.

Adam, onu da yolda bıraktı. İyileşince yetişir, diyerek tekrar yola düştü.

Bu arada Şetrebe henüz iyileşmemişti. Yanına bıraktığı arkadaşı da sabırsızlanmıştı.

"Öküz öldü derim" diyerek Şetrebe'yi yalnız başına bırakıp ayrılmıştı yanından.

Çok geçmeden Şetrebe iyileşmişti. Kırlara, çimenliklere yayılmaya gitmişti.

Şetrebe'nin kayfi yerindeydi. O bahçe senin bu bu tarla benim geziyordu.

Yemyeşil çimenlerde yayılmaktan çok semirmişti.

Öyle bir duruma gelmişti ki, görenler tanıyamazdı.

Şetrebe'nin yaşadığı orman yemyeşildi. Çeşit çeşit ağaçlar yükselirdi. Bitişiğinde gür otların fışkırdığı çayırlık uzuyordu. Şetrebe, burada karnını doyurdu. Buz gibi pınardan su içti. Keyif içinde gezinirken bağırmaya başladı.

Böğürtüsü dört bir yana ulaştı.

Ormanda hayvanların kralı Arslan'a kadar gitti sesi.

Arslan bu sesi daha önce hiç duymamıştı.

Korktu, tir tir titremeye başladı.

Fakat kimseye belli etmedi korkusunu.

Herkes onu korkusuz sanıyordu. Ormanın hakimiydi. Hiçbir şeyden korkmazdı. Fakat bu duyduğu ses garip bir şeydi.

Arslan, ormanın yüksek bir yerinde oturmaktaydı. Sarayı buradaydı. Çevreyi rahatlıkla görebiliyordu.

Saraya yakın bir yerde iki çakal yaşardı. Zeki mi zekiydi bu çakallar.

Saraya yakın olmalarına rağmen, öyle olur olmaz zamanlarda Arslan'ın yanına gidemezlerdi.

Birinin adı Kelile, diğerinin adı Dimne'ydi.

Dimne, bulunduğu yerden Arslan'ın korktuğunu gördü, durumu arkadaşı Kelile'ye duyurdu.

Kelile:

- Bizim üzerimize görev değil, dedi. Kralımızın nasıl bir durumda olduğundan bize ne. Onun emirlerine uymakla yükümlüyüz. Gerisi bizi ilgilendirmez.

Dimne:

- Haklısın, dedi Kelile'ye.

Kelile:

- Öyle olur olmaz işlere burnumuzu sokmamalıyız, diyerek sürdürdü konuşmasını. Bu konuda bir hikaye biliyorum, dedi.

Dimne, merak etti:

- Anlatır mısın? diye sordu Kelile'ye.

- Tabi, niye olmasın, dedi Kelile.

Ve anlatmaya başladı.

Hikaye, burnunu her işe sokan bir maymun hakkındaydı.


Bu masal 1254 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 09 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 17 10 2005

İKİ ARKADAŞ


Vaktiyle ülkelerden birinde Salim ve Ganim adında iki arkadaş yaşardı. Bir gün birlikte geziye çıktılar.

Az gittiler uz gittiler.

Dere tepe düz gittiler.

Gide gide bir çöle vardılar. Geniş, engin bir çöldü burası. Aç kaldılar susuz kaldılar. Güç bela çölü geçtiler.

Tekrar düştüler yola.

Sonunda yüce bir dağa ulaştılar. Eteğinde büyük bir havuz vardı.

Çevresi, rengarenk çiçeklerle donanmıştı. Ağaçlar yeşilliklerini havuza taşırmışlardı. Cennet gibiydi sanki.

İki arkadaş nasıl da yorulmuşlardı.

Havuzda bir süre dinlenmek istediler.
Kenara oturdular. Yanlarında getirdikleri azıktan biraz yediler. Havuzun suyu oldukça serindi. Ellerini yüzlerini yıkadılar.

Çevreyi seyrederken gözlerine bir şey ilişti. Gidip baktılar. Mermer bir levha. Üzerine ilginç bir yazı.

Okudular. Çok şaşırdılar.

Şöyle diyordu yazıda:

"Ey yolcu! Bir yolculuğa çıkmak ister misin? Sonuçta seni sonsuz bir mutluluk bekliyor. Atılmak istersen eğer bu maceraya, önce havuzu, yüzerek karşıya geç. Orada taştan bir arslan heykeli göreceksin.

Şayet onu omuzlayıp bir çırpıda şu dağa çıkarabilirsen, sınırsız bir mutluluğa erişeceksin.

Fakat çıkacağın yol çok sıkıntılıdır, yorucudur. Yokuş diktir. Yolda ayağına dikenler batacak, çalılar takılacak. Yırtıcı hayvanlarla karşılaşacaksın. Onlardan kurtulmak güçtür. Bütün bunları yenersen, sonuçta mutlu olacaksın"

İki arkadaş donup kaldılar.

Bir süre sessizce durdular. Sessizliği önce Salim bozdu:

- Ben , dedi, böyle sonu belirsiz bir maceraya atılmam.

Ganim itiraz etti:

- Zahmetsiz bir şeye ulaşılmaz. Sıkıntı çekmeden insan mutlu olamaz.

Salim, düşüncesinde kararlıydı:

- Hayır, dedi, ben onca tehlikeyi göze alamam.

Ganim:

- Sen kabul etmezsen etme, dedi, ben şansımı deneyeceğim.

Salim korkmuştu.

Arkadaşına acıyordu.

- Bari, dedi, senin karşılaşacağın tehlikeleri görmeyeyim.

Ve uzaklaştı oradan.

Ganim, korkusuzdu. Fakat, yine de bir ürperti duymuyor değildi yüreğinde.

Bildiği bütün duaları birer birer okuyarak atladı havuza.

Yüzmeye başladı. Gittikçe güçten düşüyordu. Güç bela karşıya ulaşabildi.
Havuzun diğer ucuna varınca derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı. Bir süre dinlendi, soluklandı. Çevreyi seyretmeye başladı.

Taştan yapılmış arslan heykeli karşısındaydı. Kuşkulu kuşkulu yaklaştı. Gücünü toplayıp heykeli sırtladı.

Yine, okuyarak bildiği bütün duaları, dağa yükselen dik yokuşa doğru yürümeye başladı. Yokuş soluğunu kesiyordu. Oldukça dikti.

Omzundaki heykelse sanki gittikçe ağırlaşıyordu. Nefes nefese kalmıştı. Durup dinlenmek istedi. Yokuşta durmanın tehlikeli olacağını düşünüp vazgeçti. Anasından emdiği süt burnundan gelmişti.

Sonunda dağın doruğuna varmıştı.

Oflaya puflaya heykeli taşıdı doruğa.
Yere koyar koymaz arslan dile gelip kükredi.

Öyle bir kükreyişti ki bu, dört bir yana korkunç bir gürültü halinde yayıldı.

Dağın arkasında büyük şehirler vardı.

Arslanın kükreyişi kantlere kadar ulaştı.
Sesi duyan bir gurup insan Ganim 'in bulunduğu yere doğru geliyordu.

Ganim şaşkınlık içindeydi. Bir arslana; bir de üzerine doğru gelen kalabalığa bakıyordu. Hiç bir şey anlamadı.
Kalabalıktan çok korkmuştu.

"Aman Allahım, nedir bu başıma gelenler?" diye söylenmeye başladı.

Kalabalık gittikçe yaklaşıyordu. Ganim 'deki gerilim son sınıra ulaşmıştı.

Fakat korkusu boşunaydı. Topluluktan birkaç kişi öne çıktı.

Ellerinde süslü padişah giysileri vardı. Sessizce yaklaştılar.

Kaftan'ı Ganim 'e giydirdiler. Başına büyük bir kavuk oturttular.

Güzel bir Küheylan'a bindirdiler ve şehre doğru yola koyuldular.
Ganim, şimdi çok sevinçliydi.

"Başıma devlet kuşu kondu galiba" diyordu.

Yine de hayretler içindeydi. Kalabalıktan birisine sordu.

- O gördüğünüz arslan ve havuz tılsımlı şeylerdir, cevabını aldı.

Bir başkası:

- Bizim padişahımız ölünce, dağdan arslanın kükremesini bekleriz. Arslan kükreyince yeni hükümdarımızın geldiğini anlarız, dedi.

KELİLE VE DİMNE'DEN ALINMIŞTIR.


Bu masal 861 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 01 10 2005 / Son Yayın Tarihi : 08 10 2005

YÜREK AVCISI


Ölüm kusan tüfeğini kaptığı gibi palabıyık,
Doğru karşı köyün kayalıklarına yollandı.
Avcılıkta ondan iyisi yoktu
Yayılmıştı namı dokuz köye
Ayı, kurt, tilki, tavşan
Ne görürse tek atışta devirirdi,

Ve avlandıkça nasır bağlardı yüreği
Vurduğum candır,
Allah’ın yarattıklarındandır,
Kimi annedir, kimi yavrudur, demeden
Devirirdi güzelim bedenleri

Sonra koşarak varırdı yanına yaralının
Bir çift çaresiz bakıştan hiç etkilenmeden…
Atardı sırtına koca gövdeyi,
Tutardı köyün yolunu
Kim bilir kaç yavruyu annesiz,
Kaç anneyi yavrusuz bırakmıştı palabıyık!

Palabıyık, palabıyık!
Hangi illetten bulaştı yüreğine, bu kadar acımasızlık?
Hangi gece kararttı merhamet kandilini.

Şimdi de karşı köyün kayalıklarına dadandı palabıyık
Ne ister ki bilmem sevimli güvercinlerden,

Kayalıklara yaklaştığında saklandı çalılığın arkasına,
Kovuklarda gölgelenen güvercinleri sinsice gözetledi.
Sonra, koyu gölgelikteki kümeyi kestirdi gözüne
Bastı tetiğe, kıyameti hatırlatan bir gürültü koptu kayalıklardan,
Saçmalar birer ölüm zakkumu gibi fırladı namludan
Bu sinsi tuzaktan kurtulmak kimin haddine!
Güvercinlerden birkaçı nazenin kanatlarını daha kımıldatmadan
Buldu narin bedenlerini yumru demircikler

Yara almayan birçok güvercin havalanıp uzaklaştı kayalıklardan
Kader bu ya, çifte yavrusu yumurtadan daha yeni çıkmış,
Alaca güvercin de kanadından yara aldı, oracığa uzanıverdi.
Ak güvercin baktı, biricik dostu kıvranıyor yerde
Yüreği uçmaya, uçup da kurtulmaya elvermedi
Yaralı dostunun yanında kalakaldı
Vücudu sapasağlam, ama ah yüreği yaralı...

Palabıyık koşarak geldi, bir bir topladı, vurduklarını
Sıra alaca yaralıyla, ak sağlama gelmişti
Önce alaca yaralıyı yerden aldı ve baktı ki
Hayret ki hayret! Ak güvercin, yaralı da değil,
Duruyor öylece ayakta, ne uçuyor, ne çırpınıyor,
Öylece palabıyığa dikmiş gözlerini mahzunca…

Neden uçup gitmiyordu, bir türlü anlayamadı.
O an aklı başından gitti palabıyığın
Allah’ım, hayatımda böyle bir şey görmedim, dedi
Ve ak güvercini alıp götürmeye elvermedi yüreği
Hayret yüreği kaskatıydı ama bu sefer biraz yumuşamış mıydı?
Yoksa bileğinin maharetiyle vurmadığını almak mı istemiyordu?
Ak güvercini kayalıklardan aşağı fırlattı, uçup gitsin diye
Güvercin kanatlandı, havada bir iki tur attı, sonra
Kendisini seyreden palanın koluna gelip kondu tekrar,
Olamazdı bu, hiç olamazdı.
Bir güvercin kendi isteğiyle ölüme gülemezdi!
Ben varayım yanına o uçmasındı
Ben fırlatayım uçup kurtulsun diye, o tekrar geri dönsündü
Bu asla olamazdı!
Diye geçirdi içinden bizim pala.

Ak güvercin, palanın elindeki yaralı dostunu
Başıyla, kanatlarıyla okşamaya, ona bağlılığını göstermeye başladı o an
Palabıyık daha da şaşırdı olan bitene
Bir şey yapamadı orada öylece kalakaldı dakikalarca
Sonra oturdu olanları düşünmeye başladı

Ve o sırada yakınından birtakım seslerin geldiğini fark etti.
İyice dikkat etti, yavru güvercin sesiydi
Alaca güvercini aldığı yerin yakınında
Kayalığın kovuğundan geliyordu yavru sesleri
Eğildi baktı iki yavrucuk yuvada cıvıldaşıp duruyordu,
Çok şey söylemek isteyip de hiçbir şey söyleyemedikleri,
O mazlum duruşlarından anlaşılıyordu.
Palabıyık bir şeyler anladı sanıyorum,
Taştan farksızdı belki yüreği; ama hep böyle kalacak değildi ya
Taş da yeri geldiğinde erimez miydi,
Eriyip bir merhamet anıtı kesilmez miydi:

O an elindeki yaralı alacayı yavruların yanına bıraktı,
Zavallı hemencecik uzattı başını görünce yavrularını
Güvercince bir okşama, bir sevinç, bir cıvıldaşma…

Palabıyık o an kendi ailesini, çocuklarını düşündü,
Öksüzlüğün ve yetimliğin yüreklerde bıraktığı derin izi hatırladı,
Dağılmış bir yuvanın hazin manzarasını hatırladı,
Yok yere bir canlıya kıymanın faturasını hatırladı…

Bereket ölümcül bir yara değildi alacanınki
Pala, kendini kınamaya başladı:
Sahi, ben ne yapıyorum!
Yıllardır anneleri yavrusuz, yavruları annesiz bırakıyorum
Hayvan da olsa, nice hayatın dengesini alt üst ediyorum.
Hele ki bugüne kadar avladığım onca zavallı hayvanın ilenciyle
Düşüp bir çukura geberip gitmemişim,
Tövbe olsun bundan sonra, avcılığa elveda!

Kaptığı gibi tüfeğini namlusundan
Kayalıklara vura vura paramparça etti bu ölüm makinasını
Ve belindeki mermi kuşağını da söküp aldı,
Aşağıdaki derin ırmağın sularına fırlatıverdi.
Sonra alacanın yaralı kanadını bir güzel sardı,
Bıraktı yavrularının yanına.

Hayatının dersini vermişti palaya, ak güvercin.

Aldı eline pişmanlık gözyaşları eşliğinde
Tatlı öpücükler kondurarak
Ak güvercini de yaralı alacanın yanına bıraktı,
Sonra oradan gerisin geri uzaklaştı

Aradan birkaç gün geçmişti
Palabıyık, kayalıklara geliyordu zaman zaman,
Bu sefer tüfeksiz, hışımsız, kinsiz
Ve avucunda ölüm kusan mermiler yerine yemler…
Hem de yaralının yarasına bakıyordu
Yaptığı büyük hatayı tamire uğraşıyordu
Görenler şaşırıp kalıyordu
Palanın son günlerdeki haline

Bilmiyorlardı ki beyaz bir güvercinin
Onu ta yüreğinden avladığını!
Avcılık denen vahşice zevkin,
Merhamet meltemiyle kökünü kuruttuğunu

M.Said TÜRKOĞLU


Bu masal 802 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 22 09 2005 / Son Yayın Tarihi : 30 09 2005

YUNUS DEDE'NİN HEYBESİ


Ülkelerden bir ülkede Yunus Dede diye gül yüzlü, gül yürekli bir ihtiyar yaşarmış. İnsanlara yardım etmeye üşenmez, iyilikten başka bir şey düşünmezmiş. Bir gün bakmış ki şehir halkı yavaş yavaş kötülüklere yöneliyor. Şunlara güzel bir ders vereyim, demiş. Eline bir değnek, sırtına bir heybe alıp çıkmış sokağa. Bir yandan yürüyor, yürürken de sesinin çıktığı kadar bağırıyormuş:
- İyilikler alırım, kötülükler satarım! Çerçi geldi, çerçii!
Onu bu hâlde gören halk, şaşırmış. Merak edip sormuşlar:
-Bu ne hal Yunus Dede? Çerçilik de nereden çıktı? Hem böyle çerçilik olur mu hiç? Kimse sana kendi iyiliğini satmaz, kimse de senin kötülüğünü almaz.
Yunus Dede heybesini düzeltmeye çalışarak dertli dertli cevap vermiş:
- Sormayın dostlar! Benim derdim bu heybeyle. Bu heybenin arka gözüne yaptığım iyilikleri, ön gözüne de kötülükleri koyuyorum. Kötülükler arttıkça belim bükülüyor, bastonsuz yürüyemiyorum. Onun için kötülükleri satıp iyilikler almak istiyorum...
Şehir halkı Yunus Dede’nin hâline acıyıp ona akıl vermeye çalışmışlar:
- Yahu Dede, bundan kolay ne var! Madem ki bütün sıkıntın heybenin ön gözüyle, sen de onun yerini değiştiriver!
Yunus Dede acı acı gülümsemiş:
-Onu ben de denedim dostlar! O zaman daha kötü oluyor hâlim. Heybenin ön gözündeki iyiliklere aldanıp daha çok kötülük yapıyorum. Bu sefer heybenin arka gözündeki yük o kadar çoğalıyor ki, belim arkaya doğru bükülüyor. Bu sefer geri geri gitmek zorunda kalıyorum. Hem siz boş verin beni de kendi heybenizin gözlerine dikkat edin!
Halk alay edercesine:
-Sen hayâl görüyorsun herhalde Yunus Dede. Bizim sırtımızda seninki gibi heybe falan yok, demişler.
Yunus Dede biraz düşündükten sonra:
-Dostlar, demiş. Benimki gibi görünmese de aslında herkesin bir heybesi vardır. Siz yine de dikkatli olun!
Halkın bir kısmı:
-Yunus Dede hiç de boş konuşmuyor, sakın sağımızdaki ve solumuzdaki meleklerden bahsediyor olmasın, deyip kendi davranışlarını gözden geçirmişler.
Halkın diğer bir kısmı da:
-Vah vah! Zavallı Yunus Dede hem sağlığını hem de aklını kaybetmiş galiba, deyip eski yaşantılarına devam etmişler.
İnsanların kimisi derin derin düşünedursun, kimisi de boş boş konuşadursun Yunus Dede devam etmiş yoluna:
- Çerçi geldi, çerçii! İyilikler alırım, kötülükler satarım! Çerçi geldi, çerçii! Herkes heybesine dikkat etsin!

Bestami Yazgan


Bu masal 717 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 09 2005 / Son Yayın Tarihi : 20 09 2005

YILAN İLE ADAM


Eski zamanlarda bir beldede fakir bir adam varmış. O kadar fakirmiş ki, köyün çoban bile ondan zenginmiş. Adam bir gün dağda oduna giderken sıcaktan bunalmış vaziyette ağzını ayırmış sanki "Su! Su!" diye bağıran bir yılan görmüş. Adamcağız kendi kendine yılanı sulaması lazım geldiğini düşünmüş. Araya araya bir miktar su bularak yılanın üzerine dökmüş. Yılan da hakikaten susuzluktan yanmakta olduğundan adamın döktüğü suyu büyük bir zevkle yalamaya başlamış ve adamdan memnun olduğunu belirten bir tavırla oradan çekip gitmiş. Birkaç gün sonra, adam yine ormana gittiğinde yılanı görmüş, yılan da adamı görünce boynunu bir tarafa kıvırarak

-Ne yapayım ben? der gibi çekip gitmiş...

Fakat adam dağdaki işini bitirip de evine dönerken yine yılanla karşılaşmış. Fakat bu sefer yılanın ağzında bir altın varmış, adamı görünce oraya adamın geçeceği yola bırakıp çekip gitmiş. Adam da altını alarak eve gelmiş. ikinci gün yılandan memnun olduğu için sevinçle bir kaba süt doldurarak yılanı gördüğü yere varmış ki yılan yine ağzında bir altınla adamı bekliyor. Adam sütü bir yere bırakmış yılan da hemen ağzındakini bırakarak süte koşmuş. Adam da altını alarak geri dönmüş ve arkadaşlık başlamış. Yani adamdan süt, yılandan altın... Derken adam zengin olup hacca gitmeye karar vermiş., oğluna da meseleyi uzun uzun anlatarak her gün bir şişe süt götürüp altını almasını söylemiş. Adam hacca gittikten sonra çocuk bir gün sütü götürmüş altını almış, ikinci gün, ben demiş her gün süt götüreceğime yılanı takip eder altının yerini öğrenir onu öldürürüm . Ondan sonra da altınların tamamını alır yılana süt getirmekten kurtulurum, demiş.Hakikaten ikinci gün sütü getirip altını aldıktan sonra , gitmeyip yılanı beklemiş. Yılan tam deliğine başını sokmuş, kuyuğunu da çekeceği zaman çocuk elindeki balta ile yılanın kuyruğunu kesmiş. Fakat yılan can havliyle çıkarak çocuğu sokup öldürmüş ve deliğine geri girmiş ama ölmemiş. Adam hacdan gelip durumu öğrenmiş ama yine de yılana minnettar olduğu için süt götürmeyi ihmal etmemiş. Bir gün sütü götürdüğünde yılana:

-Kabahat bizim çocukta, ben sana süt getirmeye devam edeyim, sen de bana altın getirmeye devam et! dediğinde yılan getirilen sütü içip lisanı hal ile şöyle demiş:

-Arkadaş, bu zamana kadar böyle devam ettik. Fakat bende kuyruk , sende de çocuk acısı olduğu müddetçe biz dost olamayız. en iyisi sen de ben de rızkımızı başka yerlerde arayalım , deyip çekip gitmiş. İşte meşhur darb-ı mesel böyle vuku bulmuş.

Hulusi Mutlu Ertan



Bu masal 687 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 04 09 2005 / Son Yayın Tarihi : 12 09 2005

ALTIN NEREDEYMİŞ?


Evvel zamanlarda bir çiftçi varmış. O çoğu zaman tarlasında çalışırarak ailesine bakarmış. Onun üç oğlu ise çok tembelermiş. Bir gün bu çiftçi hastalanarak ölmüş. Babalarının ölümünden sonra, kardeşler çiftçiliği becerememişer ve gitgide fakirleşmişler.
Çifçinin iyi dostu olan komşuları onların bu halini görüp onların evine gelmiş. Ve onlara şöyle demiş:
-Niye bu haldesiniz? Yoksa babanızın altınlarını harcayıp bitirdiniz mi? diye sormuş.
-Ne altın mı? Babam bize altını olduğunu söylememişti!
-Demek size altınlardan bahstemedi! Son gunlerinde çok hastaydı zaten. Unutmuş demek ki! Bana tarlalarından birine altın sakladığından bahsetmişti. Tarlalarınızı iyice kazarsanız, altını bulursunuz, deyip gitmiş. Ve hemen tarlalarını kazmaya başlamışlar, ama atını bulamamışlar. Sonunda altınlardan ümitlerini keserek komşularının evine gitmişler:
-Tarlaların her karışını kazdık, fakat altın maltın bulamadık. Ya sen ya da babam bizi kandırdı, demişler.
Komşuları:
-Acele işe şeytan karışır, çocuklar. Tabii ki, toprağı sulamazsanız toprak yumuşamaz ve derin kazamazsınız. Altını da bulamazsınız. Babanız bana yalan söylecek bir adam değildir. Ama siz de haftalardan beri kazıyorsunuz, çok yoruldunuz. Hem kazmaya devam ederseniz, ekim işleri geç kalır tarlayı da ekemezsiniz. En iyisi siz şimdilik kazmaya ara verip tarlalarınızı ekin. Daha sonra da bol bol sulayın. Ekini biçtikten sonra toprak kuru olursa hiç kazamazsınız. O altını daha derinlere gömmüştür. Gençler de çaresiz komşularının dediklerini yapmaya karar vermişler.
Onlar da komşunun söylediklerini yapmışlar tarlaya güzelce ekin ekip hasat zamanı gelince de biçmişler. Toprak iyi kazılıp iyi sulandığı için çok mahsül vermiş. Mahsülü satınca iyi para kazanmışlar. Ama bununla yetinmeyen bu üç kardeş tekrar altınları aramaya koyulmuş. Kazmaktan yorulan büyük kardeş:
-Eğer tarlaları ekmek için bu kadar çok kazsaydık, bugün buralarda altın aramak zorunda kalmazdık. Hiç olmazsa şu kazdığımız toprağa soğan ekelim de bunca emeklerimiz boşa gitmesin. Soğanları ekip sulamaya devam etmişler. Toprağa her attıları tohum yeşermiş iri soğan olmuş. Soğanları sata sata bitiremiyorlarmış. Bunlar böylece soğanlarla uğraşırlarken, bir gün komşuları gelmiş.
-Nasılsınız? Son zamanlarda bana da gelmez oldunuz. Her hâlde altını buldunuz artık, demiş.
-Altın bulamadık. Ama şu soğanlar sayesinde altın bulmuş gibi olduk.
-Haklısınız. Gerçekten de babanızın hiç altını yoktu. O her zaman ekinen kazandığıyla geçiniyordu. Siz ise, babanız ölünce ekine bakmadınız. “Burada altın var.”demezsem sizi çalıştıramayacağımı iyi biliyordum. Artık altını nasıl elde etmeniz gerektiğini iyi biliyorsunuz, demiş.
-Doğru söylüyorsunuz! Bize verdiğin dersi asla unutmayacağız. Artık altını bulacağız. Ona teşekkür etmişler ve çalışarak yeni bir hayata başlamışlar.




Bu masal 741 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 27 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 03 09 2005

GÜLMEYİ UNUTAN ASLAN


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, seyreden, seyrân eden çokmuş; ama masal anlatan yokmuş. Akıllısı varmış, uslusu varmış ama bizden daha mutlusu yokmuş. Ne ise canım, hoppala hoptan, gayrı bahsetmeyelim yoktan, geçelim bu hikâyelerin hepsini toptan...
Bir varmış bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Bir zamanlar büyük bir ormanın içerisinde çok güçlü, kuvvetli bir aslan yaşarmış. Dille tarif edilmez ki edeyim. Şarkıyla söylenmez ki söyleyeyim. İyisi mi ben size bir masal anlatayım.
Bu bizim aslanın en büyük özelliği yüzünün hiç gülmemesiymiş. Bundan dolayı da hiçbir hayvan yanına yaklaşamaz, hiçbir çiçek onunla koklaşamazmış. Onunla karşılaşmamak için bütün hayvanlar fersah fersah kaçar, kazara karşılaşınca da köşe bucak saklanırlarmış. Bakmışlar bu böyle olmayacak. Ne hayvanlar rahat ediyor, ne de bizim aslan gülüyor. Hayvanlar toplanarak bu duruma çare aramaya koyulmuşlar. Günlerce, hatta aylarca kafa yormuşlar, ama kimse cesaret edip de aslanı güldürme işini üzerine almak istemiyormuş. Bir gün orman sakinlerini hayrete düşüren bir olay olmuş. Kendisinden hiç beklenmeyen bir tavırla Pamuk: “Ey ormanın kıymetli sakinleri!” demiş, “Liderimiz aslan son zamanlarda iyice somurtkanlaştı. Biliyorsunuz, onu bu hâle biz getirdik.” Pamuk bu yollu cümlelerle sözüne devam ederken tilki hemen ileriye atlayarak: 'Kedicik' demiş. “Ne söylemek istiyorsan hemen söyle bizim de kendimize göre işimiz gücümüz var. Ne diye lâfı ağzında geveleyip duruyorsun.” Bu beklenmedik tepki karşısında kaplan, kaşlarını çatmış ve tilkiye sert sert bakarak: “Aslanı bu hâle düşüren senin gibi sözünde durmayanlar değil mi tilki?” diye çıkışmış. Suçunu anlayan tilki hiçbir şey söyleyemeden, yaptığı hatayı anlayarak özür dilemiş. Bundan sonra kim konuşursa konuşsun kimsenin sözünü kesmemeye söz vermiş. Neden sonra kaplan, “Güzel ormanımızın kıymetli üyeleri!” diye seslenerek konuşmaya başlamış: “Değerli arkadaşlar, sizin de bildiğiniz gibi yapılan güzel işler kişinin değerini arttırır. Biz şimdi biricik arkadaşımız Pamuk'un sözünü kesmiş durumdayız. Bu davranış hiç de hoş olmayan bir davranıştır. Sakinlerimizin hepsinin söz hakkı vardır. Eğer akla uygun bir fikir olursa uygulama konusunda hiç tereddüt etmeyiz. Arkadaşımız Pamuk konuşurken sözünü kesmeden dinleyelim olur mu?”
Kaplanın konuşması biter bitmez bütün orman sakinleri tamam der gibi başlarını öne doğru eğmişler, Pamuk'un teklifinin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlarmış. Pamuk tekrar toplandıktan sonra: “Değerli arkadaşlar!” diyerek söze başlamış. “Hepimiz hatamızı anladık ama bu, aslanın moralinin düzelmesine yetmiyor. Zaten o da yaşlandı, belki de ömrünün son günlerini yaşıyor. Bir defa bile olsa gülmesi bizim için ne kadar mutluluk verici olur değil mi? Arkadaşlar eğer müsaade ederseniz, belki de hayatıma mal olacak bir şeyi yapmak istiyorum: Aslanı güldürmeyi.”
Orman sakinleri Pamuk'un ne yapacağını sabırsızlıkla beklerken Pamuk, uygulayacağı planı açıklamamayı yeğlemiş. Herkes onun ne yapacağını merak ediyormuş. Pamuk ise hemen her saniye aslanı kolluyormuş. Derken bir gün sabah güneşinden en güzel şekilde istifade etmek isteyen aslan, güneşe karşı kendini vermiş bir şeyler düşünüyormuş. Pamuk, tam zamanı diye düşünmüş, bütün cesaretini toplayarak aslanın karnına sıçrayıp onu aralıksız gıdıklamaya başlamış. Aslan daha ne olduğunu anlayamadan kahkahalarla gülmeye başlamış. Gülmekten neredeyse yırtılacakmış. Bir türlü yerinde duramıyormuş. Öyle çok gülüyormuş ki, sesine ormanın bütün sakinleri toplanmış. Aslanı bu hâliyle gören arkadaşları sevinç gözyaşı dökerken, bütün güçleriyle Pamuk'u alkışlıyorlarmış. Çünkü Pamuk kimsenin yerine getiremediği bir görevi eda etmiş.
Pamuk, aslanın karnını gıdıklamayı bıraktıktan sonra ondan af ve özür dilemiş. Aslan ise aslında kendisinin bütün arkadaşlarından özür dilemesi gerektiğini söylemiş ve bütün arkadaşlarına bundan sonra asla somurtkan olmayacağına dair söz vermiş.
İşte o gün bu gündür bizim aslan hiç durmadan güler, gülünce de yüzünden güller dökülürmüş.

Cemalettin Yazıcı


Bu masal 697 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 19 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 26 08 2005

ŞİRİNKENT MASALI


Şehirlerden bir şehirmiş işte.
Şirin mi şirin. İnsanların şirin, çocukların şirin olduğu bir şehir.
Ben diyeyim Şirinkent, siz deyin Şirinyer...
Evlerde insanlar akşam olunca sobaların etrafında veya ocak başında kestane pişirerek, mısır patlatarak birbirlerine hikâyeler, masallar anlatarak geçirirlermiş.
Zaman az gitmiş, uz gitmiş. Günler, aylar, hatta asırlar geçmiş. Şehirde bazı değişiklikler olmuş tabiî; ama değişmeyen şey ocak başı sohbetleriymiş. Çocuklar ninelerinden, dedelerinden masallarını dinler, ondan sonra giderlermiş uyumaya.
İlk önce ocağın üzerinde duvara asılı idare lâmbası tıpış tıpış kalkmış yerinden ve eski eşyaların arasına oturmuş usulca. Eve elektrik gelmiş ve oda pırıl pırıl aydınlanmış akşamleyin.
O günlerde evin baş köşesine bir âlet konmuş. Sadece evin en büyüğü belirli zamanlarda düğmesini çeviriyor ve odayı tanınmadık sesler dolduruyormuş. Haber veriyormuş, türkü söylüyormuş. Radyo, ocakbaşı sohbetlerine engel olmamış yine de.
Bir gün şehrin en kenarındaki evin bacasına bir kuş konmuş. Kimsenin bilmediği bir kuşmuş bu. Herkes bunu hayra yormuş ve kimse dokunmamış kuşa.
O gün akşam olunca evin masalcı ninesi erkenden uyuyuvermiş. Ev sakinleri bunu da hayra yormuş. Nine yatağında uyurken sürekli gülümsüyor, ara sıra bir şeyler anlatıyormuş. Evdeki çocuklar dikkatle dinleyince bunun bir masal olduğunu anlamışlar. "Masalcı ninemiz, bize masalını anlatamadan uyuduğu için rüyasında anlatıyor." diye yorumlamışlar.
Sonraki gün o güzel kuş komşunun çatısına konmuş. Akşam, evdeki masalcı dede erkenden uyuyuvermiş. Ev sakinleri bunu da hayra yormuş. Dede, yatağında uyurken sürekli gülümsüyor, ara sıra bir şeyler anlatıyormuş. Evdeki çocuklar, dikkatle dinleyin ce bunun bir masal olduğunu anlamışlar. "Masalcı dedemiz, bize masalını anlatamadan uyuduğu için rüyasında anlatıyor." diye yorumlamışlar.
O güzel kuş, her gün başka bir evin çatısına konmuş ve aynı şeyler o evde de yaşanmış. Şirinkent'in insanları bu olayı hayra yorduklarından ev dışında birbirine anlatmıyorlarmış.
Ve kuş son eve de konmuş. Şirinkent'in insanları, her gün kuşu takip ediyormuş ve kuşun kendilerini bırakıp gitmesinden korkuyormuş. Bazıları ise kuşun tekrar ilk eve dönebileceğini umuyormuş.
Kuş son evde de sabahlamış.
Sabah herkes aynı vakitte uyanmış.
Her şey eskisi gibi gayet normalmiş.
Güneş, yükselmiş ve insanların kalbini ısıtmaya başlamış.
Şehrin batı tarafındaki girişten bir araba gelmiş ve kuşun ilk konduğu evin önüne yanaşmış.
Büyük bir özenle indirdikleri büyük bir koliyi içeri taşımışlar ve kolinin içinden çıkardıkları şeyi evin baş köşesine yerleştirmişler.
Evdekilerden birisi de çatıya o zamana kadar kimsenin görmediği bir şey yerleştirmiş ve oraya bağladığı kabloyu aşağı sallandırmış.
Kahvaltılarını yapan ev sakinleri heyecanla o şeyin karşısında bekliyorlarmış. Her şey tamamlanınca ekranda bir şeyler görülmeye başlamış ve oturup seyretmişler; hatta o kadar dalmışlar ki, o gün işe bile gitmemişler. Gerçi o gün pazarmış.
Tam o esnada, görüntünün geldiği anda, o güzel kuş acı bir çığlık atmış ve çatıdan havalanıp gitmiş.
O gün akşam olup ocakbaşına toplanan Şirinkentliler birbirlerine masal anlatmamışlar; çünkü akıllarına masal gelmiyormuş. O günün konusu, şehre gelen ve adına televizyon denen kutuymuş. Çocuklar, bir iki mızmız etse de onlara masal anlatan olmamış. O günden sonra Şirinkent, masalı bir daha hatırlayamamış. Zaten o kuş, bütün masalları alıp gitmişmiş.







Bu masal 759 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 10 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 18 08 2005

ZÜMRÜDÜ ANKA MASALI


Bir varmış, bir yokmuş. Az gidilen uz gidilen dere tepe düz gidilen vadinin orta yerinde Oyma Pınar adı verilen bir köy varmış. Bu köyün halkı masallarda bile eşine zor rastlanır bir mutluluk içinde huzurlu mu huzurlu bir hayat sürerlermiş.
Bu köyde Satı teyze isminde bir teyze ve Koçak isminde bir de oğlu yaşarmış. Koçak bir gün akşam annesinden kendisine bir masal anlatmasını istemiş. Annesi de başlamış anlatmaya. Zümrüdüanka kuşundan, Sultan Elması'ndan ve başka dünyalardan haber vermiş. Tabiî bizim Koçak başlamış hayâl kurmaya. Zümrüdüanka kuşunu düşünmüş, Sultan Elması’nı düşünmüş. Bir gün ormana oduna gitmek için yola koyulmuş. Koyulmuş da, işte ne olmuşsa o zaman olmuş, Koçak bir de ne görsün... Bir kanadı garpta bir kanadı şarkta, rengi yemyeşil parlaklığı göz kamaştıran güzel mi güzel bir kuş görmüş. Önce korkmuş, sonra kuşun: "Korkma yaklaş!" demesiyle korkusu gitmiş ve yaklaşmış. Kuş:
- Ben Zümrüdüanka kuşuyum. Eğer Sultan Elması'na kavuşmak istiyorsan söylediklerimi yapmak zorundasın. Koçak hemen atılmış:
- Sultan Elması için elimden gelen her şeyi yaparım.
- O hâlde iki şişe şerbet ve bir de terimi silmek için yumuşak bir havlu al ve gel.
Koçak Zümrüdüanka kuşunun söylediklerini yerine getirmiş ve Zümrüdüanka kuşunun sırtına binerek gözlerini kapatmış.
Zümrüdüanka kuşu:
- Ben gözünü aç diyene kadar sakın gözünü açma. Yoksa ikimiz de yanarız, demiş ve birinci şişe şerbeti içmiş. Her kanat çırpışında bin yıllık yol almış ve üçüncü kanat çırpışından sonra bir yere konmuş. Neden sonra Koçak'a 'Gözlerini aç.' demiş. Koçak gözlerini açmış ki bir de ne görsün, dünyada görmediği ışıltılar, parıltılar... Hangi yana bakacağını şaşırmış. Zümrüdüanka kuşu Koçağı çağırmış ve 'Bak Koçak, şu karşıda görünen kapıdan içeri gireceksin ve doğruca yürüyeceksin. Önünde bir masanın üzeninde üç tane birbirinden parlak ve göz alıcı elmas göreceksin. Senin aradığın ve bildiğin Sultan Elması, elmasların ortasındakidir. Sakın unutma, sadece Sultan Elması'nı alacaksın. Diğer iki elmasa dokunmayacaksın.' diye tembih etmiş. İçeriye giren Koçak nefsine hakim olamamış. Sözünü unutarak diğer iki elması da almış ve gömleğinin içine saklamış. Geri dönüp Zümrüdüanka kuşunun yanına gelmiş. Zümrüdüanka kuşu son bir kere daha sormuş Koçak'a:
-Yalnız Sultan Elması'nı aldın değil mi?
- Evet, yalnız Sultan Elması'nı aldım.
Zümrüdüanka kuşu ikinci şişeyi de içmiş ve kanat çırpmış. Birinci ve ikinci kanat çırpışlarında biner yıllık yol almış, ama bir türlü üçüncü kanat çırpışını gerçekleştirememiş. Koçak'a tekrar sormuş:
- Yalnızca Sultan Elması’nı aldın değil mi?
Koçak yine:
- Evet yalnız Sultan Elması'nı aldım, yoksa bana güvenmiyor musun, demiş. Bu durumdan hiçbir şey anlamayan Zümrüdüanka kuşu gücünün son damlasına kadar gayret edip üçüncü çırpışı da gerçekleştirmiş ve Koçak'ın yaşadığı yere gelmişler. Gelmişler gelmesine ama Zümrüdüanka kuşunun da canı iyiden iyiye yanmış. Koçak inip de yürümeye başlayınca apansız gömleğine sakladığı diğer elmaslar düşüvermiş. Buna çok sinirlenen Zümrüdüanka kuşu, Koçak'a kanadıyla öyle bir darbe indirmiş ki indiriş o indiriş. Koçak'ın elinden düşen elmaslar bin parçaya bölünmüş. İş bu kadarla kalsa iyi üstüne üstlük Koçak'ın gözünün biri de kör olmuş ve böylece aç gözlülüğünün cezasını çekmiş. Masalımız da burada bitmiş. Gökten üç tane gül düşmüş... Birisi bu masalı uydurana, birisi bu masalı okuyanlara, diğeri de...
Neyse onu da siz hediye edin birilerine...
Bir dahaki masalımıza kadar çiçek gibi kalın gül tanelerim...
Güler BULUT


Bu masal 623 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 02 08 2005 / Son Yayın Tarihi : 09 08 2005

KARGA KARGA "DÜÜT!" DEDİ


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Develer tellâl iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, seyreden seyrân eden çokmuş; ama masal anlatan yokmuş. Akıllısı varmış, uslusu varmış ama bizden daha mutlusu yokmuş. Ne ise canım, hoppala hoptan, gayrı bahsetmeyelim yoktan, geçelim bu hikâyelerin hepsini toptan.
Bir varmış bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Varlı-vakitli bir karga ailesinin, yarlı yakışıklı bir yavru kargası varmış. Dille tarif edilmez ki edeyim. Güle benziyormuş allar içinde, selviye benziyormuş dallar içinde...
Ama bu karganın öyle kötü bir huyu varmış ki, bu özelliği yüzünden bütün se- venlerini bıktırırmış. Ne iş yaparsa yapsın tatmin olmaz, neyi yerse yesin karnı doyar, gözü doymazmış. Gel zaman-git zaman, öte beri et zaman, hem arkadaşları azalmış hem eşi dostu. Derken ıssız okyanusların ortasındaki adalar gibi yapayalnız kalıvermiş.
Yapayalnız dolaşmaya, can sıkıntısından patır patır patlamaya başlamış. Ama gelin görün ki aç gözlülüğünden gene de vazgeçmemiş.
"İşte yine böyle yapayalnız hop hoplayarak, zıp zıplayarak gezdiği günlerden bir gün, aç gözlü karganın ayağına bir diken batıvermiş. Bizim aç gözlü karga ayağının acısına dayanamaz, sel gibi akan gözyaşlarını tutamaz olmuş. Derken üzerinden geçerken gördüğü yaşlı bir teyzeden yardım istemeye karar vermiş. Ninenin yanına gelmiş gelmesine ama ağlamaktan konuşamıyormuş. Nine karganın bu denli ağlamasından durumunu anlamış. Doğrusu diken de dikenmiş hani. Çektikçe uzuyormuş. Nihayet nine dikeni çıkartabilmiş. Almış dikeni, belki lâzım olur diye kandilini koyduğu masanın kenarına bırakıvermiş. Karga teşekkürün binini bir para ederek uçmuş gitmiş.
Alaca karanlığın, ninenin bulunduğu köyün üstüne çökmeye başladığı bir akşam üstü, nine her zamanki gibi kandilini yakmak için masaya doğru yönelmiş. Bir de bakmış ki kandilin fitili iyiden iyiye küçülmüş. Ne yapmalı, ne etmeli, bu işin üstesinden nasıl gelmeli diye düşünürken, birden gözüne bizim aç gözlü karganın ayağına batan diken ilişmiş. Almış dikeni ve fitili yerinden çıkarmış. Fakat yanan fitil yine küçülmüş. Nine dikeni almış eline ve batırıvermiş fitile ama dikenin fitile girmesiyle kırılması bir olmuş.
Nine kırılan dikenine yana dursun; bizim aç gözlü karga, nineye dikenini verdiği günden beri yemeden içmeden kesilmiş. Nasıl oldu da ben o dikeni yaşlı kadına verdim diye uykuları kaçar olmuş. Sonunda bu iş böyle olmayacak, iyisi mi ben dikenimi geri alayım demiş ve ninenin kapısına dayanmış:
"Nine nine hani benim dikenim nerede?" diye sormuş. Nine de olanı biteni bir güzel anlatmış, ama bizim karga "Nuh" diyor "peygamber" demiyormuş. Başlamış: "Ya dikenimi verirsin, ya kandili; ya dikenimi verirsin, ya kandili..." diye bağırmaya.
Nine ne ettiyse kargayı yatıştıramamış. Sonunda dikenin yerine kandilini vereceğini söyleyerek aç gözlü kargayı susturmayı başarmış.
Karga kandili alıp tekrar uçmaya başlamış. Böyle uçup giderken aşağıda keçisini sağan bir teyze görmüş ve gittikçe ağırlaşan kandilini vermek üzere yanına sokulup: "Teyzeciğim, ben bu kandili ne yapayım? En iyisi sen bunu al da kullan." demiş. Teyze de: "Aman kargacık, ben şimdi o kandili nasıl alayım? Görüyorsun ki keçimi sağıyorum." demiş. Karga da kandili getirip tam keçinin arka ayağının yanına koymuş. Karga gider gitmez keçi bir tepikle kandili kırıvermiş.
Aradan çok geçmemiş, bizim aç gözlü karga geri gelmiş. "Teyze teyze, meğer ben kandilimi ne çok seviyormuşum da bilmiyormuşum. Kandilimi geri verir misin?" demiş. Teyze kandilin başına geleni bir güzel anlatmış. "Hem ben senden kandili istemedim ki, sen kendin getirip verdin." diye eklediyse de bizim kargaya söz geçirememiş. Aç gözlü karga, bu kez tutturmuş kandilimi isterim diye... Başlamış bağırmaya:
- Ya keçiyi ver ya kandili, ya keçiyi ver ya kandili.
Teyzeciğim ne yapsın? Kırılan kandili veremez ya! Tutmuş biricik keçisini kargaya vermiş. Karga almış keçiyi önüne başlamış yürümeye. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş.Yolun sonunda bir çobanı kaval çalarken görüvermiş karga. Çoban kavalı o kadar güzel çalıyormuş ki karga dayanamamış ve çobanın yanına gitmiş:
"Çoban kardeş, çoban kardeş elindeki düdüğü bana verir misin?" demiş.
Bunu duyan çoban başlamış gülmeye, çünkü elindeki kavala karga düdük diyormuş. Gülmeyi kesince kargaya kavalını veremeyeceğini söylemiş; ama karga ne yapıp ne edip kavalı almaya kararlıymış. Neden sonra, elindeki keçiyle kavalı değiştirmeyi teklif etmiş. Çoban bu kârlı teklifi kabul etmiş. Bizim aç gözlü karga düdüğü alıp başlamış uçmaya. Az uçmuş, uz uçmuş, sonunda uçmaktan yorgun düşmüş. Derken bir dala konmuş. Almış eline kavalı başlamış öttürmeye. Bir taraftan da şarkı söylüyormuş:
Dikeni verdim, kandili aldım düt düt...
Kandili verdim, keçiyi aldım düt düt...
Keçiyi verdim, düdüğü aldım düt düt ...
Ben kazandım düt düt...
Ben kazandım düt düt...
Karga, hep kendinin kazandığını zannede dursun, birden elindeki kavalın başlığı boğazına kaçıvermiş. Ne yaptıysa olmamış bir türlü başlığı boğazından çıkaramamış. Karga bu ya artık gak mı demiş guk mu demiş çık şu dala bak mı demiş ne demişse demiş, ama ağzından çıkan ses hep "düüüt!" olmuş. Ve bizim aç gözlü karga bir ömür boyu "düüüt!" sesiyle beraber yaşamak zorunda kalmış. Böylece aç gözlülüğünün cezasını da bulmuş. Bizim masalımız da burada bitmiş.
Gökten üç elma düşmüş: birisi bu masalı uyduranlara, birisi bu masalı anlatanlara, diğeri de bu masalı dinleyenlere...
Bir dahaki masalımızda görüşmek üzere gül gibi kalın.

Celil Caner



Bu masal 719 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 24 07 2005 / Son Yayın Tarihi : 01 08 2005

ŞİRİNKENT MASALI


Şehirlerden bir şehirmiş işte.
Şirin mi şirin. İnsanların şirin, çocukların şirin olduğu bir şehir.
Ben diyeyim Şirinkent, siz deyin Şirinyer...
Evlerde insanlar akşam olunca sobaların etrafında veya ocak başında kestane pişirerek, mısır patlatarak birbirlerine hikâyeler, masallar anlatarak geçirirlermiş.
Zaman az gitmiş, uz gitmiş. Günler, aylar, hatta asırlar geçmiş. Şehirde bazı değişiklikler olmuş tabiî; ama değişmeyen şey ocak başı sohbetleriymiş. Çocuklar ninelerinden, dedelerinden masallarını dinler, ondan sonra giderlermiş uyumaya.
İlk önce ocağın üzerinde duvara asılı idare lâmbası tıpış tıpış kalkmış yerinden ve eski eşyaların arasına oturmuş usulca. Eve elektrik gelmiş ve oda pırıl pırıl aydınlanmış akşamleyin.
O günlerde evin baş köşesine bir âlet konmuş. Sadece evin en büyüğü belirli zamanlarda düğmesini çeviriyor ve odayı tanınmadık sesler dolduruyormuş. Haber veriyormuş, türkü söylüyormuş. Radyo, ocakbaşı sohbetlerine engel olmamış yine de.
Bir gün şehrin en kenarındaki evin bacasına bir kuş konmuş. Kimsenin bilmediği bir kuşmuş bu. Herkes bunu hayra yormuş ve kimse dokunmamış kuşa.
O gün akşam olunca evin masalcı ninesi erkenden uyuyuvermiş. Ev sakinleri bunu da hayra yormuş. Nine yatağında uyurken sürekli gülümsüyor, ara sıra bir şeyler anlatıyormuş. Evdeki çocuklar dikkatle dinleyince bunun bir masal olduğunu anlamışlar. "Masalcı ninemiz, bize masalını anlatamadan uyuduğu için rüyasında anlatıyor." diye yorumlamışlar.
Sonraki gün o güzel kuş komşunun çatısına konmuş. Akşam, evdeki masalcı dede erkenden uyuyuvermiş. Ev sakinleri bunu da hayra yormuş. Dede, yatağında uyurken sürekli gülümsüyor, ara sıra bir şeyler anlatıyormuş. Evdeki çocuklar, dikkatle dinleyin ce bunun bir masal olduğunu anlamışlar. "Masalcı dedemiz, bize masalını anlatamadan uyuduğu için rüyasında anlatıyor." diye yorumlamışlar.
O güzel kuş, her gün başka bir evin çatısına konmuş ve aynı şeyler o evde de yaşanmış. Şirinkent'in insanları bu olayı hayra yorduklarından ev dışında birbirine anlatmıyorlarmış.
Ve kuş son eve de konmuş. Şirinkent'in insanları, her gün kuşu takip ediyormuş ve kuşun kendilerini bırakıp gitmesinden korkuyormuş. Bazıları ise kuşun tekrar ilk eve dönebileceğini umuyormuş.
Kuş son evde de sabahlamış.
Sabah herkes aynı vakitte uyanmış.
Her şey eskisi gibi gayet normalmiş.
Güneş, yükselmiş ve insanların kalbini ısıtmaya başlamış.
Şehrin batı tarafındaki girişten bir araba gelmiş ve kuşun ilk konduğu evin önüne yanaşmış.
Büyük bir özenle indirdikleri büyük bir koliyi içeri taşımışlar ve kolinin içinden çıkardıkları şeyi evin baş köşesine yerleştirmişler.
Evdekilerden birisi de çatıya o zamana kadar kimsenin görmediği bir şey yerleştirmiş ve oraya bağladığı kabloyu aşağı sallandırmış.
Kahvaltılarını yapan ev sakinleri heyecanla o şeyin karşısında bekliyorlarmış. Her şey tamamlanınca ekranda bir şeyler görülmeye başlamış ve oturup seyretmişler; hatta o kadar dalmışlar ki, o gün işe bile gitmemişler. Gerçi o gün pazarmış.
Tam o esnada, görüntünün geldiği anda, o güzel kuş acı bir çığlık atmış ve çatıdan havalanıp gitmiş.
O gün akşam olup ocakbaşına toplanan Şirinkentliler birbirlerine masal anlatmamışlar; çünkü akıllarına masal gelmiyormuş. O günün konusu, şehre gelen ve adına televizyon denen kutuymuş. Çocuklar, bir iki mızmız etse de onlara masal anlatan olmamış. O günden sonra Şirinkent, masalı bir daha hatırlayamamış. Zaten o kuş, bütün masalları alıp gitmişmiş.

Mustafa Oğuz



Bu masal 716 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 07 2005 / Son Yayın Tarihi : 23 07 2005

GÜLMEYİ UNUTAN ASLAN


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, seyreden, seyrân eden çokmuş; ama masal anlatan yokmuş. Akıllısı varmış, uslusu varmış ama bizden daha mutlusu yokmuş. Ne ise canım, hoppala hoptan, gayrı bahsetmeyelim yoktan, geçelim bu hikâyelerin hepsini toptan...
Bir varmış bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Bir zamanlar büyük bir ormanın içerisinde çok güçlü, kuvvetli bir aslan yaşarmış. Dille tarif edilmez ki edeyim. Şarkıyla söylenmez ki söyleyeyim. İyisi mi ben size bir masal anlatayım.
Bu bizim aslanın en büyük özelliği yüzünün hiç gülmemesiymiş. Bundan dolayı da hiçbir hayvan yanına yaklaşamaz, hiçbir çiçek onunla koklaşamazmış. Onunla karşılaşmamak için bütün hayvanlar fersah fersah kaçar, kazara karşılaşınca da köşe bucak saklanırlarmış. Bakmışlar bu böyle olmayacak. Ne hayvanlar rahat ediyor, ne de bizim aslan gülüyor. Hayvanlar toplanarak bu duruma çare aramaya koyulmuşlar. Günlerce, hatta aylarca kafa yormuşlar, ama kimse cesaret edip de aslanı güldürme işini üzerine almak istemiyormuş. Bir gün orman sakinlerini hayrete düşüren bir olay olmuş. Kendisinden hiç beklenmeyen bir tavırla Pamuk: “Ey ormanın kıymetli sakinleri!” demiş, “Liderimiz aslan son zamanlarda iyice somurtkanlaştı. Biliyorsunuz, onu bu hâle biz getirdik.” Pamuk bu yollu cümlelerle sözüne devam ederken tilki hemen ileriye atlayarak: 'Kedicik' demiş. “Ne söylemek istiyorsan hemen söyle bizim de kendimize göre işimiz gücümüz var. Ne diye lâfı ağzında geveleyip duruyorsun.” Bu beklenmedik tepki karşısında kaplan, kaşlarını çatmış ve tilkiye sert sert bakarak: “Aslanı bu hâle düşüren senin gibi sözünde durmayanlar değil mi tilki?” diye çıkışmış. Suçunu anlayan tilki hiçbir şey söyleyemeden, yaptığı hatayı anlayarak özür dilemiş. Bundan sonra kim konuşursa konuşsun kimsenin sözünü kesmemeye söz vermiş. Neden sonra kaplan, “Güzel ormanımızın kıymetli üyeleri!” diye seslenerek konuşmaya başlamış: “Değerli arkadaşlar, sizin de bildiğiniz gibi yapılan güzel işler kişinin değerini arttırır. Biz şimdi biricik arkadaşımız Pamuk'un sözünü kesmiş durumdayız. Bu davranış hiç de hoş olmayan bir davranıştır. Sakinlerimizin hepsinin söz hakkı vardır. Eğer akla uygun bir fikir olursa uygulama konusunda hiç tereddüt etmeyiz. Arkadaşımız Pamuk konuşurken sözünü kesmeden dinleyelim olur mu?”
Kaplanın konuşması biter bitmez bütün orman sakinleri tamam der gibi başlarını öne doğru eğmişler, Pamuk'un teklifinin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlarmış. Pamuk tekrar toplandıktan sonra: “Değerli arkadaşlar!” diyerek söze başlamış. “Hepimiz hatamızı anladık ama bu, aslanın moralinin düzelmesine yetmiyor. Zaten o da yaşlandı, belki de ömrünün son günlerini yaşıyor. Bir defa bile olsa gülmesi bizim için ne kadar mutluluk verici olur değil mi? Arkadaşlar eğer müsaade ederseniz, belki de hayatıma mal olacak bir şeyi yapmak istiyorum: Aslanı güldürmeyi.”
Orman sakinleri Pamuk'un ne yapacağını sabırsızlıkla beklerken Pamuk, uygulayacağı planı açıklamamayı yeğlemiş. Herkes onun ne yapacağını merak ediyormuş. Pamuk ise hemen her saniye aslanı kolluyormuş. Derken bir gün sabah güneşinden en güzel şekilde istifade etmek isteyen aslan, güneşe karşı kendini vermiş bir şeyler düşünüyormuş. Pamuk, tam zamanı diye düşünmüş, bütün cesaretini toplayarak aslanın karnına sıçrayıp onu aralıksız gıdıklamaya başlamış. Aslan daha ne olduğunu anlayamadan kahkahalarla gülmeye başlamış. Gülmekten neredeyse yırtılacakmış. Bir türlü yerinde duramıyormuş. Öyle çok gülüyormuş ki, sesine ormanın bütün sakinleri toplanmış. Aslanı bu hâliyle gören arkadaşları sevinç gözyaşı dökerken, bütün güçleriyle Pamuk'u alkışlıyorlarmış. Çünkü Pamuk kimsenin yerine getiremediği bir görevi eda etmiş.
Pamuk, aslanın karnını gıdıklamayı bıraktıktan sonra ondan af ve özür dilemiş. Aslan ise aslında kendisinin bütün arkadaşlarından özür dilemesi gerektiğini söylemiş ve bütün arkadaşlarına bundan sonra asla somurtkan olmayacağına dair söz vermiş.
İşte o gün bu gündür bizim aslan hiç durmadan güler, gülünce de yüzünden güller dökülürmüş.

Cemalettin Yazıcı


Bu masal 836 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 07 07 2005 / Son Yayın Tarihi : 15 07 2005

RÜZGÂR VE ATEŞ


1.

Yine huysuz bir günündeydi rüzgâr..... Bütün gücünü toplayarak ateşin tepesine dikilmiş :
-Seni söndüreceğim, diye bağırıp duruyordu.
Ateş ise, böyle zamanlarda hep şöyle derdi:
-Ne istiyorsun benden. Sana ne yaptım? Bu düşmanlığın niye...
Ateş, bu sözlere aldırmaz, tehditler savurmaya devam eder, bir süre sonra ise sebebini bilemediği bir duyguyla ateşe kıyamaz, sakinleşir, onu söndürmeden çekip giderdi...

Öfkesini sert kayalara, asırlık ağaçlara çevirir, böylece biraz da olsa öfkesini dindirirdi. Kayadan kopan bir parça, ağaçtan kırılan bir dal mutlu ederdi onu.... Ama çok geçmeden yine üzülür, yaptıklarına pişman olurdu. Öyle ya! Kırmak, parçalamak... Hep kötü işler mi yapacaktı? Bir iyiliği olsun dokunmayacak mıydı kimseye...

İyilik yapmak.... Bugüne kadar bunu öğrenememişti...

Ateş ise, bir taraftan etrafa yaydığı sıcaklığın, öte yandan gökyüzüne yükselen alevlerinin verdiği coşkuyla çok mutlu olur, fakat rüzgâr korkusuyla bu mutluluğu kısa sürerdi. Ama bu korkuyla birlikte yine de içinde rüzgârı görmüş olmaktan doğan gizli bir sevinç de duyardı.

2.

Bu durum, ateşin Hızır dedeyle karşılaşmasına kadar sürdü. Günlerden bir gün Hızır dede, çobanın yanına geldi.

Çoban bir gün, sürüsüyle dağın doruklarına tırmanmış, ovayı ve uzaktan görünen köyleri seyrederken nasıl olduğunu bilmeden yanına geliveren bu yaşlı adamdan hiç çekinmedi. Sadece çok şaşırmıştı... Daha ona kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini soramadan Hızır Dede ona:
Evlat, demişti karnım çok aç..
Çobanın torbasında sadece kuru bir ekmek ve biraz su vardı...Gelen bir Tanrı misafiriydi. Ona daha farklı şeyler ikram etmeliydi. Aklına kınalı kuzusu geldi.

-Dede! Sen, şu kayanın yanında biraz dinlen. Ben sana yiyecek hazırlayacağım, dedi demesine ama kuzusuna nasıl kıyacaktı. Çünkü onu çok severdi... İlerde kocaman bir koyun olacak, o da diğerleri gibi kuzular doğuracak, süt verecek, yaşlandığında ise etiyle doyuracaktı insanları... Belki de bir kurban olacak ve Tanrı adına kesilecekti ki bu durum her kuzunun istediği bir şeydi.

Çoban, kararsız bir şekilde kuzunun yanına geldi... Yıllarca yanlarında kala kala adeta onların dilini öğrenmişti çoban.

-Kınalı kuzum dedi... Bir misafirimiz var... Üstelik karnı aç.

Kuzu, sanki onu anlamış gibi meledi...

Çoban, bunu bir cevap saydı kendine... Kuzunun gözlerini bağladı. Değer koyunların ve kuzuların göremeyecekleri bir yere götürdü ve kesti.

Can acısıyla da olsa sesini fazla çıkarmamıştı kuzu... İyi bir amaç için kendisinin seçilmesinden memnun olmuştu.

Birkaç saat sonra her şey hazırdı. Çoban, kuzunun etini pişirmiş, ihtiyarın üşümemesi için ateşi biraz daha canlandırmıştı. Sonra ihtiyarın yanına gitti... Hızır dede, yorgunluktan uyumuştu.

-Dede! diye seslendi. Yemek hazır...

Hızır Dede, gözlerini açtı. Birlikte ateşin başına geldiler.

Hızır Dede, çobanın kendisi için kuzusunu hem de en çok sevdiği kuzusunu ikram ettiğine çok memnun oldu. Bu, büyük bir cömertlikti.

Sağol çoban oğlum, dedi... Allah senden razı olsun. Bir sürün bin sürü olsun... En önemlisi de bu ateşin hiç sönmesin. Sakın ateş deyip de geçme... Onun da bir dili var eğer anlamayı bilirsen...

Hızır Dedenin böyle söylemesine sebep olan şey işe, onlar yemeklerini yerken ateşin ona rüzgârla ilgili meseleyi anlatmasıydı.

Ateş, rüzgârdan şikayetçiydi. Oysa kendisi ona karşı hep iyi idi.

Çoban, bu son sözden bir şey anlamamıştı ama olsun misafiri kendinden memnun olmuştu ya bu ona yeterdi.

Birlikte karınlarını doyurdular... Hızır dede, çobana tekrar teşekkür ettikten sonra:

-Ben, dedi şu kayanın arkasında namazımı kılayım.

O oldu... Bir daha geri dönmedi yaşlı adam. Çoban, kayaların arkasını ve civarını aradıysa da onu bulamadı.

Kimdi bu adam?

Çoban, onun Hızır dede olduğunu henüz bilmiyordu. Bu yüzden, bu soruya cevap veremedi.

Fakat bir soru daha vardı kafasında : Ateşle konuşmak... Bu olabilir miydi?

3.

Bir gece adam, Hızır dedeyi gördü rüyasında... Bu, kuzusunu yedirdiği yaşlı adamdı.

-Sen beni tanıyamadın, dedi. Ben hızır Dedeyim. Zor durumda olanların yardımına koşarım. Senin de ateşin zor durumda ve sen hâlâ onunla konuşmadın.

-Peki, nasıl konuşacağım.

-Ben, seni denemek için gelmiştim. Sen bana yani bir misafire iyi davranmakla bu imtihanı kazandın. Ben de sana bütün varlıklarla konuşabilme özelliği verdim. Sen şu anda farkında değilsin ama sabah olunca bir dene... Konuşabildiğini göreceksin.

Çoban, uyanır uyanmaz, ateşin içine birkaç parça daha odun attı. Çünkü havalar serin geçiyordu sabahları ve yeni doğan kuzuların ısınmaya ihtiyaçları vardı.

Sonra dikkatli bir şekilde ateşe baktı. Düşünmeye başladı... Ağaçlar, büyüyor, çiçek açıyor, bazıları meyve veriyor. Derken kuruyorlar ve ateşe atılıyorlar.

Böylece odunlar ateş oluyor, ısı ve ışık veriyor. Bütün bunları yaptığına göre onunla konuşabilirim, dedi içinden. Hem rüyasında da Hızır Dede konuşabileceğini söylememiş miydi?

Ateşe seslendi:

-Yıllar var ki beni ve kuzularımı sen ısıtırsın. Yemeğimi pişirirsin. Sana borçluyum. Söyle senin için ne yapabilirim...

Bir ses duyuldu:

-Çoban kardeş, dedi. Benimle konuşabilir olmana sevindim...Gerçekten de benim bir derdim var... Ben, senin yakmanla hayat buldum. Bak bir işe yarıyorum burada... Dediğin gibi küçük kuzularını ve kendini benimle ısıtıyorsun. Üstelik ısımdan ve geceleri ışığımdan yakınımızda bulunan böcekler, bitkiler de yararlanıyorlar... Yani bir işe yarıyorum ben...Başkaları için bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ama şu rüzgâr?

-Hayrola dedi çoban... Ne istiyor senden?

-Beni söndürmek istiyor.

-Söndürmek mi istiyor?

-Evet ya... Ama her defasında da vazgeçiyor... Çünkü kötü biri değil o... Ama iyilik yapmayı da öğrenememiş... Ona bunu öğretmek gerek.

-Nasıl olacak bu...


-Düşünüyorum da şöyle yapabiliriz...O, yanıma geldiğinde sen de gel ve ona şöyle de:

-Rüzgar... rüzgar... Ne istersin ateşimden... Onu söndüreceğine, daha da yükselt alevlerini... Daha çok işe yarasın böyle...Sen de iyi bir iş yapmış olursun böylece...

-Dinler mi beni..

-Dinleyecektir, dedim ya... Kötü biri değil o... Artık onun dilini de öğrendin Hızır dededen. Bunu yapabilirsin..

-Bunu biliyorum dedi çoban. Geçen gün gelen Hızır dede imiş.

-Tabi oydu. Ama sen onu tanımadın.

-Artık biliyorum.

-Evet, O seni imtihan etti ve sen en sevdiğin kuzunu ona ikram ederek bu imtihanı kazandın.

Çoban, ateşle konuşuyordu. Bu ona ilk anda normal gibi geldriyse de yine düşünmeden edemedi...

Sonra aklına çocuklukta duyduğu bir hikaye geldi. İbrahim peygamberle kuşun hikayesi... Hani İbrahim peygamber ateşe atılmıştı da bir serçe gagasında birkaç damla su getirip ateşe dökünce ibrahim peygamber sormuştu ona:

-Birkaç damla suyla bu ateşi nasıl söndüreceksin.

-Olsun demiş kuş...Sönmeyeceğini ben de biliyorum ama dostluğumuz belli olsun.

Demek ki bir insan bir kuşla konuşabiliyordu. Kendisi neden konuşamasın ki...

4.

Çoban bu durumu artık normal karşıladı ve bir daha üzerinde durmadı. Fakat ateşin derdine çözüm bulmalı ve rüzgârla konuşmalıydı.

Derken bir gün ateşin iniltileriyle uyandı çoban. Kuvvetli bir rüzgâr, ateşin yanına gelmiş onu söndüreceğim diye tehdit edip duruyordu.

Ateş ise her zaman ki gibi ona ricada bulunuyor, kendisine bu kötülüğü yapmamasını söylüyordu.

Derken adam yanlarına geldi...

Rüzgâra:

-Ne istersin ateşimden dedi. Onu söndüreceğin yerde daha da alevlendirsen olmaz mı?

Rüzgâr ne diyeceğini bilemedi. Üstelik bu çoban onun dilini bilen birisiydi... Böyleleri sıradan insan olamazlardı. Öyleyse onların söylediklerini ciddiye almalıydı. Onlar söylüyorsa doğru söylerlerdi. Demek düşüncesi yanlıştı. Ateşten sonra şimdi çoban da ona yakmayı düşündüğü şeyin doğru olmadığını söylüyordu.

-Ama dedi, benim ona öfkem var... O, neyi bulsa yakıp yok ediyor.

Ateş, söze girdi.

-Bu benim suçum değil dedi.... Beni kötülük için kullananlara söyle bunları... Bak, burada ne yapıyorum ben. Çobanı, kuzularını ve etrafımda bulunan böcekleri, otarı üşümekten koruyorum. Sen beni söndüreceğine git, ağaçlardan kuru dal kopar getir üstüme at... Alevlerimi daha da canlandır.

Rüzgâr düşündü. Ateşin haklı olduğunu anladı.

Çoban, söze girdi.

-İçinden geçenleri okudum dedi. Aferin sana doğru düşünüyorsun... Bek, ateş benim dostum. Sen de aramıza katıl... Sen de dostumuz ol... Ben sana yararlı işler yapmayı öğretirim, dedi.

Rüzgârın ateşe duyduğu aslında öfke değil sevgiydi... Ama bunu şu ana kadar hissedememişti içinde...

Öyle ya! O da güzel güzel esse herkes yararlanırdı bundan... Bunalanlar onun esintileriyle serinler, ağaçlar onun esintileriyle sallanıp eğleşirler ve daha neler neler... İyilik yapmak ve iyi olmak... Artık bunu deneyecekti rüzgâr. Çobana ve ateşe:

-Tamam dedi. Sizinle dost olacağım... Ama benim derdim var. Onu şimdi anlamış bulunmaktayım.

Çoban:

-Söyle dedi çekinme...,

-Ben ateşi seviyorum. Aslında hep bunun için gelmişim yanına ama şimdi farkettim bunu...

Ateş, alevlerini daha da canlandırdı. Utangaçlıktan yüzü kızaran genç bir kıza döndü.

-Aslında dedi ben de onu seviyorum... Ama bugüne kadar iyi olmayı, iyilik yapmayı öğrenemediği için bunu ona söylemedim.

Rüzgâr, bu sözleri duyunca çok sevindi.

Onun sevinci karşısında ateşin de sevinci çoğaldı.

Tabi çoban da sevindi... Ama düşünmeden de edemedi... Sevmek... onun da sevmesi gerekmez miydi... Gerçi ateşi, rüzgârı, koyunları... seviyordu ama bir insanı sevmek... Onunki böyle olmalıydı.



Ateşle rüzgârı baş başa bırakarak bir kayanın tepesine çıktı. Uza